İçeriğe geç

LÂL

Bölüm 5 · 33 dk okuma

LÂL

Bölüm 5

🦋LÂL🦋

Hepsi benim yüzümden.

Bazen insan aynaya baktığında kendi yüzünü değil, sebep olduğu bütün acıları görüyormuş. Ben de artık kendime baktığımda sadece suçunu görüyordum. Sanki attığım her adım, sevdiğim insanların kaderini biraz daha karartıyordu. Ben iyi olmaya çalıştıkça hayat onları benden alıyordu.

Belki de en büyük hatam yaşamaya devam etmekti. Çünkü ben, istemeden de olsa herkesin omuzlarına taşınamayacak kadar ağır bir yük olmuştum. Her şeyin başladığı yer de bendim... Biten yer de.

Dizlerim usulca çözüldü. Sırtım kapıya yaslanırken bedenim yavaşça yere kaydı. Kollarımı kendime sardım ama ne kadar sıkı sarılırsam sarılayım içimdeki o derin boşluğu dolduramadım. İnsan kendi felaketi olabilir miydi? Ben olmuştum. Nereye gitsem peşimden acı geliyordu. Dokunduğum her hayatın üzerine görünmez bir lanet çöküyordu sanki. Önce umutlarını, sonra gülüşlerini, en sonunda da huzurlarını alıp götürüyordum.

Zihnim beni o kadar derin bir karanlığa itti ki, mutfağın kapı aralığından sızan ışık söndü, yerini o hiç unutamadığım eski, rutubetli ilkokul koridorunun çiğ ışığına bıraktı. O zamanlar daha laboratuvardaki o beyaz önlüklü cellatların eline düşmemiştim. Konuşabiliyordum. Ama suçlanmak... Suçlanmak benim ruhuma daha o çocuk yaşlarımda, ben tamamen haklı ve suçsuz olmama rağmen teker teker kazınmıştı.

Sınıf kapısının önünde, elimde küçücük çantamla tek başıma durduğum o günü hatırladım. Sınıfın en arkasındaki sırada oturan o çocuk, gözlerini bana dikip parmağıyla beni işaret etmişti.

"Sen bizim sınıfa gelme, seni istemiyoruz," demişti acımasızca.

Nedenini bile bilmiyordum. Sadece o sınıfa adım attığım gün öğretmen hastalanmış, ardından okulda ne kadar terslik varsa hepsi üst üste gelmişti. Çocuk aklı işte; uğursuz ilan etmişlerdi beni. Yanımdan geçen o saçları örgülü kız, sanki vebalıymışım gibi eteğini benden kaçırarak yüzüme tükürürcesine konuşmuştu:

"Sen gelmeden önce sınıfımız daha sakindi. Her şey senin yüzünden!"

Haklıydım, hiçbir suçum yoktu, sadece sessizce sıramda oturup defterimin kenarlarını karalayan günahsız bir çocuktum. Ama kimse beni duymak istemiyordu. Yan sıramda oturan ve bana her zaman iyi davranan o çocuk bile bir gün eşyalarını toplayıp benden uzağa taşınırken yüzüme bakmaya cesaret edemeden fısıldamıştı:

"Sana kızmıyorum Lâl... Fakat her şey senin yüzünden."

O yumuşak ses tonu, o "Sana kızmıyorum" deyişi içimi diğer tüm çığlıklardan daha çok acıtmıştı. Çünkü haklı olmamın, masum olmamın bu dünyada hiçbir hükmü yoktu. Bir kez faturası bana kesilmişti kaderin. Koridorun sonundan, o kalabalığın içinden sanki yüzlerce ses birleşmiş, tek bir devasa çığlığa dönüşmüş gibi kulaklarımı tırmalamaya başladı. Herkes etrafımı sarmış, üzerime doğru yürüyordu. Gölgeler büyüdü, sesler zihnimin çeperlerini dövdü ve en sonunda içlerinden biri tam kulağımın dibinde avazı çıktığı kadar bağırdı:

"Her şey senin yüzünden!"

Ortaokulun o tozlu, ağır havası göğsüme bir karabasan gibi çöktü. O zamanlar da dilsizdim; kendimi savunacak tek bir kelimem, sesimi duyuracak tek bir çığlığım yoktu. Masumiyetimin en büyük darbesini, hiç yapmadığım bir şeyle, iğrenç bir iftirayla sırtımdan vurularak almıştım.

Sıramda sessizce oturmuş, üvey babamın evde çıkardığı onca hır gürün, ettiği onca lafın arasında annemin gizlice harçlığımdan artırarak binbir güçlükle avucuma tutuşturduğu o küçük, kırmızı cüzdanıma bakıyordum. İçinde sadece birkaç bozuk para vardı ama benim için dünyanın en değerli hazinesiydi. Tam o sırada sınıfta büyük bir gürültü koptu. Sınıfın en zengin, her istediği yapılan o şımarık kızı ağlayarak içeri girdi. Parası kaybolmuştu. Öğretmen hışımla sınıfa daldığında, herkes bir anda başını bana doğru çevirdi. O kız, parmağını tam gözümün içine sokacakmış gibi bana uzattı.

"O aldı!" diye bağırdı, yüzüme baka baka yalan söylerken. "Çantamdan paramı çalarken gördüm onu!"

Şok içinde yerimden kalktım. Dudaklarım delicesine titredi ama ağzımdan tek bir harf bile çıkmadı. Suçsuzsum. O saatte çantasının yakınından bile geçmemiştim. Masamın üzerindeki defterden hızla boş bir sayfa kopardım. Kalemi parmaklarımın arasına geçirip, ağlayarak kağıda kocaman harflerle yazdım:

"HAYIR BEN ÇALMADIM!"

Kağıdı iki elimle tutup öğretmenin ve bana hırsızmışım gibi bakan çocukların gözünün içine sokarcasına gösterdim. Başımı hırsla, çaresizce yukarı aşağı sallıyordum. Ben yapmadım demek istiyordum, yemin ederim ben yapmadım. Kimse bana inanmayınca kağıdı masaya serip o büyük yazının tam altına, kalemi kağıdı yırtarcasına bastırarak tek bir kelime daha ekledim:

"İFTİRA!"

Ama kimse benim kopardığım kağıda, çaresizce salladığım kafama, titreyen ellerime bakmadı. Öğretmen masama yürüyüp çantamı, ceplerimi hışımla boşalttı. Benim o küçük, kırmızı cüzdanımı açtığında içinden çıkan üç beş bozuk parayı masaya fırlattı.

"Bu paraları nereden buldun o zaman?" diye gürledi öğretmen, gözlerinde beni çoktan suçlu ilan etmiş o kör inançla. "Arkadaşının parasını çalmaya utanmıyor musun Lâl?"

Sırf o şımarık kızın yalanı ortaya çıkmasın, sırf kendi kaybettikleri paranın faturasını sessiz bir çocuğa kessinler diye hepsi bir oldu. Sınıftaki herkes, öğretmen dahil, annemin üvey babamdan gizli verdiği o üç kuruşluk harçlığıma göz dikmişti. Haklıydım, tertemizdim ama o gün o sınıfta merhamete dair tek bir kırıntı bile yoktu. Beni hırsızlıkla, yalancılıkla suçlayıp elimdeki o son parayı da, gururumu da zorla elimden aldılar.

İşte o an, o şımarık kız masamın önünde durup gözlerimin içine baka baka, zafer kazanmış gibi o zehirli cümleyi fırlattı:

"Sana kızmıyorum fakat her şey senin yüzünden. Senin gibi bir hırsız bu sınıfta olduğu sürece bizim başımıza daha çok şey gelir!"

O yumuşak ama arkasından vuran ses tonu içimi diğer tüm çığlıklardan daha çok acıttı. Haklı olmamın bu dünyada hiçbir hükmü yoktu. Gölgeler büyüdü, geçmişin o kirli duvarları üzerime yıkıldı ve en sonunda sınıftaki tüm çocukların sesleri birleşip zihnimin çeperlerini döverek tam kulağımın dibinde avazı çıktığı kadar bağırdı:

"Her şey senin yüzünden!" "Her şey senin yüzünden!

