İnsanın canı en çok nereden yanarsa, ruhu oradan sızarmış karanlığa. Benim ruhum, dokuz yaşımın o varaklı aynası önünde sızmayı bırakmış, tamamen pıhtılaşmıştı. Ama bu gece, Balat’ın o rutubet kokan yoksul yatağında, bilincimin en derin katmanlarında uyanan şey sıradan bir rüya değildi. Bu, etimi, kemiğimi ve çocukluğumu canlı canlı yiyen, damarlarımdan aşağı kaynar zift gibi akan, ucu bucağı olmayan katıksız bir işkence senaryosuydu. Kabusun pençesi öyle ağırdı ki, uyanmak diye bir liman yoktu bu gece; zihnim beni kendi bedenimin çürüdüğü o karanlık labirentin tam ortasına fırlatmıştı.
Rüyamda, Bebek’teki o lüks villanın zemin katında değil, o devasa evin altına gizlenmiş, duvarları paslı çelik ve buz gibi fayans kaplı dilsiz bir laboratuvar dehlizindeydim. Her yer pıhtılaşmış, bayat insan kanı ve çiğ et kokuyordu. Hava o kadar yoğundu ki, ciğerlerime çektiğim her nefes gırtlağımı bir asit gibi yakıyordu. Tepemdeki tavan basıktı; üzerime çökecek gibi duran beton bloklardan aşağı, sanki yukarıda bir katliam yapılmış gibi, sicim gibi sıcak ve koyu bir kan süzülüyordu. Çıplak bedenim, çelikten yapılmış buz gibi bir ameliyat masasına kalın, tırtıklı deri kemerlerle sımsıkı bağlanmıştı. Kımıldayamıyordum. Bileklerime ve ayak bileklerime dolanan o kalın deriler, ben çırpındıkça etimi geriyor, derimi yüzerek kemiklerimi çatlatacak bir şiddetle sıkışıyordu.
Tepemde, normal bir ışığa benzemeyen, insanı kör eden o çiğ ve lanetli mor ultraviyole ışık yanıyordu. O mor radyoaktif parıltı tenime değdiği an, derimin altındaki tüm kılcal damarlar mor birer solucan gibi yüzeye fırladı. Sırtımda ve göğsümde, Kudret’in ameliyat yerlerini belirlemek için yaptırdığı o gizli medikal çizgiler, o mor ışığın altında neon bir kırmızı gibi parlamaya, etimi asit dökülmüş gibi yakmaya başladı. Çizgiler tenimde birer kor ateş gibi derinleşirken, dehlizin karanlığından Kudret’in o devasa silueti yükseldi. Yüzünde, bir insanın taşıyabileceği en katıksız, en korkunç sosyopat tebessümü vardı. Elinde sıradan bir bıçak yoktu; metallerin birbirine sürrtünürken çıkardığı o tiz sesle parıldayan, dişlileri pas ve kurumuş et parçalarıyla dolmuş devasa bir cerrahi dağlama makinesi ve elektroşok cihazı tutuyordu.
"Zamanı geldi, canlı organ torbası," diye fısıldadı Kudret. Sesi kafatasımın içinde çiviler çakarcasına, beynimi un ufak edercesine yankılandı. "Oğlum için on yıldır beslediğim o kusursuz eti benden çalabileceğini mi sandın? Şimdi sana bu dünyada neden nefes almaman gerektiğini hücrelerine kadar öğreteceğim."
Avazım çıktığı kadar, bütün şehri ayağa kaldıracak devasa bir feryat koparmak istedim. Dudaklarımı sonuna kadar araladım, ciğerlerimdeki tüm havayı gırtlağıma doğru ittim ama boğazımdaki o görünmez düğüm bir kor gibi yandı. Ses tellerim kaskatı kesildi. Ağzımdan tek bir harf, tek bir boğuk nefes bile sızmadı. Dünyanın en ağır işkencesi, canın yanarken, etin kemiğinden ayrılırken bile sessizliğe mahkûm edilmekti. Ve ben o çelik masada, kendi dilsizliğimin hücresinde canlı canlı gömülüyordum.
Kudret, elindeki o dişli cerrahi testereyi hırsla çalıştırdı. Mekanik, vahşi ve sağır edici bir gürültü duvarlarda patlarken, o çeliği doğrudan göğüs kafesimin ortasına sapladı. Metalin etimi yırtışını, derimin altındaki dokuların o vahşi basınçla patlayarak etrafa sıcak kanlar saçışını hücrelerime kadar hissettim. Göğüs kemiklerimin o testerenin dişlileri arasında kıtır kıtır parçalanışını dinlemek zorunda kaldım. Acı, sinir uçlarımı birer birer ateşe verirken, Kudret kaba parmaklarını o yarılan sıcak etimin içine daldırdı. Kaburgalarımı iki yana doğru hırsla, etlerimi kopara kopara ayırırken kemiklerimin kırılma sesi o soğuk odada yankılandı. Göğsümün ortasında devasa, simsiyah bir dehliz açılmıştı. Kudret, o deli gibi çarpan, yaşamak için direnen sapasağlam kalbimi tek bir hırçın hamleyle göğsümden söküp aldı. Kalbimin kökleri koparken gırtlağıma kadar yükselen o yoğun kan tadıyla sarsıldım. Kudret, elinde hala atan o sıcak eti yandaki metal tepsiye güm diye fırlattı. Tepsideki kanlar yüzüme sıçradı.
Ama işkence burada bitmedi. Ben kalbimi kaybetmişken bile bilincim açık kalmaya, o masada can çekişmeye devam ediyordu. Odanın köşesindeki karanlıktan Asenat Dinçer belirdi. Yüzünde o sinsi, zevk alan yılan gülüşü vardı. Elindeki o mor ışıklı feneri, göğsümdeki o açık, kan fışkıran boşluğa doğru tuttu. "Yetmez Kudret!" diye bağırdı Asenat, sesi dehlizde yankılanan bir akrep tıslaması gibiydi. "O çizgiler sırtında da var! Kalbini aldın ama ruhu hala orada, o dilsiz fahişenin derisini tamamen yüzmeden durma!"
Kudret, beni masanın üzerinde ters çevirdi. Sırtımdaki o milimetrik koruyucu çizgiler, mor ışığın altında adeta birer hedef tahtası gibi parıldıyordu. Kudret, elindeki o kızgın, ucu dağlama demiriyle kaplı cerrahi bıçağı aldı. Sırtımdaki o dövme çizgilerini, derimi eriterek, etimi yakarak tek tek, milim milim dağlamaya başladı. Tenimden yükselen o yanık et kokusu ve dumanlar odayı kaplarken, sırtımdaki deriyi bir parşömen kağıdı gibi şeritler halinde kemiklerimden ayırmaya başladı. Omurgam çıplak kalana kadar, kemiklerim loş ışıkta parıldayana kadar derimi vahşice yüzdü. Canımın acısı o kadar büyüktü ki, zihnim çatlayacak gibi oldu ama sesim çıkmıyordu. Gözlerimden akan yaşlar, masanın kenarındaki kanallardan akan kan nehriyle birleşiyordu.
