MERYEM VURAL (Meryem'in ağzından)
O devasa, soğuk villanın duvarları üzerime sanki tonlarca ağırlıkta bir taş gibi çöküyordu. Koltukta öylece oturmuş, parmaklarımı birbirine kenetlemiş halde pencerelerden sızan o çiğ ışığa bakıyordum. Evde çıt çıkmıyordu. Kudret’in ilk eşinden olan oğlu Alparslan’ın odasından gelen o ritmik tıbbi cihaz sesleri bile bu evin tekinsizliğini örtmeye yetmiyordu. Kudret, çocuğunun durumunun nihayet stabile alındığını söylemişti ama biliyordum, o çocuğun sadece birkaç ayı kalmıştı. Kalbi yavaş yavaş duruyordu. Fakat benim zihnimde o çocuk değil, sadece kendi canım, canımın içi, öz kızım Lâl vardı.
Umarım kızıma bir şey olmaz... Umarım o canavarlar Lâl’imi bulamaz, onu yakalayamazlar.
Lâl o gece can havliyle kaçtığında, içimden gizlice onun için dua etmiştim. Kimsesizdi, dilsizdi ama o cehennemden kurtulmuştu. Şimdi ise alt katta, o geniş salonun tavanlarında yankılanan öfkeli sesler, içimdeki o korkuyu adeta bir zehir gibi besliyordu.
Aşağıdan, Kudret’in ve o kadının, Asenat Dinçer’in çığlıkları geliyordu. Asenat... Kudret’in yıllar önce ölen ilk eşinin sinsi kız kardeşi. Evimize bir yılan gibi çöreklenmiş, Lâl’e çocukluğundan beri o gizli odalarda, o mor ışıkların altında psikolojik işkenceler yapmış o acımasız kadın. Lâl kaçtığından beri Kudret’i bir akrep gibi zehirliyor, arkasından iş çevirip "O kızı hemen bul ve işini bitir, o bizim tek anahtarımız" diyerek Kudret'i kışkırtıyordu.
Yukarıdan gelen ağır, öfkeli ayak sesleri koridorda yankılandı. Kapı büyük bir gürültüyle açıldığında, Kudret’in gözü dönmüş nefret dolu çehresiyle burun buruna geldim. Arkasında, yüzünde o her zamanki sinsi, zevk alan gülüşüyle Asenat duruyordu. Kudret, burnundan soluyarak bana doğru birkaç büyük adım attı. Ne olduğunu anlayamadan, o kaba ve güçlü handsleriyle beni kollarından yakalayıp hışımla geriye doğru çekti.
Bedenimi savurarak sertçe yere, o soğuk parkelerin üzerine fırlattı.
Sert ahşaba çarpan dizlerim ve dirseklerim acıyla sızlarken, Kudret tepemde bir iblis gibi dikildi ve parmağını yüzüme doğru sallayarak kükredi:
"Kızının yerini biliyorsun! Bize söylemiyorsun!"
Yerde, o soğuk parkelerin üzerinde acıyla doğruldum. Gözlerimden akan o yaşların arkasındaki korku, yerini yıllardır içimde biriktirdiğim o anne öfkesine bıraktı. Dişlerimi sıkarak ona baktım ve ayağa kalkmaya çalışarak bağırdım:
"Bana böyle davranamazsın! İleride çok pişman olacaksın... Bunun intikamını elbet alacağım senden!"
Kudret, acımasız bir kahkaha atıp üzerime doğru bir adım daha attı, gözleri nefretle kısıldi. "Dır dır etme!" diye kükredi, sesi odanın duvarlarında çınlayarak. "Kızının yerini söyle! Kaçmış kızın, nerede saklanıyor?!"
Hıçkırıklarım boğazıma dizildi, göğsüm aldığım o amansız nefeslerle hızla inip kalktı. Gözlerimi onun o kör nefretine diktim ve avazım çıktığı kadar, tüm acımla haykırdım:
"Bilmiyorum!"
Avazım çıktığı kadar, ciğerlerim sökülürcesine haykırdığım bu kelime salonun yüksek tavanlarında yankılandı. Ama Kudret’in gözlerindeki o vahşi, acımasız nefret bir milim bile gerilemedi. Aksine, üzerime doğru bir gölge gibi eğildi. Suratına vuran o öfke çizgileri iyice belirginleşti, kaba elleriyle yakamı kavrayıp beni parkelerin üzerinde hafifçe sarstı.
"Biliyorsun!" diye kükredi, tükürüklerini yüzüme saçarak. "Biliyorsun ve bu kız Eminönü, Balat'a kadar gitmiş! Bu kadar yolu tek başına gidemez, güçsüz! Kameralardan baktım, kameralarımıza yakalanmış. Bu işte senin de bir parmağın var! Nerede, çabuk söyle!"