Sonra tekrar beni itekleyip, "Dilsiz! Senin gibilere yer yok bizim sınıfta! Dilsiz, dilsiz!" diye dalga geçip güldü. Sonra tekrar benim yüzüme eğildi ve bağırdı:

"Herşey senin yüzünden!"

Zihnimde patlayan o son çığlık, kulak zarlarımı yırtarcasına yankılandı ve ardından geçmişin o gürültülü sınıfı yavaşça sustu. Çocukların o alaycı gülüşleri, o kızın yüzüme eğilen zehirli çehresi, öğretmenimin acımasız bakışları bir sis bulutu gibi dağılmaya başladı. Ortaokulun o rutubetli koridoru tenimden yavaşça silinirken, üzerime çöken o ağır karanlığın içinden sıyrıldım.

Gözlerimi dehşetle açtığımda, kendimi yeniden Araf’ın o tekinsiz gecekondusunun soğuk, loş koridorunda buldum.

Hala banyonun önündeydim. Dizlerimi göğsüme sımsıkı çekmiş, ellerimle kulaklarımı kapatmış halde taş zeminde tir tir titriyordum. Dişlerim birbirine vuruyor, hıçkırıklarımı yutmaya çalıştıkça boğazımdan o tanıdık, kesik, dilsiz iniltiler sızıyordu. Bedenim geçmişin hayaletlerinden kurtulmuştu ama ruhum hala o "Dilsiz!" diyen seslerin esareti altındaydı. Gözyaşlarım Aylin'in üzerime tam oturan temiz pijamalarının yakasını ıslatırken, göğsüm o ağır suçluluk duygusuyla hızla inip kalkıyordu. Araf'ın mahvolan geleceği, kaçırdığı o unvan maçı zihnimde o çocukluk iftirasıyla birleşmiş, beni dipsiz bir kuyuya hapsetmişti.

Tam o an, mutfak kapısı yavaşça aralandı. İçerideki sıcak demli çay kokusu, koridorun o keskin, çiğ ışığıyla birlikte üzerime doğru sızdı.

Gözlerimi kapatan ıslak kirpiklerimin arasından yukarı doğru baktım. Araf’ın o devasa, gölge gibi ağır adımları banyonun önüne doğru ilerliyordu. Koridorun dar duvarları arasında onun o heybetli cüssesi yaklaştıkça, zihnimdeki o çocukluk çığlıkları ilk kez yön değiştirdi. Karşımda beni yargılayacak bir öğretmen ya da benimle alay edecek acımasız çocuklar yoktu. Sadece benim yüzümden kendi kıyametini başlatmış o boksör duruyordu.

Adımları tam önümde durdu. Gölgesi sığındığım o soğuk duvarı tamamen kapladığında, bakışlarımı çıplak ayaklarına dikip titrememi durdurmaya çalıştım.

Araf’ın devasa gölgesi üzerime tamamen çöktüğünde, adımları tam önümde, çıplak ayaklarımın ucunda durdu. Zihnimdeki o "Dilsiz, dilsiz!" feryatları onun heybetli cüssesinin yarattığı o ağır sessizlikle bir anda kesildi.

Başımı yavaşça yukarı doğru kaldırdığımda, onun o her zamanki sert, ifadesiz ve geçit vermez yüzünü gördüm. Ama bu sefer gözlerinde bambaşka, daha önce hiç görmediğim bir ton vardı. Kaşları hafifçe çatılmış, o iri cüssesiyle önümde dizlerinin üzerine çökmüştü.

"Ne oldu Lâl?" dedi, sesi o her zamanki hırıltılı, tok tınısından sıyrılmış, ilk kez duyduğum o bariz endişeyle harmanlanmıştı.

Ellerini kulaklarıma sımsıkı bastırdığım titreyen ellerimin üzerine koydu. Dokunuşu o kadar büyüktü ki, ellerimi tamamen örttü. Canımı acıtmaktan korkar gibi, inanılmaz bir yavaşlıkla ve şefkatle ellerimi kulaklarımdan çekip aşağıya indirdi. Gözlerini gözlerimden bir an bile ayırmıyordu. O sert boksörün parmak uçları, yanaklarımdan süzülen o sıcak yaşlara değdiğinde içimdeki o ortaokul sınıfı tamamen yıkıldı.

Tam o sırada mutfak kapısının aralığında Aylin belirdi.

Elindeki çay bezini sıkıca kavramış, yeşil gözlerini korku ve şaşkınlıkla üzerimize dikmişti. Beni yerde, Araf'ın kollarının arasında o pijamalarla titrerken ve hıçkırıklarımı yutmaya çalışırken görünce yüzü bembeyaz kesildi. Aceleyle yanımıza doğru birkaç adım attı, dizlerinin üzerine çökmeden hemen önce ellerini dizlerine koyup eğildi.

"İyi misin?" diye sordu, sesinden dökülen o saf, temiz telaş koridorun soğuk havasına karıştı. "Lâl, neyin var güzelim? Bir yerin mi ağrıyor?"

İkisinin de endişeli bakışları üzerimde toplanmıştı. Kimse beni suçlamıyordu. Kimse yüzüme bakıp "Her şey senin yüzünden" diye bağırmıyordu. Aksine, hayatımı mahvettiğim o adam ve daha adını yeni öğrendiğim o yabancı kız, beni düştüğüm o karanlık kuyudan çekip çıkarmak ister gibi ellerimi tutuyordu. Bu saf merhamet, içimdeki o ağır suçluluk duygusunu daha da tırmaladı; dudaklarımı birbirine bastırıp kafamı çaresizce iki yana salladım.

Araf, o devasa ve nasırlı avuçlarıyla ellerimi kulaklarımdan tamamen ayırdığında, parmaklarının sıcaklığı tenime işledi. Gözlerinin içindeki o karanlık, ilk defa beni yutmak ister gibi değil, etrafımı saran o hayaletleri benden uzaklaştırmak ister gibi bakıyordu.

"Bana bak," dedi Araf. Sesi o kadar derinden, o kadar tok ve pürüzsüz bir hırıltıyla çıktı ki, zihnimde yankılanan o ortaokul çocuklarının çığlıkları tek bir hamlede bıçak gibi kesildi. "Nefes al. Kimsenin bir yere gittiği yok, kimsenin seni suçladığı da yok. Kapa o zihnindeki perdeleri."

Aylin, Araf’ın arkasından uzanıp dizlerinin üzerine, tam yanıma çöktü. Hiç düşünmeden, benim o korkudan buz kesmiş, titreyen omuzlarıma kollarını doladı. Başımı yavaşça göğsüne doğru çekerken, saçlarımı okşayan elleri o kadar yumuşaktı ki, ömrüm boyunca kaçtığım o şefkat ilk kez canımı acıtmadı.

"Geçti güzelim, geçti şaheser," diye fısıldadı Aylin, sesi ağlamaklı bir tınıya bürünmüştü. "Buradasın, güvendesin. Kimse sana dokunamaz."

Ona sarılamadım. Kollarım iki yanımda çaresizce asılı kaldı ama başımı Aylin’in o temiz, çiçek kokulu omzuna yaslamaktan da kendimi alamadım. Gözyaşlarım onun bluzuna sızarken, içimdeki o kör düğüm yavaş yavaş gevşemeye başladı. Araf ise hala tam karşımızda, dizlerinin üzerinde duruyordu. Gitmemişti. Bizi bırakmamıştı. Bakışları, Aylin’in elindeki benim o kirlenmiş, ıslak eski kıyafetlerime kaydı; ardından üzerimdeki pijama takımına baktı. Yüzündeki o sert hatlar, benim sakinleştiğimi gördükçe hafifçe gevşedi.

Araf yavaşça ayağa kalktı. Boyu o dar koridorda daha da devasa görünüyordu. Çenesini hafifçe yukarı kaldırarak Aylin’e baktı.