En sonunda Kudret, o dişli cerrahi testereyi yeniden eline aldı. Bu kez hedefi boğazımdı. Ses tellerimin olduğu, o dokuz yaşından beri kilitli olan o mühürlü yara izinin üzerine testerenin soğuk çeliğini bastırdı. "Burası senin sesinin mezarıydı Lal," diye kükredi Kudret, suratı tamamen kanımla boyanmış halde. "Şimdi o mezarı tamamen ortadan kaldıracağım!" Testere çalıştı; gırtlağımdaki kıkırdakları, ses tellerimi canlı canlı biçmeye, boğazımı boydan boya kesmeye başladı. Gırtlağımdan fışkıran sıcak ve yoğun kan dalgası yüzümü, gözlerimi, bütün görüşümü kapkara bir kirlilikle kaplarken nefesim tamamen kesildi. Ruhumun etimden ve kemiğimden parça parça söküldüğünü, o masada tamamen un ufak edildiğimi saniye saniye yaşayarak o dipsiz, kan kokulu karanlığın içinde tamamen boğuldum. Acı bitmiyordu, sessiz çığlığım o dehlizin duvarlarında bir ağıt olarak can çekişmeye devam ediyordu.
Boğazımdan süzülen kan, bilincimin pıhtılaşmış karanlığında son bir kez girdaplandı. Göğsümün içindeki o bomboş, sökülmüş dehliz son bir kez daha buz kesti ve o can yakıcı, ruhumu etimden ayıran et mezbahasının duvarları zihnimin çeperlerinde yankılanan son bir testere gürültüsüyle üzerime yıkıldı. Acı bitti sanmıştım. Ama o karanlık dehliz saniyeler içinde yön değiştirdi; kendimi o lüks villanın o dev varaklı aynasının önünde, dokuz yaşımın o en çaresiz, o en kanlı saniyesinde buldum. Arkamdaki gölge saçlarımı öyle bir asıldı ki, kafa derimin etimden ayrıldığını hissettim. Kudret, elindeki o sustalı bıçağın keskin ağzını bu kez annemin değil, benim o küçük, beyaz çocuk boğazıma dayadı. Aynadan gözlerimin içine bakarak fısıldadı: "Sesini içeride tuttun ve bitti sandın. Şimdi o kalbi de, o dilsiz ruhu da bizzat ben sileceğim bu dünyadan!" Bıçağın soğuk çeliği gırtlağımı derinlemesine yarıp içeri sızarken, acının o en katıksız, en ilkel ve can yakan zirvesinde ruhum tamamen paramparça oldu.
"Hııhh!"
Boğazımdan kopan boğuk, boğulmak üzere olan devasa bir hırıltıyla yataktan fırlayarak doğruldum.
Nefes nefese kalmıştım; ciğerlerim sanki o rüyadaki o keskin kan kokusuyla, o kesilen gırtlağımın sızısıyla tıkanmış gibi deli gibi hava için yalvarıyordu. Temmuz ayının o bunaltıcı, yapış yapış yaz sıcağı Araf’ın o küçük odasını tamamen kavuruyordu ama benim bütün tenim o rüyanın çiğ vahşetinden, o testerenin ve bıçağın hayali soğukluğundan buz kesmişti. Sırılsıklam terlemiştim; Aylin’in verdiği pijama takımının yakası tenime yapışmış, kızıl saçlarım boynuma bir halat gibi dolanmıştı. Şakaklarımdan aşağı ter damlaları süzülüyordu.
Kalbim o kadar hızlı, o kadar ritimsiz ve sert çarpıyordu ki, sanki göğüs kafesimi parçalayıp o döküntü parkelerin üzerine fırlayacaktı. Sağ elimi can havliyle göğsüme bastırdım. Derim yerindeydi, kemiklerim tamdı ama o parçalanma, o derimin yüzülme hissi hücrelerime kadar işlemişti. Gözlerimden akan o sıcak, amansız yaşlar yanaklarımı yakarak çeneme doğru süzülürken hıçkırıklarım boğazımda düğüm düğüm oldu.
Daha fazla o odada, o karanlığın ortasında duramadım. Yataktan sarkıp çıplak ayaklarımla o gıcırdayan muşamba parkelerin üzerine bastım. Adımlarım beni çaresizce, can havliyle koridorun sonundaki o eski, tahta kapılı banyoya doğru sürükledi. Kapıyı açıp içeri süzüldüm ve arkamdan kilidi hızla çevirdim.
Floresan lambanın düğmesine bile basmadım; banyonun o loş, karanlık atmosferinde dizlerimin bağı çözüldü ve kendimi o soğuk taş zeminin üzerine bıraktım. Sırtımı duvara yaslayıp kollarımı bacaklarıma sımsıkı doladım. Başımı dizlerimin arasına gömdüm. Ağlıyordum... Hayatımda hiç ağlamadığım kadar büyük bir acıyla, o on yıllık iftiraların, o sökülmek istenen kalbimin ve o testerenin gürültüsünün ağırlığı altında uzun uzun, sessizce ağladım. Dilsiz olduğum için hıçkırıklarım dışarı fırlayamıyordu; göğsüm sarsılıyor, boğazımdan sadece o kesik, acı dolu dilsiz iniltiler sızıyordu karanlığa. Gözyaşlarım Aylin'in pijamasının bacaklarını sırılsıklam ederken, o soğuk banyo zemininde ruhumun parça parça dökülüşünü izledim sessizce. Dakikalar saatleri, saatler ise içimdeki o dinmeyen fırtınayı yuttu.
Ne kadar orada, o taşın üzerinde kaldığımı bilmiyordum. Yüzümdeki gözyaşlarını pijama koluyla hırsla sildim, derin nefesler alarak banyonun kilidini sessizce çevirdim. Koridora parmak uçlarımda adım attığımda, evin içinin hâlâ o kurşuni sabaha karşı karanlığıyla kaplı olduğunu gördüm.
Ağır, bitkin adımlarla yeniden Araf'ın o odasına doğru süzüldüm. İçeri girip yatağın kenarına iliştiğim an, odanın karanlığında bir gölge kımıldadı. Araf mutfaktaydı, tezgahın önünde durmuş, o keskin sokak içgüdüsüyle benim odaya geri dönen adımlarımı duymuştu.