Balat... Lâl’im o tekinsiz, labirent gibi sokaklara mı sığınmıştı? İçimden yükselen o büyük rahatlama hissini dışarı vurmamak için tırnaklarımı avuçlarıma bastırdım. Gözlerimi Kudret'in o kör, karanlık gözlerine diktim. Artık korkmuyordum. Bir anne olarak içimdeki tüm bağlar kopmuştu. Yüzüne tükürürcesine bağırdım:
"Bilmiyorum seni piç!"
Kudret’in yüzü duyduğu hakaretle kaskatı kesildi. Gözleri delirdi, elini hışımla havaya kaldırdı. "Sen ne de..." diye gürledi ama cümlesini tamamlayamadı. Havada asılı kalan eli, yukarıdaki merdivenlerin başından gelen o zayıf, nefes nefese kalmış sesle anında havada çakılı kaldı.
"Baba!"
Ses cılızdı, güçsüzce bağırıyordu ama salona bir kurşun gibi düşmüştü. Kudret’in havaya kalkan o kaba eli yavaşça yanına düştü. Arkasında duran Asenat, durumun kontrolden çıktığını fark ederek Kudret’in kolunu tuttu.
"Kudret, indir o elini, bırak şunu," diye fısıldadı Asenat, o sinsi ve yılan gibi soğuk sesiyle. "Değmez."
Merdivenlerden adım adım aşağı inen Alparslan, soluk soluğa yanımıza doğru yaklaştı. Yüzü bembeyazdı, o hasta kalbinin ritmi her adımda onu biraz daha zorluyordu ama gözlerindeki o asil ve öfkeli duruş hiç sarsılmamıştı. Asenat, çocuğun bu perişan halini görünce yapmacık bir telaşla öne atıldı.
"Alparslan, ne yapıyorsun sen?" dedi, sesini kısarak. "Hastasın, git çabuk odana!"
Alparslan, Asenat’a dönüp gözlerini tiksintiyle kıstı. "Kes sesini!" diye bağırdı, sesi odanın içinde çınladı. Ardından doğrudan babasına, o devasa adama doğru yürüdü. "Baba, burada neler oluyor? O kadına neden el kaldırıyorsun? Kadınlar senin oyuncağın mı? Haddini bil!"
Kudret, oğlunun karşısında saniyeler içinde o acımasız cellat kimliğinden sıyrıldı. Elleri iki yanına düştü, yüzüne korkakça bir şefkat yerleştirmeye çalıştı. "Oğlum, bir şey yok—"
"Lâl mi kaybolmuş?" diyerek babasının sözünü kesti Alparslan. Sesi bir anda o dilsiz kızın adını anınca derin bir endişeyle, büyük bir korkuyla sarsıldı. "Sesleriniz aşağıya kadar geliyor!"
Asenat, Kudret’in arkasından öne çıkıp o soğuk tebessümüyle araya girdi. "Maalesef... Nerede bilmiyoruz, arıyoruz."
Alparslan’ın gözleri Asenat’tan kayıp yeniden babasının üzerine kilitlendi. "Baba?!" dedi, sesi bu kez bir tehdit gibi ağırlaştı. "Sen burada durmuş bu kadını mı dövüyorsun? Bıktım artık, Meryem teyzeyi bırak! Eğer bırakmazsan, bundan sonra olacakların sorumlusu ben olmam! Çabuk git buradan."
Kudret, oğlunun o pamuk ipliğine bağlı hayatını, o durmak üzere olan kalbini çok iyi biliyordu. Alparslan’ın daha fazla heyecanlanmasından, o odada yığılıp kalmasından deli gibi korktu. Elleri havada, geri adım atarak yalvarır gibi konuştu:
"Tamam oğlum... Tamam, ama sen yeter ki odana geç, yalvarırım."
Kudret, arkasına bile bakmadan salondan çıkıp giderken, parkelerin üzerinde diz çökmüş olan ben derin, rahat bir nefes aldım. Göğsümdeki o amansız baskı biraz olsun hafiflemişti. Asenat, sinsi adımlarla Alparslan’ın yanına sokuldu, elini omzuna koymaya yeltendi.
"Ben seni götüreyim odana," dedi Asenat, sesindeki o sahte şefkatle. "Bu halde ayağa kalkma."
Alparslan, omzunu sertçe silkerek Asenat’ın elini üzerinden attı. "Senden emir alacak değilim," dedi ters bir sesle. Arkasını dönüp o halsiz, güçsüz adımlarla yeniden merdivenlere doğru yöneldi.
Asenat, arkasından donup kalmış bir yüzle baktı. "Alparslan!" diye seslendi, sesindeki o gizli öfkeyle. Ama çocuk onu duymuyordu bile. Asenat, o sinsi yılan gülüşünü yüzüne yeniden yerleştirip, aceleyle Alparslan’ın arkasından, yukarı kata doğru adımladı.
Salonda, o soğuk parkelerin üzerinde tek başıma kaldığımda gözlerimi kapattım. Alparslan Lâl’i merak ediyordu, onun için endişeleniyordu. Ve en önemlisi... Lâl’im Balat’taydı. Canavarların elinden uzakta, o labirent sokakların birindeydi.