"Kalksın yerden, üşüyecek," dedi, sesi yine o eski korumacı ve emir kipi taşıyan tınısına dönmüştü. "Mutfaktaki sandalyeye götür. Ben de şu pencerelerin perdelerini çekeyim. Dışarısı tekinsiz."

Aylin başını sallayarak beni omuzlarımdan tuttu ve doğrulttu. Bacaklarımın bağı çözülmüş gibiydi ama Aylin’in desteğiyle ayağa kalkabildim. Mutfağa doğru adımlarken, Araf’ın arkamızdan koridorun loş ışığında kalıp dış kapının kilidini ve pencereleri tek tek kontrol etmeye başladığını duydum.

Aylin, kollarını omuzlarımdan yavaşça çekip yüzümü narin ellerinin arasına aldı. Başparmaklarıyla yanaklarımdaki ıslaklığı silerken gözlerimin içine o kadar sıcak baktı ki, zihnimdeki o uğultular tamamen sessizliğe gömüldü.

"Bak bana, sakin ol artık," dedi sesini olabildiğince yumuşatarak. "Seni kimsenin suçladığı yok, sakın o güzel kafanı böyle şeylerle yorma. Kimse sana zarar veremez burada."

Derin bir nefes alıp ayağa kalktı. Gitmek için çantasını omzuna takarken, mutfaktaki o gergin ve kasvetli havayı tamamen dağıtmak ister gibi yüzüne neşeli bir tebessüm kondurdu.

"Yarın size kahve ve kısır getiririm, öğlen sohbette ederiz," dedi göz kırparak. Sonra tekrar bana doğru eğildi. "Ve Lâl, kendine çok iyi bak güzelim. Sakın kendini üzme, güçlü ol."

İçimden ona teşekkür etmek, gitmesini hiç istemediğimi söylemek geldi ama sadece kafamı hafifçe yukarı aşağı sallayarak gülümsedim. Aylin ardından kapının eşiğinde kollarını göğsünde bağlamış bizi izleyen Araf’a doğru döndü. Yüzündeki o neşeli ifade anında ciddileşti, ses tonu bir abla edasıyla sertleşti.

"Kıza iyi bakıyorsun ve kızı sakın verme bak o adamların eline," dedi, gözlerini kararlılıkla Araf’ın gözlerine dikerek. "Kızı ne hale getirmiş pislikler, tamam mı? Güveniyorum sana."

Araf, sırtını dayadığı duvardan çekilip sabırsız bir nefes verdi. "Tamamdır, hadi sen git artık. Çok durdun," dedi, sesi her zamanki o aceleci ve tok tınısındaydı.

Aylin kaşlarını çatıp Araf’a ters bir bakış attı. "Kes!" dedi sinirle ama aralarındaki o bağı belli eden tatlı bir tonda. Araf’ı susturduktan sonra tekrar bana döndü, gözleri yeniden şefkatle parıldadı. "Hoşçakal hayatım."

Arkasını dönüp koridorda ilerledi, dış kapının açılıp kapanma sesi tekinsiz gecekondunun içinde yankılandı. Gidişiyle birlikte ev birdenbire çok büyük bir sessizliğe gömüldü. Mutfakta, o loş ışığın altında Araf’la yapayalnız kalmıştık.

Aylin’in gidişiyle birlikte gecekondunun içine ağır, durgun bir sessizlik çöktü. Duvardaki eski saatin tık tık işleyen sesi mutfakta yankılanırken gözüm pencereden dışarıya kaydı. Saat henüz öğleden sonra üç civarıydı. Güneş mahallenin o dar sokaklarını, eski çatılarını hala çiğ bir ışıkla aydınlatıyordu ama evin içi sanki zamansız bir karanlığa gömülmüştü.

Araf, Aylin çıktıktan sonra bana tek bir kelime bile etmedi. Masanın üzerindeki o gözyaşımla lekelenmiş boş kağıdı yavaşça aldı, katlayıp cebine koydu. Ardından mutfaktan çıkıp koridorun sonundaki o loş odasına geçti. Evde çıt çıkmıyordu. Ben ise mutfaktaki o ahşap sandalyede, Aylin'in üzerime tam oturan temiz pijamalarıyla saatlerce öylece oturdum. İçimdeki o suçluluk duygusu yavaş yavaş yorgunluğa evrilirken, zamanın bir nehir gibi yavaşça akışını izledim.

Zaman geçti. Işık yavaş yavaş kırıldı, turuncuya döndü ve en sonunda mahallenin üzerine o tekinsiz, kurşuni akşam karanlığı çöktü. Gece yarısına doğru ev iyice soğuduğunda, odasından çıkan Araf’ın ağır adımlarını duydum. Yanıma geldi, gölgesi üzerime düştüğünde başımı kaldırıp ona baktım.

"Hadi," dedi Araf, başıyla kendi odasını işaret ederek. Sesi gecenin karanlığı kadar tok ve hırıltılıydı. "Git yat artık. Bu gece benim odamda kalacaksın."

İtiraz etmedim. Zaten edecek bir sesim de yoktu. Ağır adımlarla onun o boksör bandajları, eski madalyalar ve sert erkek kokusu kokan odasına geçtim. Yatağına uzandığımda, çarşaflardan burnuma dolan o tütün ve temiz sabun kokusu içimdeki o ürkek kuşu biraz olsun sakinleştirdi. Üzerime yorganı çekip gözlerimi kapının hafifçe aralık bırakılmış boşluğuna diktim. Koridordan sızan loş ışık odanın tavanını ikiye bölüyordu.

Bakışlarımı o aralıktan dışarıya, mutfağa doğru uzattım.

Araf, mutfaktaki o gıcırdayan ahşap sandalyeye oturmuştu. Sırtını duvara dayamış, uzun bacaklarını öne doğru uzatmıştı. Kucağında, o gece beni kurtarırken belinde taşıdığı o ağır, simsiyah metal cisim duruyordu. Elindeki bezi yavaşça o silahın namlusunda gezdiriyor, gözlerini bir an bile dış kapıdan ve pencerelerden ayırmıyordu. Sabaha kadar uyumayacaktı, biliyordum. Benim yüzümden mahvolan geleceğine, kaçırdığı o unvan maçına rağmen, şimdi kapıda bir dev gibi dikilmiş canı pahasına beni bekliyordu.

Gözlerimi sımsıkı kapattım. Dışarıda, o karanlık sokaklarda ellerinde mor ışıklı fenerlerle beni arayan cellatlarım vardı, bunu çok iyi biliyordum. Ama o gece, hayatımda ilk kez arkama bakmadan, güvende hissederek derin bir uykuya daldım. Çünkü o kapının hemen ardında, benim için sabaha kadar gözünü kırpmayacak bir dev nöbet tutuyordu.

Kurtuluşum onun esareti olmuştu belki ama o esaret, bu gece benim ilk huzurlu yuvam olmuştu.

Odanın tavanını ikiye bölen o çiğ, loş ışık çizgisine bakarak yatakta saatlerce bir sağa, bir sola döndüm. Üzerimdeki yorgan bana tonlarca ağırlıkta bir taş gibi geliyordu. Derin nefesler alıp veriyor, göğsümün ortasına oturan o sızıyı dağıtmaya çalışıyordum ama ne yaptıysam zihnimdeki o uğultuyu susturamadım. Uyuyamıyordum. Kulağımda hala Aylin’in o ağır sözleri, Araf’ın hırıltılı sesi yankılanıyordu. Benim yüzümden geleceğini ateşe atmış bir adamın yatağında, onun kokusuyla sarılmışken huzur bulmam imkansızdı.

Gece yarısını çoktan geçmişti. İçimdeki suçluluk duygusu öyle bir raddeye geldi ki daha fazla yatakta duramadım. Araf’ın uyuyamadığı zamanlarda mutfakta su içtiğini bildiğim için, sessizce yataktan doğruldum. Gitmeden önce, komodinin üzerinde duran o kağıdı ve kalemi elime aldım. Parmaklarım titreyerek, içimdeki tüm zehri o beyaz sayfaya döktüm:

"Özür dilerim. Her şey benim yüzümden... Benim yüzümden gidemedin dövüş salonuna. Para kazanacaktın, salonu kurtaracaktın. Her şeyin suçlusu benim, tam o anda karşına çıktım..."