"Lâl?" diye seslendi Araf karanlığın içinden. Sesi gecenin bu saatine yakışacak kadar boğuk, pürüzlü ve hırıltılıydı. "İyi misin dilsiz kız?"
Cevap veremedim. Sadece dudaklarımı birbirine bastırdım ama gözlerimden akan o yeni yaşlar yanaklarımı yeniden ıslatmaya başladı. Kendimi yatağın içine bıraktım, üzerime yorganı çekip cenin pozisyonunda büzüldüm. Kollarımı kendime sımsıkı sararak yatakta sessizce, o dinmeyen suçluluk duygusuyla ve kabusun dehşetiyle ağlamaya devam ettim. Yorganın altındaki bedenim hıçkırıklarla sarsılıyor, yastık gözyaşlarımla sırılsıklam oluyordu. Benim yüzümden herkes kanıyordu, benim yüzümden bu döküntü evde bile huzur kalmamıştı.
Tam o sırada, odanın tahta kapısının pervazına hafif bir tıklatma sesi düştü.
Tık. Tık.
Araf, canımı acıtmaktan ya da beni ürkütmekten korkar gibi inanılmaz bir yavaşlıkla kapıyı araladı. Koridorun loş, çiğ ışığı odanın zeminine doğru sızarken, o devasa, heybetli cüssesiyle kapı eşiğinde belirdi. Kollarını göğsünde bağlamış, o kömür karası, dipsiz gözlerini yorganın altında tir tir titreyen bana dikmişti. Yüzündeki o sert boksör maskesi, benim o hıçkırıklarla sarsılan halimi gördükçe milim milim esnemeye, yerini o sarsılmaz koruyucu şefkatine bırakmaya başlamıştı bile.
Araf, o devasa ve nasırlı elinin ayasıyla ahşap kapıyı canımı acıtmaktan korkar gibi hafifçe ittirdi. Koridorun çiğ, sönük ışığı odanın zeminine sızıp tavanı ikiye bölerken, onun o omuzları yara izleriyle dolu heybetli silueti üzerime bir karaltı gibi çöktü. Yorganın altında bir cenin gibi büzülmüş, sırtım ona dönük halde sarsılarak ağlarken adımlarının muşamba parkede çıkardığı o hafif gıcırtıyı duydum. Ringlerin o acımasız, merhamet bilmez dövüşçüsü, yatağın kenarına adeta süzülerek yanaştı.
Yatağın ucuna, tam baş ucumdaki o boşluğa diz çöktü. Geniş, dövmeli avucunu ürkütmek istemediği bir kuşa dokunur gibi yavaşça titreyen omzuma yerleştirdi. Parmaklarının o buram buram tütün ve boks bandajı kokan sıcaklığı pijama kumaşından tenime sızdığı an, içimdeki o mezbaha dehlizi son bir kez daha sarsıldı.
"Ne oldu prenses?" diye fısıldadı Araf karanlığın içinde. Sesi o kadar pürüzlü, o kadar derinden ve korumacı bir hırıltıyla çıktı ki gırtlağımdaki o mühürlü yara fiziksel olarak sızladı. "Bir şey mi oldu? Kim, ne yaptı sana?"
Cevap veremedim. Dudaklarımı birbirine kenetledim, hıçkırıklarım boğazımda pıhtılaşmış birer kan damlası gibi düğümlendi. Araf omzumdaki elini incitmeden çekti, yatağın üzerine doğru biraz daha eğilip yüzünü yüzümün hizasına getirdi. O kömür karası, dipsiz gözlerinde ilk defa ringlerin öfkesini değil; yetimhane koridorlarında yapayalnız büyümüş bir çocuğun o katıksız, o un ufak olmuş mahzunluğunu gördüm. Bakışları, rüyamda testereyle yarılan o sahte kurbanlık göğsümde, moraran dilsiz dudaklarımda ve en çok da ağlamaktan kan çanağına dönmüş yeşil gözlerimde uzun uzun gezindi.
"Hiç mi sevmediler seni?" diye sordu aniden. Ses tonundaki o sarsıcı, insanı tam kalbinden vuran pürüzlü kırılma odadaki tüm havayı kuruttu. "O koca villada, o paranın, o lüksün içinde... Hiç mi acımadılar senin bu küçük canına?"
Bu soru, tam dokuz yaşından beri içimde biriktirdiğim, annemin katili olmamak için kendi gırtlağıma gömdüm o devasa feryadın pimini çekti. Hiç mi sevmediler seni... Sevmemişlerdi. Bir gün göğsümden sökülüp fırlatılacak bir et parçasından, Alparslan’ı yaşatacak canlı bir organ torbasından başka hiçbir şey olmamıştım o evde.
İçimden yükselen o amansız acıyla hıçkırıklarım serbest kaldı. İki elimle yüzümü kapatıp yatağın içinde zangır zangır sarsılarak, daha da şiddetle ağlamaya başladım. Boğazımdan dökülen o boğuk, dilsiz iniltiler odanın kireç sıvalı duvarlarına çarptıkça içimdeki o çocukluk aynaları bin parçaya bölündü. Ağlıyordum; hücrelerime kadar işleyen o zehirli yoksunluğun, o biten hapların ve beni sadece ölmek için diri tutan o cellatların acısıyla sırılsıklam oluyordum.
Araf, benim bu acıyla darmadağın olan halimi görünce dayanamadı. O iri, sargılı parmaklarıyla ellerimi yüzümden yavaşça çekti. "Şştt..." diye mırıldandı, sesi fırtınayı durduracak bir yemin gibi döküldü dudaklarından. "Sakin... Sakin ol kızıl. Anlatmak istemezsen anlatma. Zorlama kendini, geçti..."
Fakat zihnimdeki o son hapın telkini durmuyordu: "Hapların bitti Lâl, yarın öleceksin." Ölmeden önce, bu dünyadan tamamen silinip gitmeden önce, beni o çamurlu sokaktan çekip alan bu yabancı boksöre içimdeki tüm gerçeği bırakmak istedim.