Yazdığım kağıdı sımsıkı kavrayıp odadan çıktım. Koridorun soğuk tahtalarına çıplak ayaklarımla basarak mutfağa doğru süzüldüm. Tam mutfak eşiğine adım attığım sırada, tezgahın önünde durmuş, elindeki bardaktan büyük yudumlarla su içen Araf’la göz göze geldim. Geniş omuzları hafifçe kasıldı, bardağı tezgaha bırakıp o simsiyah gözlerini bana dikti.

"Uyku tutmadı mı?" diye sordu, sesi gecenin bu saatinde her zamankinden daha tok ve hırıltılıydı.

Cevap veremedim. Sadece elimdeki kağıdı ona doğru uzattım. Araf, birkaç büyük adımla aramızdaki mesafeyi kapatıp kağıdı elimden aldı. Loş ışığın altında yazıyı hızla okurken çenesinin kasıldığını, yüzündeki o sert hatların gerildiğini gördüm. Yazıyı bitirdiğinde derin bir nefes verip kağıdı masanın üzerine bıraktı. Gözlerini tekrar bana çevirdiğinde, bakışlarında o kaçırdığım maçın getirdiği sert bir aydınlanma vardı.

"Ha... O şu mesele," dedi, sesi koridorda yankılanırken. "Yoksa sen o konu yüzünden bizi duydun, o yüzden mi orada ağladın?"

Kafamı yavaşça yukarı aşağı sallayarak gözlerimi yere diktim. Araf, hırslı ve sıkıntılı bir şekilde oflayıp pufladı, elini saçlarının arasından geçirdi. Sonra adımlarını bana doğru bir adım daha yaklaştırıp ses tonunu ilk kez bu kadar yumuşatarak konuştu.

"Ağlama. Çünkü her şerde bir hayır vardır," dedi. Gözlerimin içine o kadar net bakıyordu ki, zihnimdeki o suçluluk duvarları sarsıldı. "Ben ölebilirdim de... Bazen bu işler ölüm kalım meselesi Lâl. O gece ringe çıksaydım ne olacağını kimse bilemezdi. Belki ben ölecektim, belki de yataklık olacaktım hastanelerde. Şöyle düşün; sen beni ya kurtardıysan?"

Duyduklarımla bir an nefesim kesildi. Hayatım boyunca herkes tarafından bir felaket, bir uğursuz gibi suçlanmışken, karşımda kendi geleceğini yaktığım adam bana "Belki de sen beni kurtardın." Diyordu.

Araf, bakışlarını mutfak penceresinden dışarıya, karanlığa doğru çevirdi ve ekledi: "Umursamıyorum şu an. Bu açıdan baktığım için no problem. Başta sinirlendim, evet. Salonun borçları, haciz durumu kafamı patlatıyordu ama sonra düşündüm... O yüzden şu an bir problem yok. Kendini yiyip bitirmeyi kes artık."

O loş mutfakta, gece yarısının o tekinsiz sessizliğinde Araf’ın sözleri içimdeki o çocukluk iftiralarının, o "Her şey senin yüzünden" çığlıklarının üzerine şifalı bir su gibi döküldü. İlk kez biri beni suçlamıyor, aksine varlığıma bir anlam katıyordu.

Araf, masanın üzerindeki o buruşuk kağıdı sert parmaklarının arasında hafifçe sıktı ve cebine yerleştirdi. Bakışları, mutfak penceresinden sızan loş ışık altında hala titreyen omuzlarıma indi. O devasa cüssesiyle bana doğru bir adım daha atıp aramızdaki mesafeyi tamamen kapattı.

"Hadi uyu," dedi Araf. Sesi gecenin bu saatinde iyice boğuk, iyice hırıltılı çıkmıştı. "Bunlarla kafanı yorma gece gece. Git yatağa."

Kafamı yavaşça yukarı aşağı sallayarak mutfaktan çıktım. Koridorun soğuk zeminini geride bırakıp onun o sert tütün ve sabun kokan odasına geri döndüm. Yatağa girip üzerime yorganı çektiğimde, bu sefer içimdeki o ağırlığın hafiflediğini hissettim. Az önce mutfakta, elindeki su bardağıyla bana bakan o adam, yıllardır ruhumu esir alan o "Her şey senin yüzünden" çığlıklarını tek bir cümlesiyle susturmuştu. Ben felaket değildim. Belki de bir kurtuluştum. Gözlerimi kapının o loş ışık sızan aralığına diktim. Mutfaktan gelen o ahşap sandalyenin hafif gıcırtısını, Araf'ın sabaha kadar sürecek olan o sessiz nöbetinin ayak seslerini dinleyerek, hayatımda ilk defa kendimi suçlamadan, huzurlu bir uykuya daldım.

Gözlerimi açtığımda, odanın tavanına vuran çiğ gece ışığı gitmiş, yerini eski perdenin aralıklarından sızan parlak bir sabah güneşine bırakmıştı. Duvardaki eski saate gözüm kaydığında akrep ve yelkovanın sabah tam on biri gösterdiğini gördüm. Hayatımda ilk kez bu kadar uzun, deliksiz ve arkama bakmadan uyumuştum. Yatakta hafifçe doğrulup üzerimdeki yorganı kenara ittiğimde, içimdeki o on yıllık zehrin, o dün gece kapı arkasında beni nefessiz bırakan suçluluk duygusunun yerini garip bir hafifliğe bıraktığını hissettim. Araf'ın dün gece mutfakta söylediği o "Belki de sen beni kurtardın" sözü, ruhumda açılan en derin yaraya üflenen serin bir rüzgar gibiydi.

Yataktan çıkıp çıplak ayaklarımla koridora süzüldüm. Doğrudan banyoya geçip musluğu açtım; avuçlarıma doldurduğum ılık suyu yüzüme çarparken aynadaki yansımama bu kez korkarak bakmadım. Aylin'in dünkü o temiz kokan pijamalarının içinde, saçlarımı geriye doğru tarayıp kurulandım. İçimde ilk kez uyanan o tuhaf yaşama sevinciyle banyodan çıkıp mutfağa doğru adımladım.

Mutfak eşiğine geldiğimde burnuma dolan o muazzam kokular adımlarımı yavaşlattı. Ocakta tütmekte olan demliğin buharı odayı ısıtmıştı. Araf, o devasa cüssesiyle tezgahın önünde durmuş, elindeki bezi masanın kenarına bırakıyordu. Beni gördüğü an o simsiyah gözlerinde en ufak bir sertlik belirmeden, her zamanki o tok ve hırıltılı sesiyle mırıldandı.

"Günaydın," dedi, eliyle sandalyeyi işaret ederek. "Kahvaltıyı hazırladım, otur sen. Çay demlenmiştir, onu koyayım ben."

Şaşkınlıkla gözlerim masaya kaydı. Araf, o boksör elleriyle bu küçücük gecekondunun mutfağında adeta bir şölen sofrası kurmuştu. Masanın tam ortasında dumanı tüten nar gibi kızarmış anne köfteleri, yanında tam kıvamında pişmiş, biber kokusu odayı sarmış kocaman bir menemen duruyordu. Zeytinler, parıldayan süzme bal, vişne reçeli, taze kesilmiş ekmek dilimleri ve köşede erimeye yüz tutmuş sarı bir tereyağı... Bir boksörün, hayatı ringlerde geçmiş sert bir adamın benim için böyle bir sofra hazırlamış olması içimi o kadar çok ısıttı ki, dudaklarım kendiliğinden yukarı doğru kıvrıldı.

Ben gerçekten güvendeydim, diye geçirdim içimden, sandalyeyi yavaşça geriye çekip otururken. Bu adamın yanında, bu masanın başında ilk kez bir sığıntı gibi değil, gerçekten yaşayan biri gibiyim.