Can havliyle, son bir dermanla yatağın hemen yanındaki komodinin üzerinde duran o buruşuk kağıdı ve siyah tükenmez kalemi elime aldım. Parmaklarım o kadar şiddetli titriyordu ki kalemi kırmak ister gibi sıktım. Gözyaşlarım beyaz sayfaya damlayıp mürekkebi koyu bir leke gibi dağıtırken, kalemi kağıdı yırtarcasına bastırarak ruhumun o en son, en can yakıcı çığlığını dilsiz harflerle kazımaya başladım. Her bir harf, boğazımdan sökülemeyen o kanlı feryadın kağıttaki cesediydi artık. Yazdım:
"Rüyamda göğsümü canlı canlı yardılar Araf... Testereyle kemiklerimi kırıp kalbimi söküp aldılar göğsümden. Haklıydın, Kudret beni bir evlat gibi değil, sadece o yalıda Alparslan için canlı bir organ torbası olarak büyütmüş. Her gün bana içirdiği o haplar kalbimi iyileştirmek için değil, beni yapay krizlerle eve hapsetmek ve o kalbi diri tutmak içinmiş. Ve o kutudaki son hapı az önce yuttum Araf... Kutu tamamen boşaldı, bitti. Benim on yıldır her gün içtiğim o ilaçlar bitti. Yarın bu saatlerde vücudumda hiç zehir kalmayacak. On yıldır bana kurdukları o yalan gerçek olacak... İlacım bittiği için kalbim tamamen duracak. Ben yarın öleceğim Araf... Yarın bu odada, senin kollarında öleceğim. Yalvarırım kalbimi o canavarlara geri verme, beni o beyaz masaya geri götürmelerine izin verme..."
Yazmayı bitirdiğimde kalemi parmaklarımın arasından yatağın üzerine bıraktım. Mürekkebi gözyaşlarımla yıkanmış, feryatlarımla lekelenmiş o buruşuk sayfayı titreyen ellerimle onun o koca, nasırlı avuçlarına doğru uzattım. Başımı yeniden yastığa gömüp hayatımın son yirmi dört saatine girdiğime inanarak, sessizliğin ve ecelimin o amansız kollarında sarsıla sarsıla ağlamaya devam ettim. Odada sadece iki ses kaldı; benim boğazımdaki o dilsiz ölüm iniltileri ve kapıda bir dev gibi nöbet tutan Araf’ın parmakları arasında buruşan o kanlı kağıdın hışırtısı...
Araf, parmaklarının arasında titreyen o ıslak kağıdı loş ışığa doğru tuttu. Yazdığım her bir kelime, onun o kömür karası gözlerinde birer nefret kıvılcımına dönüştü. Satırlar ilerledikçe şakaklarındaki o taze kavga yarası hırsla zonkladı, çenesi öyle bir kasıldı ki kemiklerinin birbirine çarpma sesini odanın sessizliğinde duydum. “Canlı bir organ torbası...” kelimesini okuduğu an, kağıdı tutan o koca, nasırlı eli bir balyoz gibi sıkıldı. Kağıt parmaklarının arasında hışırtıyla buruştu.
Başını yavaşça kağıttan kaldırıp doğrudan yeşil gözlerimin içine baktı. O katı boksör maskesi tamamen parçalanmış, yerini sokakların o durdurulamaz vahşi adaletine bırakmıştı.
"Sana ne yaptılar başka?" diye sordu Araf. Sesi bu kez o kadar derinden, o kadar yırtıcı bir hırıltıyla çıktı ki odadaki kireç sıvalı duvarlar sarsıldı sandım. Gözlerini gözlerime daha da dikti, yüzünü yüzüme yaklaştırarak devam etti: "Gördüğün o kabus... O villada gerçekte ne yaptılar sana Lal? Kabustan bahsetmiyorum. Gerçekten ne yaşattılar?"
Dudaklarımı birbirine bastırdım. Boğazımdan yukarı doğru yükselen o dokuz yaşındaki sustalı bıçağın hayali soğukluğu tenimi yeniden yaktı. Sesim çıkmadı, sadece gözlerimden yeni bir damla yaş süzüldü yastığa.
Araf yatağın kenarından doğrulup odanın içinde bir aslan gibi öfkeyle dolanmaya başladı. Ellerini saçlarının arasından hırsla geçirdi, boyun kasları gerim gerim gerilmişti.
"Ağır şeyler yaşamışlar belli o piç kuruları!" diye kükredi aniden, sesi gecekondunun eski tahta pencerelerini titretti. "Kim yaptı sana? İsmini söyle... O üvey baban denen aşağılık adamın ismi ne? Kim ulan bu herif?!"
Onun bu deliren, dünyayı yakacakmış gibi parlayan öfkesi içimdeki o ürkek kuşu daha da korkuttu. Araf’ın o sargılı parmaklarıyla gidip tek başına o canavarların ordusuna dalmasından, benim yüzümden onun da o mermer zeminlerde kanatılmasından deli gibi korktum. Can havliyle yatağın üzerindeki kalemi yeniden kavradım. Mürekkebi gözyaşlarımla yarışır gibi kağıdın üzerine aktı. Hızla kazıdım:
"Sakın birşey yapma."
Kağıdı hızla ona doğru uzattığımda, Araf büyük adımlarla yatağın ucuna geri döndü. Elimden kağıdı sertçe çekti, yazıyı okuduğu an göğsü hırslı bir nefesle inip kalktı. O kömür karası gözlerindeki o yangın, benim o saf, çıplak korkumu gördüğünde yavaşça duruldu. Dizlerinin üzerine, tam yanıma yeniden çöktü. O koca, nasırlı elini omzuna yerleştirip ses tonunu ilk kez bu kadar sarsılmaz bir şefkate bulayarak konuştu:
"Onlar zaten bunların bedelini ağır ödeyecekler," dedi Araf. Sesi koridordan sızan o loş ışıkta bir yemin gibi yankılandı. Gözlerimin tam içine, ruhumun en derin hücresine bakarak devam etti: "Bak... Hiçbir şeyi içinde tutmak zorunda değilsin Lal. Ben her zaman buradayım, yanındayım. Her şeyi bana anlatabilirsin dilsiz kız."
Ben her zaman buradayım... On yıldır o steril, her köşesi kameralarla izlenen yalı odasında tek bir saniye bile duymadığım, öz babamın o talaş kokulu nasırlı ellerinden sonra ilk kez ruhuma dokunan o katıksız güven mührüydü bu. Artık bir kurbanlık, bir organ torbası değildim onun gözünde; sadece korunması gereken küçük bir kızdım.
Kalemi son kez kağıda bastırdım. Titremesi bütünüyle geçen parmaklarımla, o dilsiz dünyamın en temiz harflerini sayfaya bıraktım:
"Teşekkür ederim."
Yazıyı ona gösterdiğim an, içimden yükselen o devasa minnet ve sığınma dalgasına engel olamadım. Kendimi daha fazla tutamadım. Yatağın içinden öne doğru sarsılarak fırladım ve iki elimle onun buram buram temiz ter, boks salonu ve tütün kokan o geniş, dövmeli sert göğsüne tutunarak ona sımsıkı sarıldım. Başımı o dünyanın en güvenli kalesi gibi duran omzuna gömdüm. Kollarımı sırtına dolarken, sanki o rüyadaki testere gürültülerini, o mor ışıklı cellatları benden söküp alması için onun o devasa cüssesine daha da çok sokuldum.
Araf, benim bu hesapsızca, bu kadar muhtaç bir güvenle sımsıkı sarılışım karşısında bir an kaskatı kesildi. Hayatı boyunca yetimhane koridorlarının ayazında büyümüş, ringlerde sadece darbe alıp darbe vurmuş bu kimsesiz adam, ömründe ilk kez bir kadının bu kadar duru sığınışıyla sarsılıyordu. Sargılı parmakları havada bir an tereddüt etse de, saliseler sonra o iri, güçlü kollarını sırtıma dolayarak beni göğsüne doğru adeta tek bir parça gibi sımsıkı çekti. Çenesini kızıl, nemli saçlarımın üzerine yaslarken, dar odanın rutubetli duvarlarında sadece ikimizin düzensiz nefesleri ve dışarıda yavaş yavaş dinmeye başlayan fırtınanın o hüzünlü uğultusu kaldı. Hayatımı çalmak isteyenlerin elinden kaçıp sığındığım bu küçük odada, adını yeni öğrendiğim bu boksörün göğsünde hayatımda ilk kez gerçekten yaşadığımı hissederek gözlerimi karanlığa kapattım.
Araf, benim bu hesapsızca, bu kadar muhtaç bir güvenle sımsıkı sarılışım karşısında bir an kaskatı kesildi. Hayatı boyunca yetimhane koridorlarının ayazında büyümüş, ringlerde sadece darbe alıp darbe vurmuş bu kimsesiz adam, ömründe ilk kez bir kadının bu kadar duru sığınışıyla sarsılıyordu. Sargılı parmakları havada bir an tereddüt etse de, saliseler sonra o iri, güçlü kollarını sırtıma dolayarak beni göğsüne doğru adeta tek bir parça gibi sımsıkı çekti. Çenesini kızıl, nemli saçlarımın üzerine yaslarken, dar odanın rutubetli duvarlarında sadece ikimizin düzensiz nefesleri ve dışarıda yavaş yavaş dinmeye başlayan fırtınanın o hüzünlü uğultusu kaldı. Hayatımı çalmak isteyenlerin elinden kaçıp sığındığım bu küçük odada, adını yeni öğrendiğim bu boksörün göğsünde hayatımda ilk kez gerçekten yaşadığımı hissederek gözlerimi karanlığa kapattım.
Araf, beni göğsüne öyle bir kenetlemişti ki, sırtımdaki o milimetrik kesim çizgilerinin sızısı bile onun kalbimin nöbetini tutan o sarsılmaz sıcaklığında eriyip gitmişti. Başım onun o tütün ve boks salonu kokan omzunda, ecelimin o son yirmi dört saatlik geri sayımını unutmuş gibiydim. İlk kez sığınmıştım. İlk kez durmuştum.
KÜT! KÜT! KÜT!
Dış kapıdan gelen o sabırsız, odanın kireç sıvalı duvarlarını sarsan sert darbe sesiyle ikimizin de bedeni aynı saniyede gerildi. İçimdeki o on yıllık dehşet tam parmaklıklarını yeniden dövmeye yeltenecekken, darbe sesleri aniden bıçak gibi kesildi. Kısa ama son derece kaba bir gürültüydü.
Araf derin, bıkkın bir nefes verip çenesini saçlarımdan yavaşça ayırdı. Yüzündeki o dünyayı yakacak gibi duran katı boksör ifadesi, kapının o tanıdık sabırsız ritmini çözdüğü an yerini sinsi, pürüzlü bir homurtuya bıraktı.
"Yine acaba hangi manyak geldi?" diye mırıldandı Araf, yatağın kenarından bir dağ gibi doğrulurken. "Yoksa Doğan delisi mi?"
"Kesin o delidir," dedi Araf, sesindeki o hırıltılı tonla hırslı bir şekilde sırıtarak. "Yetiştirme yurdundayken de böyleydi bu salak. Bir gün müdürün odasına gizlice girip tüm disiplin dosyalarını çalmaya kalkmıştı. Yakalanınca ne dese beğenirsin? 'Müdürüm valla dosyaların tozunu alıyordum, temizlik imandandır' dedi geri zekalı. Müdür bunu bir kovaladı koridorda, alt donuna kadar ıslanmıştı kaçarken. Kafası sadece arsızlığa çalışır zibidinin."
Araf’ın anlattığı bu çocuksu, sokak işi komik hikayeyle birlikte içimdeki o kapkara bulutlar bir anlığına tamamen dağıldı. Dudaklarımın kenarı istemsizce yukarı doğru kıvrıldı; göz yaşlarımın henüz kurumadığı yanaklarımın üzerinde ilk defa içten, dilsiz ve sıcacık bir gülümseme açtı.
Araf, benim bu sessizce, kapüşonlunun içinde kedi gibi kaybolmuş halimle gülümsediğimi gördüğü an duraksadı. O sert yüz hatları saniyeler içinde tamamen çözüldü, gözlerinin kenarı kırıştı ve o loş odanın içinde ilk defa o sinsi, inanılmaz samimi boksör kahkahası yükseldi.
"Haa..." dedi Araf, sesi adeta içimi eriterek dar odanın tavanında yankılanırken. "İşte şöyle gül be prenses. Sen gülünce yüzünde güller açıyor resmen. Solmasın o yüzün."
Adımlarını yatağın ucuna doğru yönlendirdi, başıyla koridorun sonundaki o döküntü banyoyu işaret etti. Ses tonu yeniden o sarsılmaz koruyucu şefkatine bürünmüştü.
"Hadi git şimdi elini yüzünü yıka dilsiz kız," dedi yumuşak bir hırıltıyla. "Ben de gidip şu kapıyı açayım, yoksa bizim arsız gecekondunun tahtalarını indirecek aşağıya."
Kafamı hızla yukarı aşağı sallayarak yataktan doğruldum. Aylin’in temiz pijamalarının içinde, koridorun o loş ışığına doğru bir gölge gibi süzülürken kapı dışarıdan, adeta kırılmak istenir gibi çok daha sert, çok daha sabırsızca yeniden gümlemeye başladı.
GÜM! GÜM! GÜM!
Korkuyla adımlarımı hızlandırıp kendimi banyonun içine attım ve tahta kapıyı arkamdan kapattım. Floresan lambanın çiğ ışığını açmadan, o sabun kokulu loş karanlığın içinde musluğa uzandım. Borulardan gelen o boğuk su sesinin ardından avuçlarımı buz gibi suyla doldurdum. Suyu yüzüme çarptığım an, rüyanın o testereli, kanlı sıcaklığı ve yanaklarımdaki o tuzlu gözyaşı izleri tamamen süzülüp gitti tenimden. Havluyla yüzümü kurularken dışarıda, mutfak tarafında dış kapının demir sürgüsünün sertçe çekildiğini, ardından Doğan’ın o gürültülü, umursamaz sokak sesinin odanın içine sızdığını duydum.