Araf ince belli cam bardaklara demli çayları doldurup masaya doğru adımlarken, gözlerimi onun o güven veren omuzlarından alamadım. Dışarıda dünya hala tekinsizdi, cellatlarım hala sokaklardaydı biliyordum; ama şu an bu mutfakta, bu sofranın başında hayatımın en huzurlu sabahına uyanmıştım.

Araf, dumanı tüten ince belli bardağı önüme bıraktığında masanın üzerindeki o sıcak menemen ve köfte kokusu mutfağın soğuk havasını tamamen dağıtmıştı. Kendisi de karşımdaki sandalyeyi çekip oturdu. O devasa cüssesiyle ekmek dilimini bölüp menemene banarken, hareketleri ringdeki o hırçın halinden çok uzakta, garip bir sükunet barındırıyordu.

Aslında bu eve o kanlı gecenin sabahında ilk geldiğimde de bana menemen yapıp çay demlemişti. O gün korkudan ve yabancılıktan boğazımdan tek bir lokma bile geçmemiş, her şeye bir düşman sığınağı gibi bakmıştım. Ama bugün, onun o koca boksör elleriyle yeniden kurduğu bu sofraya bakarken içimde o güne dair hiçbir korku kalmadığını fark ettim. Çatalımı tabağın kenarına vurup sessizce yemeye başladım. Araf benim iştahla yediğimi görünce, yüzündeki o sert hatlar bir anlığına gevşer gibi oldu. Çayından büyük bir yudum aldı, ardından elindeki çatalı masaya bırakıp sırtını arkasındaki ahşap sandalyeye dayadı. Bakışları doğrudan benim gözlerime kilitlendiğinde ses tonu yine o tok, hırıltılı ritmine bürünmüştü.

"Benim yarından sonra birkaç gün dışarı çıkmam gerek," dedi, gözlerini pencereden dışarıya, mahallenin o izbe sokaklarına dikerek. "Boks salonunun şu borç harç meselelerini halletmem, etrafı biraz kolaçan etmem lazım. Sen burada kalacaksın."

Cebinden eski, siyah kapaklı bir tükenmez kalem çıkardı. Masanın kenarında duran küçük bir kağıt parçasının üzerine hızlıca bir telefon numarası karaladı. Kağıdı iki parmağının arasında kaydırarak tam önüme, tabağımın yanına bıraktı.

"Bu benim numaram. Bir sorun, bir şey olursa, içeride bir problem falan yaşarsan anında ararsın," dedi. Tam o sırada kaşları hafifçe çatıldı, sanki bir şeyi yeni fark etmiş gibi gözlerini yüzüme dikti. "Gerçi... Senin telefonun yoktu değil mi? Ben sende hiç telefon görmedim."

Tabağımın kenarındaki numara yazılı kağıda baktım, ardından başımı yavaşça yukarı aşağı sallayarak onu onayladım. Telefonum yoktu. O laboratuvardan can havliyle kaçarken üzerimde sadece yırtık pırtık kıyafetlerim vardı; dünyayla iletişim kurabileceğim tek bir cihazım bile olmamıştı.

Araf, derin bir nefes alıp elini ensesine attı, hafifçe puflayarak düşündü. Bu mahallede büyümüştü, boks salonu yüzünden çerçisinden esnafına, serserisinden abisine kadar herkesi tanırdı. Çevresi geniş bir adamdı.

"Tamam, hallederiz," dedi çenesini hafifçe sıvazlayarak. "Bizim boks salonundaki çocuklara ya da mahalleden tanıdıklara bir sorarım. Yakındakilerle haberleşebileceğin, işini görecek cinsten temiz ama biraz eski bir telefon bulurum birilerinden bugün yarın. En azından bana bir mesaj atarsın, bir şeye ihtiyacın olduğunda haberim olur."

Ona bakarken içimde o ortaokul yıllarında hırsızlıkla suçlanan, dilsiz diye dalga geçilen o küçük kızın ilk defa bir adam tarafından bu kadar önemsendiğini hissettim. Araf, kaçırdığı unvan maçına, başındaki onca borç belasına rağmen şimdi benim bu tekinsiz evde nasıl iletişim kuracağımı dert ediniyordu. Gözlerimin içi parıldayarak ona baktım. Dudaklarımın kenarında minnet dolu bir tebessüm belirdi. Konuşamıyordum ama bakışlarımla ona dünyadaki tüm teşekkürleri sunuyordum.

Araf’ın o kahvaltı sofrasını toparlamasının üzerinden iki saate yakın bir zaman geçmişti. Evden dışarı çıkmamış, mutfak ile salon arasında sessiz adımlarla turlayıp pencerelerin perdelerini hafifçe aralayarak sokağı kontrol etmişti. Onun bu tetikteki hali, evin içindeki o durgun havayı iyice ağırlaştırıyordu. Aylin’in gelmesine daha çok vardı. Duvardaki saatin tık tık işleyen monoton sesi, pencerelerin kapalı perdeleri arasında sıkışıp kaldıkça ruhum daralmaya başladı.

Canım inanılmaz sıkılıyordu. Oturduğum sandalyede sürekli kıpırdanıyor, ellerimle oynuyor, yapacak hiçbir şey bulamadığım için içten içe kendimi yiyordum. Konuşamadığım için bu sıkıntımı dışarı vuracak tek bir kelimem bile yoktu.

Mutfak tezgahına yaslanmış olan Araf, bir anlığına durdu ve o simsiyah gözlerini doğrudan benim üzerime dikti. Oturduğum yerde sıkıntıdan patlamak üzere olduğumu, o yerimde duramayan halimi anında fark etmişti. Bir boksörün ringdeki en ufak bir hareketi kaçırmayan o keskin gözleri, benim dilsiz sıkıntımı tek bir bakışta okumuştu.

Hiçbir şey söylemeden salondaki o eski, cilası soyulmuş ahşap konsola doğru ilerledi. En alttaki derin çekmeceyi çekti. İçinden, en arkada sararmış gazetelerin altına gizlenmiş birkaç kalın kitapçık çıkardı. Üzerlerindeki tozları eliyle sertçe silkeleyerek mutfağa, tam önüme geri döndü.

Masanın üzerine, dış kapakları biraz hırpalanmış, ucuza alındığı belli olan eski mangaları bıraktı. Kitapların sağdan sola doğru okunduğunu okul yıllarında duymuştum. En üstte duran siyah beyaz kapaklı, üzerinde elinde parlayan bir tırpan tutan o garip yaratığın olduğu cildi bana doğru uzattı. Kapağında büyük harflerle "Death Note" yazıyordu. Altındaki küçük harflerde ise yazarının adı vardı: Tsugumi Ohba.

"Al," dedi Araf. Sesi yine o tok, pürüzsüz hırıltısına bürünmüştü. "Canının sıkıldığını gördüm. Bunları yıllar önce boks salonundaki çocuklardan biri getirmişti. Zamanında sahaflardan üç kuruşa, ucuza kapatmıştık ama dünyayı kasıp kavuran bir şeydi bu. Cidden popülerdir."

Karşımdaki sandalyeyi çekip oturdu ve çenesini eline dayayarak elindeki kitaba baktı. Uzun uzun anlatmaya başladı:

"Yazarı Tsugumi Ohba, çizeri de Takeshi Obata. Hikayesi çok acayiptir Lâl. Light Yagami adında dahi, çok zeki bir lise öğrencisi var. Çocuk hayattan, dünyadaki adaletsizliklerden ve suçlulardan tamamen bıkmış durumda. Bir gün okulun bahçesinde yere düşmüş siyah bir defter buluyor. Üzerinde 'Death Note', yani Ölüm Defteri yazıyor. Defterin içine kuralları yazmışlar; bu deftere kimin adını yazarsan ve yüzünü aklından geçirirsen, o kişi kırk saniye içinde kalp krizinden ölüyor. Light başta buna inanmıyor, şaka sanıyor ama televizyondaki bir suçlunun adını denemek için yazdığında adamın gerçekten öldüğünü görüyor."