Banyonun kilidini sessizce çevirip koridora adım attığımda, sırılsıklam kızıl saçlarımı omuzlarımdan geriye doğru attım. Parmak uçlarımda mutfak tezgahının olduğu o ana odaya doğru bir gölge gibi ilerledim.
Doğan masanın kenarına kurulmuş, ceketinin önünü açmış halde arsızca sırıtıyordu. Araf ise kollarını göğsünde bağlamış, ters bir bakışla arkadaşının tepesinde dikiliyordu. Doğan beni o temiz pijamalarla kapı eşiğinde gördüğü an gözleri parıldadı, elini hışımla ceketinin iç cebine daldırdı.
"Gözün aydın Kara!" dedi Doğan, neşeyle göz kırparak.
Cebinden çıkardığı, yeraltı dünyasının o takip edilemeyen, arkası ve köşeleri çiziklerle dolu, ekranında hafif çatlaklar olan eski ama temiz bir dokunmatik Samsung telefonu masanın ortasına, tabağın yanına güm diye bıraktı. Gözlerini doğrudan bana dikip devam etti:
"Söz verdiğim gibi Lâl için temiz bir makine buldum. Dokunmatiği falan tıkır tıkır çalışıyor, arkası biraz hırpalanmış o kadar. İçine takip edilemez, patates bir hat da taktım. Ne olur ne olmaz, dilsiz kızın artık dış dünyayla rahatça mesajlaşabileceği, yazışabileceği bir bağı var."
Masanın üzerindeki o siyah ekranlı cihaza baktığımda, göğsümdeki o sökülmek istenen kalbimin hafifçe, ama bu kez yaşamak arzusuyla çarptığını hissettim. Telefon gelmişti. Artık sadece kağıt kalemin sınırlarına mahkum değildim; parmaklarımın ucunda dilediğimce yazabileceğim, ekranına dilsiz harflerimi dökebileceğim bir özgürlük köprüsü duruyordu. Hücremin dışındaki o ilk can simidim, Doğan’ın o sargılı sokak elleriyle masanın üzerine bırakılmıştı.
"Bu arada dostum," dedi Doğan, arkasına yaslanıp elini masanın kenarına vurarak. Gözlerini Araf’ın o çatık kaşlarına dikti. "Sen ne zaman geliyorsun salona? Herkes merak etti seni. Bizim çocuklara, 'Araf hastalanmış, dondurmayı çok tüketti o yüzden gelemedi' dedim."
Araf, duyduğu bu saçma bahaneyle birlikte gözlerini devirip derin bir sabır nefesi verdi. Yüzündeki o katı boksör maskesi sinirli bir bıkkınlıkla gerilirken Doğan’ın ensesine bir tane daha patlatmak ister gibi elini kaldırdı.
"Hay senin yalanına ya!" diye homurdandı Araf, sesi o pürüzlü hırıltısıyla mutfakta yankılanırken. "Ne demek dondurma çok tüketti? Oğlum başka yalan bulamadın mı lan? Ben öyle dondurmayı çok tüketen biri değilim. Yerim ama her zaman değil yani. Çocuk gibi dondurmadan yataklık mı olunur lanet olası?"
Doğan, Araf’ın bu ciddi ve hırslı savunması karşısında arsızca sırıtmaya devam etti, masadaki çay bardağına uzandı. "Ne yapayım kanka, aniden sorunca aklıma ilk o geldi. Yaz sıcağında adam dondurma yemiş şişmiş dedim işte, fena mı?"
"Her neyse, sen ne zaman geliyorsun?" diye sordu Doğan, sesindeki o gevşek tonu bir kenara bırakıp gözlerini Araf’ın gözlerine dikerek. "Salonun işleri birikti, çocuklar ringde seni bekliyor."
Araf, mutfak tezgahının kenarından ayrılıp masaya doğru bir adım attı. "Yarın geleceğim," dedi, sesi pürüzlü ve geçit vermez bir kararlılıktaydı. "İşleri daha fazla aksatmanın alemi yok."
Ardından yavaşça arkasına döndü ve kapı eşiğinde pijamalarıyla bir gölge gibi sinen bana baktı. O kömür karası gözlerindeki o korumacı ciddiyetle masanın üzerindeki dokunmatik ekranlı Samsung telefonu eline aldı.
"Telefonundan beni kaydedeceğim, alıyorum telefonunu," dedi Araf, o tok tınısıyla doğrudan bana hitap ederek.
Kafamı hafifçe yukarı aşağı salladım ve parmaklarımı birleştirip "tamam" anlamına gelen o dilsiz işareti havada usulca çizdim. Araf telefonu cebine atmadan önce başparmağıyla ekranı kaydırıp rehbere girdi.
Araf telefonla uğraşırken, Doğan masanın kenarında bacağını sallayarak arsızca sırıtmaya devam ediyordu. Araf kafasını telefondan kaldırmadan, o buz gibi boksör sesiyle doğrudan Doğan’ın yüzüne doğru konuştu:
"Doğan, başka bir şey demeyeceksen gidebilirsin."
Doğan, Araf’ın sözleri üzerine sırıtmaya devam etti ama gözlerinde muzip bir meydan okuma belirdi. "Beni mi kovuyorsun?" dedi, sesini yalancı bir kırgınlıkla yükselterek. "Ben o kadar telefon buldum, her yeri köşe bucak dolaştım sırf sen istedin diye ve..."
Araf birden oturduğu yerden ayağa kalktı. O devasa, iri yapılı gövdesiyle bir anda masanın başında dikildiğinde, mutfağın bütün ışığı arkasında kalmış, Doğan’ın üzerine koskoca bir gölge düşmüştü.
Doğan’ın yüzündeki o arsız sırıtış anında silindi, gözleri irileşti ve gayriihtiyari bir adım geri kaçtı. Cümlesinin kalanı boğazında düğümlenmiş gibi kekeleyerek devam etti: "Ve ben... bu sıcak havada çok yorulmuşum ve sen beni kovuyorsun..."
Ortamdaki sessizlik uzadıkça Doğan iyice gerildi. Boğazını temizlemek istedi ama yapamadı. En sonunda dayanamayıp gözlerini Araf’ın omuz genişliğinde gezdirerek, "Senin boyun kaçtı?" diye sordu, sesi ciddiyetini kaybetmişti. "Biraz fazla uzun gibisin, gerildim."
Araf, bakışlarını milim oynatmadan tek düze bir sesle cevap verdi: "1.89."
Doğan yutkundu, kendi boyunu pofulatarak ölçüyormuş gibi dikleşmeye çalıştı. "Tüh," diye mırıldandı alt dudak büzerek. "Bende 1.83."
Araf’ın sabrının son kırıntıları da tükenmek üzereydi. Göğsü körük gibi indi kalktı. "Sana gidebilirsin demedim mi?" diye sordu, sesi bu kez daha da derinden ve tehditkâr gelmişti.
Doğan zorlukla yutkunarak kapı eşiğine doğru bir bakış attı. "Hmm, pekala... Dostunu evden kovuyorsun anlaşılan?" dedi, hâlâ bir açık kapı ararcasına.
Araf’ın bu sert çıkışından sonra, Doğan’ın kapı eşiğindeki o çaresiz ama hâlâ teslim olmayan hâlini izlerken arkama yaslandım. İkisinin arasındaki bu tuhaf ve gerilimli ama bir o kadar da tanıdık didişmeyi gizli bir keyifle seyrediyordum.
Araf, Doğan’ın yalancı sitemlerine karşı sabırla derin bir nefes alıp omuzlarını düşürdü. "Bu kadar dram yapma dostum," dedi, sesindeki o tehditkâr tınıyı biraz olsun yumuşatarak.
Doğan hemen elini havaya kaldırıp Araf’ın sözünü kesti. "Kes," dedi aniden. Gözleri bir anlığına mutfak tezgahına, sonra da bana kaydı. Tam o sırada yüzünde şimşek çakmış gibi bir ifade belirdi. O arsız sırıtışı bu kez daha heyecanlı bir şekilde geri gelmişti. "Bir fikir geldi aklıma, şu kız için önemli."
"Şu kız" dediği bendim. Araf, Doğan’ın ciddileşen tonunu fark edince masanın başındaki dik duruşunu bozmadı ama bakışları keskinleşti. "Dinliyorum, söyle," dedi doğrudan.
Doğan hemen fırsatçılığını konuşturarak parmağını salladı. "Bir şartla... Çok yoruldum, hava çok sıcak. Soğuk su isterim."
Araf gözlerini devirdi ama ikiletmedi. Büyük adımlarla buzdolabına doğru yürüdü, içinden soğuk sürahiyi çıkarıp bir bardağı sonuna kadar doldurdu. Getirip sertçe masaya koydu.
Doğan bardağı kaptığı gibi tek dikişte bitirdi, dudaklarını silip derin bir "Oh" çekti. Sonra öne doğru eğilip planını anlatmaya başladı: "Şimdi biz mahalledeki çocuklara para verelim. Şu cipler gelirse, bir şey olduğunda hemen haberimiz olsun. Neler dönüyor mahallede falan bilelim anladın mı? Ne olur ne olmaz."
Önerisi mantıklıydı. Bu arabaların buralarda fink atması hiçbirimizin hoşuna gitmiyordu ve mahallenin çocukları her köşe başını bilirdi. Araf bir an düşündü, kafasını ağır dille sallayarak onayladı. "Güzel fikir, uygulayalım."
Doğan zafer kazanmış bir edayla sırıttı. "Tamamdır o zaman, ben hallederim."
Araf telefonunu tekrar eline alırken tek düze sesiyle, "Tamam, halledersin. Git hallet," dedi.
Doğan hemen sesini çocuksu bir şikayet tonuna bürüdü. "Oh, Araf Bey evde otursun, yatsın. Biz onun işlerini halledelim!"
Araf kafasını telefondan kaldırmadan, tek kaşını kaldırarak ters bir bakış attı. "Oturup yattığımı nereden çıkarttın?"
Doğan, Araf’ın o boksör ciddiyetiyle aşık atamayacağını anlayınca ellerini teslim olur gibi kaldırdı. "Tamam kanka, en çalışkan sensin."
Araf’ın dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. Doğan’ı nihayet evden postalayabileceği anın tadını çıkarır gibi, "Gidebilirsin cicim," dedi alaycı bir sesle.
Doğan kapıya doğru adımlarken omzunun üzerinden ters ters baktı. "Tamam be, gidiyorum yalaka!"
O an beklemediğim bir şey oldu. Evin içindeki o ağır, gergin hava Araf’ın ansızın patlayan içten kahkahasıyla dağılıverdi. Araf, Doğan’ın arkasından gerçekten keyifle ve yüksek sesle gülerken, Doğan da söylene söylene gecekondunun kapısını çarpıp çıktı. Onların bu hâli, oturduğum köşede benim de yüzümü güldürmüştü.
Doğan’ın gidişiyle dış kapı kapandığında, mutfaktaki o az önceki neşeli hava benim için anında ağır bir baskıya dönüştü. Zaten dilsiz oluşumun verdiği o bitmek bilmeyen sessizliğin içinde boğuluyorken, aniden göğsüme keskin bir ağrı saplandı. Nefesim daraldı, akciğerlerim körük gibi hava dilendi ama gitgide sıkışan göğsüm buna izin vermedi. Elimi refleksle kalbimin üzerine, göğsüme bastırdım. Canımın acısıyla yüzüm buruşurken oturduğum yerden zorlukla kalktım.
Araf’ın bu evde bana kaldığı odaya doğru, adımlarımı sürüyerek gitmeye çalıştım. Tek düşüncem komodinin üzerindeki ilacımı alabilmekti. Ayaklarım birbirine dolanırken, mutfakta arkamdan gelen o endişeli sesi duydum.
"Lâl, ne ölüyor?"
Cevap veremedim. Zaten dilsizliğimin getirdiği sessizlik üstüme çökmüşken, bir de bu nefessizlik eklenmişti. Göğsümü tek elimle sıkıca bastırarak hızla onun odasına doğru ilerledim. Tek amacım bir an önce ilacımı almaktı. Odadaki komodinin üzerinden hapımı kaptığım gibi hiç vakit kaybetmeden tekrar mutfağa döndüm. Titreyen ellerimle sürahiden bardağa su doldurdum. Avucumdaki hapı ağzıma atıp sudan büyük bir yudum alarak yuttum. Sırtımı tezgaha yaslayıp nefesimin düzene girmesini bekledim.
Araf durumu anlar anlamaz hemen odasına gidip saniyeler içinde elinde kağıt ve kalemle geri döndü. Bunları masanın üzerine koyduktan sonra gözlerimin içine bakarak sordu:
"Ne oldu? İyi misin Lâl?"
Masaya yaklaşıp kalemi elime aldım. Kağıda hızlıca şunları yazdım:
“Göğsüm sıkıştı, biraz fenalaştım ama iyiyim şu an.”
Yazdıklarımı okuması için kağıdı ona doğru kaydırdım. İlacın boğazımdan aşağı inmesiyle birlikte, göğsümdeki o korkunç baskı da yavaş yavaş hafiflemeye başlamıştı.