Araf derin bir nefes alıp arkasına yaslandı, sanki hikayeyi kendisi de o an zihninde yeniden canlandırıyor gibiydi.

"Çocuk elindeki bu ölümcül güçle dünyayı kendi adaletine göre temizlemeye, tüm suçluları yok edip yeni dünyanın tanrısı olmaya karar veriyor. Kendine 'Kira' diyor. Ama işler öyle kolay gitmiyor tabii. Bir süre sonra uluslararası polis teşkilatı ve dünyanın en gizemli, en dahi dedektifi olan 'L' adındaki o tuhaf adam Kira'nın peşine düşüyor. Kimliğini gizleyen iki dahinin birbirini yakalamaya çalıştığı acımasız bir akıl oyununa dönüşüyor hikaye. Kim daha zeki, kim daha önce diğerinin adını deftere yazacak diye soluksuz okursun. Çekmecede diğer ciltleri de var, canın sıkıldıysa başla okumaya. Zamanın nasıl geçtiğini anlamazsın."

Elindeki mangayı bana doğru hafifçe ittiğinde, onun bu tekinsiz evde benim can sıkıntımı fark edip bu kadar uzun ve tutkuyla bir şeylerden bahsetmesi içimi garip bir şekilde ısıttı. Death Note'un o yıpranmış kapağına dokunurken, içimdeki o karanlık düşünceler yerini bu dahi akıl oyununun gizemine bırakmıştı.

Death Note’un o yıpranmış, pürüzlü kapağına parmak uçlarım değdiği an, zaman ortasından ikiye bölündü. Mutfaktaki o taze çay kokusu burnumdan silindi; yerini genzimi yakan, çocukluğumu küle çeviren o isli gaz ocağının ve rutubetin kokusu aldı. Zihnim beni acımasızca geriye, tam on iki yaşımın o karanlık, dilsiz dehlizine fırlattı.

Yedi yaşımın o kapkara gününde, babamın gidişiyle evimizin direği çoktan yıkılmış, annem de hayatımıza o adamı, üvey babamı getirmişti. O evde benim için nefes almak bile bir lütuftu, sığıntı gibiydim. Bir gün, o adamın nadir görülen keyifli anlarından biriydi. Cebinden çıkardığı birkaç buruşuk banknotu suratıma doğru fırlatır gibi fırlatıp, "Al, bir ihtiyacın varsa zıkkımlan, gözüme de gözükme," demişti o iğrenç, hırıltılı sesiyle. Ben o parayla karnımı doyurmayı ya da üstüme başıma bir giysi almayı düşünmemiştim bile. Koşarak mahallenin arkasındaki o döküntü kitapçıya gitmiş, sesimin yokluğunu unuttuğum o çizimli dünyaları, mangaları satın almıştım. Odama sakladığım, ondan köşe bucak gizlediğim tam yedi tane mangam vardı. Onlar benim bu dünyadaki tek sığınağım, konuşamayan ruhumun çığlıklarıydı.

Bir gün odamda, yatağın üzerinde bağdaş kurmuş, o siyah beyaz sayfaların arasında dilsizliğimi unutmuşken kapı sert bir tekmeyle yerinden sökülürcesine açıldı. Üvey babam içeri daldı. Gözlerindeki o alkollü nefret doğrudan elimdeki kitaba kilitlendi. Daha ne olduğunu anlamadan saçlarımdan kavrayıp beni yataktan aşağı fırlattı. Can havliyle yere kapaklandığımda, elimden hışımla çektiği mangayı suratıma doğru sallayarak kükredi:

"Bu ne seni piç kurusu! Sana bir ihtiyacın varsa al diyorum ve sen bu kağıt torbalarını mı alıyorsun? Bu ne velet velet şeyler!"

Korkudan dilimi yutmuş gibi, yerdeki tozların arasında büzüşüp kaldım. Hıçkırıklarım boğazımda düğümlendi ama sesim çıkmadı. Hakaretleri, tekmeleri ardı ardına sarsarken bedenimi, mangalarımı korumak için gardırobumun en gizli köşesine, o eski giysilerimin arkasına saklamıştım. Ertesi gün okuldayken içim hiç rahat etmemişti. Hep bir korku, hep bir felaket hissi vardı içimde. Okuldan eve döndüğüm o uğursuz öğleden sonra, odamın kapısını açtığımda kalbimin tamamen ortadan ikiye kırıldığını hissettim.

O canavar, gardırobumu darmadağın etmiş, gizlice biriktirdiğim o yedi mangayı ve dün elimden zorla aldığı o son cildi, yani tam sekiz mangayı da yatağımın üzerine fırlatmıştı. Beni kapıda görür görmez o iğrenç, canice gülüşüyle üzerime yürüdü.

"Bunlar ne!" diye kükredi, gözleri nefretle kısılarak. "Sekiz tane almışsın bir de! Sırf Alparslan birkaç tane aldı okudu diye onu mu kıskanıp aldın? Alparslan'a mı özendin? Ha! Sen öyle san!"

Alparslan, bu mahallenin o her istediği yapılan, el üstünde tutulan zengin çocuğuydu. Benim gibi babasız, dilsiz ve sığıntı bir kızın onun gibi kitaplar okumaya, onun gibi bir şeye özenmeye hakkı yoktu onların gözünde. Üvey babam mangaları tek tek yerdeki o eski gaz ocağının yanına fırlattı. Yalvaran bakışlarıma, diz çöküp ayaklarına kapanışıma zerre merhamet etmedi. Gözlerimin içine baka baka çakmağı çaktı ve o sekiz mangayı teker teker ateşe verdi. Sayfalar alev alırken, benim dilsiz çığlıklarım o odanın duvarlarında yankılandı ama dışarıya tek bir harf bile çıkmadı. Çocukluk hayallerim, sığındığım tek dünya o ocağın üzerinde cayır cayır yanıp küle döndü.

"Lâl?"

Araf’ın o sert, derinden gelen hırıltılı sesi loş mutfağın duvarlarına çarpıp zihnimde yankılandığında, gözlerimin önündeki o alevler ve genzimi yakan kül kokusu bir anda duman gibi dağıldı. Gözlerimi dehşetle açtığımda kendimi yeniden şimdiki zamanda, Araf'ın gecekondusunda buldum. Elim hala Death Note mangasının kapağındaydı ama parmaklarım geçmişin o acısıyla tir tir titriyordu. Gözlerim o yangından kalan yaşlarla tamamen dolmuştu; yanaklarımdan abajo iki damla sıcak yaş süzüldü.

Araf, karşımdaki sandalyede hafifçe öne doğru eğilmiş, çatık kaşlarının altındaki o simsiyah, keskin gözleriyle doğrudan yüzüme bakıyordu.

"Ne oldu?" diye sordu Araf. Sesindeki o sert tonun arkasında, dün geceki o korumacı endişe yeniden gizlenmişti.

Elimin tersiyle yanaklarımdaki o yaşları hızla sildim, burnumu çektim. Masanın üzerinde, hemen yanımda duran o buruşuk boş kağıdı ve siyah tükenmez kalemi aceleyle elime aldım. Parmaklarımı sıkan o geçmişin ağır prangasına rağmen, kalemi kağıda bastırarak hızlıca yazdım:

"Bir şey yok, ben iyiyim."

Kağıdı masanın üzerinden ona doğru iterken, bakışlarımı Araf'ın o güven veren omuzlarına diktim ve kalbimin deli gibi çarpan ritmini sakinleştirmeye çalıştım.

Araf, uzattığım o küçük kağıt parçasını parmaklarının arasına alıp okurken çatık kaşları hala gevşememişti. "Bir şey yok, ben iyiyim," yazımı saniyelerce süzdü. Yalan söylediğimi, o iki damla sıcak yaşın ardında ne kadar büyük bir enkaz sakladığımı o keskin gözleriyle çok iyi biliyordu ama üzerime gelmedi. Kağıdı masanın bir kenarına bırakıp derin, hırıltılı bir nefes verdi.