Araf kağıdı okuduktan sonra derin bir nefes aldı. Yüzündeki o sert, boksör ifadesi tamamen silinmiş, yerini rahatlamış ama hâlâ korumacı bir bakışa bırakmıştı. Sandalyeyi biraz öne çekip oturdu. Gözlerini gözlerime dikerek, sesi bu kez çok yumuşak bir tınıda konuştu:
"Pekala... Bu arada, ben işaret dili öğrenmek istiyorum. Böylece kağıt kalem aramadan, daha rahat konuşuruz."
Onun bu teklifi karşısında gözlerim parladı. İçimde uzun zamandır hissetmediğim bir sıcaklık yayıldı. Hemen kalemi tekrar elime aldım ve kağıda büyük, net harflerle yazdım:
"Hemen başlayabiliriz!"
Kafasını sallayıp gülümsedi. Masanın iki ucunda, mutfağın loş ışığı altında saatler sürecek o sessiz ama derin dersimiz böylece başladı. Ona işaret dilinin temel mantığını anlatarak işe koyuldum. Konuşamadığım için önce elimle kağıdı gösterdim, sonra sırayla hareketleri yaparak ona bu dilin alfabesini ve mantığını kendi yöntemlerimle öğretmeye başladım.
İlk olarak ona parmak alfabesini gösterdim. Sağ elimi göğüs hizama getirip sabit tutarak harfleri tek tek çizdim. "A" harfi için elimi yumruk yapıp başparmağımı yana yasladım. "B" için dört parmağımı bitişik yukarı uzatıp başparmağımı avuç içine katladım. Araf, o devasa ve nasırlı elleriyle hareketlerimi milim milim taklit etmeye çalışıyordu. Onun o iri, boksör ellerinin benim küçük parmak hareketlerimi yapmaya çalışırken düştüğü o dikkatli ve titiz hâli içimi eritiyordu. Yanlış yaptığında elimi uzatıp onun parmaklarını nazikçe düzelttim.
Harfler bitince kağıda yeni bir not karaladım: “İşaret dili sadece parmaklar değildir. Jestler, mimikler ve elin vücuda değdiği yer her şeyi değiştirir.”
Okuyunca ciddiyetle kafasını salladı. Hemen ardından günlük hayatta en çok ihtiyacımız olacak temel kelimelere geçtik.
"Merhaba" demek için sağ elimi alnımın sağına koyup, asker selamı verir gibi hafifçe dışarı doğru açtım.
"Teşekkür ederim" derken sağ elimi düz bir şekilde ağzıma götürdüm, sanki dudaklarımdan bir öpücük alıp karşıya, ona doğru üfliyormuş gibi elimi ileri uzattım. Gözlerimin içine bakarak bu hareketi aynen tekrarladı.
En çok hoşuna giden ise "İyiyim" işareti oldu. Sağ elimi yumruk yapıp başparmağımı yukarı kaldırdım ve göğsüme iki kere hafifçe vurdum.
Saatler su gibi akıp gidiyordu. Mutfaktaki sessizliği sadece dışarıdan gelen gece böceklerinin sesi ve ikimizin arada bir masaya sürtünen kıyafetlerinin hışırtısı bölüyordu. Araf şaşırtıcı derecede hızlı öğreniyordu. Kelimeleri hafızasına kazımak ister gibi gözlerini ellerimden ayırmıyor, her hareketi zihnine kazıyordu. Bir süre sonra basit cümleleri yan yana getirmeye başladık.
Gecenin bir yarısı olduğunda, Araf öğrendiği hareketleri birleştirerek ellerini göğüs hizasına kaldırdı. Önce elini ağzından bana doğru uzattı (Teşekkür ederim), sonra başparmağını göğsüne vurdu (İyiyim). Dudaklarında muzip ve sıcak bir gülümseme belirdi.
Yorulmuştum ama göğsümdeki o eski ağrıdan eser kalmamıştı. Onun bu çabası bana dilsizliğimi, yalnızlığımı unutturmuştu.
Saat gecenin üçüne gelmişti. Mutfağın penceresinden içeri sızan serin gece rüzgarı, az önceki sıcak havanın ağırlığını dağıtmıştı. Saatlerdir süren dersin ardından ikimiz de yorulmuştuk ama masanın üzerindeki o kağıt kalem artık tamamen unutulmuştu. Araf, o kaba ve güçlü ellerini masanın üzerine bıraktı, arkasına yaslanıp gözlerini doğrudan gözlerime dikti.
Yüzünde uzun zamandır görmediğim, belki de kimseye göstermediği o dingin, huzurlu gülümseme vardı. Ellerini yavaşça tekrar göğüs hizasına kaldırdı. Bu kez acele etmeden, öğrendiği hareketleri sırayla yaptı:
Önce sağ elinin başparmağını yukarı kaldırıp göğsüne iki kez vurdu (İyiyim). Hemen ardından elini düz yapıp alnının sağına götürdü ve dışarı doğru açtı (Merhaba). En son, elini kendi ağzından alıp bana doğru, havaya ufak bir buse bırakır gibi uzattı (Teşekkür ederim).
Hareketleri tam bir dilsiz gibi, hiç ses çıkarmadan ama gözleriyle konuşarak yapmıştı. Benim dilimi, benim dünyamı anlamak için gösterdiği bu çaba göğsümün derinliklerinde sıcacık bir yerlere dokundu. Dudaklarımda engel olamadığım kocaman bir tebessüm belirdi. Kafamı hafifçe sallayarak ona sessiz bir rica ve teşekkürle karşılık verdim.
Araf masadan destek alarak ayağa kalktı. O devasa cüssesi bu kez beni germiyor, aksine bu küçük gecekonduda bana tarifsiz bir güven veriyordu. Eliyle koridoru, yani yattığım odayı işaret etti. Git dinlen der gibiydi.
O odasına doğru adımlarken, ben de masanın üzerindeki boş bardağı alıp tezgaha koydum. Koridorun loş ışığında ikimiz de odalarımıza çekilmek üzereydik. Kapımın eşiğine geldiğimde arkama dönüp ona baktım. Araf da odasının kapısında durmuş, omzunun üzerinden bana bakıyordu. Aramızda tek bir kelime bile konuşulmamıştı ama ilk defa birbirimizi bu kadar net duymuştuk.
Odamın kapısını yavaşça kapattım. Yatağa uzandığımda, göğsümdeki o eski sıkışmanın yerini Araf'ın iri elleriyle yapmaya çalıştığı o nazik işaretlerin huzuru almıştı. Gözlerimi kapatırken, dışarıda esen rüzgarın sesine mahallenin o tekinsiz sessizliği karışıyordu. Ama bu gece, o karanlıktan korkmuyordum.
Karanlık gecekondunun tam ortasında, o devasa adamın gölgesi artık beni ürkütmüyor; aksine ruhuma sığınabileceğim en tenha, en korunaklı safe place’i fısıldıyordu.