Ben ise o odanın içine çöken boğucu ve ağır havayı bir an önce dağıtmak, beni boğan o küllü anılardan tamamen sıyrılmak istiyordum. Masadaki kalemi yeniden elime aldım. Zihnimde, o yangından çok daha önce, o canavarın her şeyi yok etmesinden evvel ruhuma şifa olan, o yılların en büyük efsanesini canlandırdım. Yaklaşık yedi sekiz yıl önce, lise dönemlerimde dünyayı kasıp kavuran, her yerde adını duyduğum o meşhur mangayı düşündüm. Hızla kağıda yeni kelimeler karalayıp Araf’a doğru ittim:

"Peki sen, yıllar önce çıkan o mangayı okudun mu? Attack on Titan... Hajime Isayama’nın yazıp çizdiği hani. Cidden büyük efsaneydi."

Araf kağıttaki ismi okuduğu an, o sert çehresine ilk defa çok farklı, tamamen bu dünyadan, o eski boks salonunun gençlik yıllarından kalma samimi bir ifade oturdu. Arkasına yaslandı, gözlerini tavana dikip hafifçe gülümsedi.

"Attack on Titan mı?" dedi, sesi o pürüzsüz hırıltısıyla mutfağı doldururken. "Okumaz mıyım... Benim yetimhane yıllarımın efsanesiydi o. Kaldığım o soğuk koğuşta, geceleri herkesten gizli, battaniyenin altında ışık tutup o sayfaları çevirirdim. Hajime Isayama tam bir dahiydi o hikayede Lâl. Hatırlıyorum, yedi sekiz yıl önce ortalık yıkılıyordu onun yüzünden. Bizim gibi dünyada tek başına kalmış, duvarların arkasına sıkışmış çocuklar için o hikaye çok başka bir şeydi."

Çenesini sıvazlayarak gözlerini yeniden bana çevirdi ve o dahi, devasa evreni uzun uzun anlatmaya başladı:

"Hikayenin o çaresizlik hissi hiçbir şeye benzemiyordu. İnsanlık, nereden geldikleri belli olmayan, akılsız ve sadece insan yiyen o devasa Titanlar yüzünden yok olmanın eşiğine gelmişti. Kendilerini korumak için devasa duvarların arkasına saklanmışlardı; Maria, Rose ve Sina Duvarları... Yüz yıl boyunca o duvarların arkasında sahte bir barış içinde yaşadılar. Ta ki o gün, o altmış metrelik Muazzam Titan aniden belirep dış duvarı tek bir tekmeyle yıkana kadar. Eren Yeager adında bir çocuk vardı ana karakter. O gün, duvarın yıkıldığı o kanlı günde, gözlerinin önünde bir Titan’ın annesini canlı canlı yiyişini izledi. İşte o an Eren’in içindeki o intikam ateşi yandı. 'Bu dünyadaki tüm Titanları tek tek yok edeceğim' diye yemin etti."

Araf’ın kollarını masaya dayayıp öne doğru eğilmesiyle, sesindeki o heyecan beni de o evrenin içine çekti. Kalemle kağıdı önüme alıp dinlemeye devam ettim.

"Ama Isayama hikayeyi sadece bir canavar avından ibaret bırakmadı," diye devam etti Araf, gözlerini pencereden dışarıya dikerek. "İşin içine o Keşif Birliği girdi. Sırtlarında 'Özgürlüğün Kanatları' amblemi olan, o Üç Boyutlu Manevra Cihazlarıyla havada uçarak devlerle savaşan o cesur askerler... Hele o Yüzbaşı Levi Ackerman vardı ki, onun o kusursuz, soğukkanlı ve asla pes etmeyen dövüş tarzına hepimiz hayrandık. Fakat asıl darbe hikayenin ilerleyen yerlerinde geldi. O devlerin aslında kim olduğu, o duvarların içinde nelerin saklandığı ve asıl düşmanın dışarıdaki canavarlar değil, insanların ta kendisi olduğu gerçeği ortaya çıktığında Isayama hepimizin beynini yaktı. Eren’in o saf intikam güden çocuktan, dünyayı kurtarmak ya da tamamen yok etmek arasında kalan o karanlık lidere dönüşmesi... Adalet kavramını öyle bir sorgulatıyordu ki, kim haklı kim haksız asla çözemiyordun. Cidden ağır, çok trajik bir başyapıttı. Kendimi o duvarların ardında hapis kalmış gibi hisseden bana, o 'Özgürlüğün Kanatları' çok şey anlatmıştı."

Araf sustuğunda, mutfaktaki o az önceki kasvetli, dilsiz acı tamamen silinmiş, yerini o muazzam akıl oyunlarının ve devasa evrenin büyüleyici sessizliğine bırakmıştı. Onun bu yetimhane geçmişinden gelen bir bağla, bu kadar derin ve etkileyici bir şekilde Attack on Titan'ı anlatmasını dinlemek içimdeki o kırık dökük çocukluğa öyle iyi gelmişti ki, dudaklarımda ilk kez saf bir tebessüm belirdi.

Araf sustuğunda, mutfaktaki o az önceki kasvetli hava tamamen dağılmıştı. Onun yetimhane yıllarında, o soğuk koğuşta battaniyenin altında gizlice bu hikayeye sığındığını öğrenmek içimdeki o kırık dökük çocukluğa öyle iyi gelmişti ki, kalbimin heyecanla çarptığını hissettim. Biz gerçekten aynı cehennemlerden geçip bu mutfakta buluşmuştuk.

İçimde uyanan o çocuksu coşkuyla masadaki kalemi ve kağıdı aceleyle önüme çektim. Parmaklarım bu kez korkudan değil, o devasa evrenin heyecanından titriyordu. Hızla, kelimeleri neredeyse birbirine karıştırarak kağıda döktüm:

"Ben de okudum! Hem de defalarca... O bodrum katının anahtarı Eren'in boynunda sallanırken, o kapının arkasında ne çıkacağını beklerken heyecandan nefesim kesilirdi. Hele Yüzbaşı Levi'nin o Muazzam Titan'a karşı tek başına uçtuğu sahnelerde kalbim yerinden çıkacak gibi olurdu! Sen o sahneleri okurken ne hissettin?"

Kağıdı büyük bir sabırsızlıkla ve gözlerimin içi parıldayarak Araf’a doğru ittim. Konuşamıyordum ama o an yüzümdeki o heyecanlı ifade, dünyadaki tüm çığlıklardan daha sesliydi.

Araf uzanıp kağıdı aldı. Yazdıklarımı okurken o kapkara gözlerinin arkasında eski bir dostu görmüş gibi bir aydınlanma belirdi. Dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı, arkasına yaslanıp o tok ve pürüzsüz hırıltısıyla konuşmaya devam etti.

"O bodrum katı gizemi hepimizin uykularını kaçırırdı yetimhanede," dedi Araf, gözlerini doğrudan benim heyecanlı yüzüme dikerek. "Herkes o kapının ardında dünyayı kurtaracak bir silah bekliyordu. Ama Isayama o kapıyı açtığında bize aslında koskoca bir yalanın içinde yaşadığımızı gösterdi. İnsanlığın yok olmadığını, duvarların dışındaki dünyanın bizi canavar olarak gördüğünü öğrendiğimiz o an... İşte o sahnede çaresizlikten yumruklarımı sıkmıştım."

Kollarını tekrar masaya dayayıp bana doğru hafifçe eğildi. Levi'den bahsettiğim kısmı işaret ederek sesindeki o hayranlık tonunu gizlemedi:

"Levi Ackerman ise bambaşka bir boyuttu Lâl. O soğukkanlılığı, canı yansa da, en yakın arkadaşlarını gözlerinin önünde kaybetse de duygularını bir kenara bırakıp o devlerin ensesini tek bir hamlede kesişi... Ben o koğuşta açlıktan ve yalnızlıktan kıvranırken, Levi'nin o acımasız dünyada dimdik duruşunu kendime örnek alırdım. Ringde guardımı düşürmemeyi, canım yansa bile yüzümü ekşitmemeyi o dilsiz sayfalardan öğrendim ben. Eren'in o 'Eğer savaşmazsan kazanamazsın!' deyişi, benim bu hayattaki ilk mottom oldu."

Araf’ın kelimeleri mutfağın duvarlarında yankılanırken, dilsiz harflerimle kurduğum bu köprü ikimizi de o karanlık gecekondudan çıkarıp özgürlüğün kanatlarının çırpıldığı o devasa gökyüzüne uçurmuştu. İlk kez onunla ortak bir dilde, geçmişimizin acılarını unutturan ortak bir heyecanla konuşuyordum. Kağıt masanın üzerinde ikimizin arasında mekik dokurken, Araf'ın hırıltılı sesi içimdeki tüm fırtınaları dindiriyordu.

Araf, masanın üzerindeki o dilsiz harflerle dolu kağıdı elimden alıp katlarken, o kapkara gözlerinin arkasındaki o sert ve geçit vermez ifade ilk kez tamamen silinmişti. Dudaklarının kenarına yerleşen o hafif, muzip kıvrılmayla doğrudan yüzüme baktı.

"Demek sen de manga hayranısın," diye sırıttı Araf, sesi o pürüzsüz hırıltısıyla mutfağın içini ısıtırken. "İyi oldu bu. Artık sıklıkla sohbet ederiz."

Onun bu içten ve samimi hali, içimde o az önce canlanan çocukluk acılarını tamamen sildi. Kalem ve kağıt masanın üzerinde ikimizin arasında adeta mekik dokumaya başladı. Ben heyecanla yazıyordum, o ise o tok sesiyle bana Eren’in o karanlık adaletini, Levi’nin o temizlik takıntısını ve çay bardağını üstten tutma şeklini anlatıyordu. Zamanın nasıl geçtiğini, dışarıdaki tekinsiz dünyayı, peşimdeki o cellatları tamamen unutmuştuk. Akrep ve yelkovan o eski duvar saatinde amansızca döndü; dakikalar saatleri, saatler ise koca bir öğleden sonrayı yuttu. Kendimizi o devasa duvarların arkasındaki akıl oyunlarına öyle bir kaptırmıştık ki, pencerenin kapalı perdelerinin arkasından sızan o çiğ sabah güneşi yerini yavaş yavaş turuncu, ardından kurşuni bir akşamüstü karanlığına bıraktı.

Saat akşam yeddiyi vurduğunda, gecekondunun dış kapısından gelen anahtar tıkırtısı ve ardından gelen o topuklu ayakkabı sesi bizi o büyülü evrenden bir anda çekip çıkardı.

Araf hızla ayağa kalktı, üzerindeki kapüşonluyu düzelterek koridora adımladı ve dış kapıyı açtı. Aylin, elinde tepeleme dolu paketler ve tepsilerle eşikte dikiliyordu. Yüzündeki o her zamanki neşeli tebessümle içeri daldı.

"Seleme cenemeler!" diye cıvıldadı Aylin, gözleriyle koridoru tarayarak. "Lâl nerede?"

Araf, salonun kapısını işaret ederek duvara yaslandı. "Oturuyor odada, geç sen," dedi, sesindeki o aceleci ama korumacı ton geri gelmişti.

Aylin içeri doğru süzülürken Araf arkasından dış kapıyı dikkatle kilitledi ve sürgüyü çekti. Ben de mutfak kapısının eşiğinden onlara doğru adım attığımda Aylin beni gördü ve gözleri parıldayarak elindeki paketleri masaya bıraktı.

"Hello canım!" dedi neşeyle.

Yüzümde ilk kez bu kadar içten, sıcak bir gülümseme belirdi. Aylin masanın üzerini hızlıca organize etmeye başlarken bir yandan da heyecanla konuşuyordu.

"Size yemek getirdim; kısır ve ayran," dedi, paketleri açarak. "Aslında sıcak bir çay demleyip getirecektim ama annem 'Bu sıcak havada çay mı içilir kızım, buz gibi ayran götür' dedi, dinledim ben de."

Araf tezgahın kenarından masaya doğru yaklaştı, gözleri Aylin’in bıraktığı diğer o büyük, üzeri havluyla sarılmış pakete kaydı. "O paket ne?" diye sordu kaşlarını kaldırarak.

Aylin gururla o havluyu kaldırdı, altından buram buram baharat ve et kokan dumanı tüten bir kap çıktı. "Annem götür dedi Araf’a," dedi, Araf’ın gözlerinin içine bakarak. "İçli köfte. Bayağı çok getirdim size. Ayrıca annem selamlarını iletiyor sana."

Araf’ın o sert yüzüne derin bir minnettarlık ve saygı oturdu. Elini hafifçe göğsüne koyarak başını salladı.

"Aleykümselam, sen de ona selam söyle benden," dedi Araf, sesi bu kez çok daha yumuşak ve derindendi. "Ayrıca çok teşekkür ederim. Allah uzun ömürler versin Pakize teyzeme."

Mutfaktaki o eski masanın etrafındaki ahşap sandalyeleri tek tek çektik. Aylin tabağıma tepeleme kısır doldurup yanına dumanı üstünde taze bir içli köfte bırakırken, Araf da büyük bardaklara o buz gibi yayık ayranını koyuyordu. Karşılıklı oturup yemeye başladığımızda, o tekinsiz gecekondunun içi ilk defa buram buram bir aile evi gibi, gerçek bir yuva gibi kokmaya başlamıştı.

Masanın etrafına kurulmuş, Pakize teyzenin ellerinden çıkan o sıcacık içli köfteleri ve Aylin'in getirdiği kısırı büyük bir iştahla atıştırıyorduk. Aylin, ayranları bardaklara doldururken bir yandan da mahalledeki fırıncının çırağından, sokaktaki kedilerden bahsediyor, o neşeli sesiyle mutfaktaki tüm tekinsizliği dağıtıyordu. Araf ise sandalyesine iyice yerleşmiş, tabağındakileri bitirirken arada bir bana bakıyor, gözlerindeki o dingin ifadeyi koruyordu. Bir anlığına dışarıdaki o mor ışıklı fenerleri, sırtımdaki o lanetli çizgileri unuttum. Hayatımda ilk defa kendimi bir sığınakta değil, bir evde hissetmiştim.

Tam o sırada, gecekondunun o eski, tahta dış kapısından öyle bir ses yükseldi ki mutfaktaki üç beden de aynı saniyede buz kesti.

Küt! Küt! Küt!

Kapı yumruklanmıyordu; adeta kırılmak istenir gibi, öfkeyle ve sabırsızca kütletiliyordu.

Aylin’in elindeki ayran sürahisi masaya çarpıp hafifçe sarsıldı, yüzündeki o neşeli tebessüm bir anda silinip yerini bembeyaz bir korkuya bıraktı. İçimdeki o on yıllık karanlık kafes, o çocukluk iftiralarından kalma o amansız korku anında parmaklıklarını dövmeye başladı. Dişlerim birbirine vururken çatalım tabağın kenarına çarptı, gözlerimi dehşetle Araf’a diktim.

Araf, elindeki ekmeği yavaşça masaya bıraktı. Sandalyesini gıcırdatmadan, adeta bir aslan gibi sessizce ayağa kalktı. Omuzları gerildi, yüzündeki o manga konuşurken sırıtan adamdan eser kalmadı; saniyeler içinde o sert, acımasız ve tehlikeli boksör geri döndü. Belindeki o ağır, simsiyah metal cismin kabzasına eli usulca giderken gözlerini mutfak kapısına, karanlık koridorun sonundaki o tahta kapıya dikti.

Kapı dışarıdan bir kez daha, daha da sertçe sarsıldı.

Küt! Küt! Küt!

Nefesimi tuttum. Kurtuluşumun ve huzurumun sürdüğü o birkaç saat, kapımızın ardındaki o amansız gölgeyle bir kez daha paramparça olmak üzereydi.

Bölüm sonu

2 yorum