Rüyamda kapkara, bomboş bir odadaydım. Karşımda aniden uzun boylu, siyah takım elbiseli bir adam belirdi. Ama bu normal bir insan değildi; adamın yüzü yoktu. Yüzünün olması gereken yer simsiyah bir boşluktan ibaretti. Korkudan titreyerek geriye doğru kaçmaya çalıştım ama ayaklarım yere yapışmıştı, kımıldayamıyordum.
O yüzü olmayan adam üzerime doğru yürüdü. Buz gibi ellerini göğsüme koydu ve parmaklarını etime geçirdi. Canım o kadar çok yandı ki, avazım çıktığı kadar bağırmak istedim. Dudaklarımı açtım ama ağzımdan tek bir ses bile çıkmadı. Dilsizliğim rüyamda da peşimi bırakmamıştı, sesim çıkmıyordu.
O korkunç adam, göğsümün içinden canlı canlı kalbimi söküp aldı. Elinde kanlar içinde fırlayan kalbimi gördüm. Sonra o adam kalbimi götürdü ve odanın köşesinde hiçbir şeyden habersiz, masumca uyuyan üvey kardeşimin göğsüne bıraktı. Kardeşim uykusunda rahat bir nefes alırken, yüzü olmayan o adam bana döndü ve kafamın içinde yankılanan bir sesle fısıldadı: "Sen zaten hastasın Lal, bu kalp artık kardeşinin... O yaşayacak, sen öleceksin."
"Hııhh!"
Boğazımdan çıkan boğuk bir hırıltıyla aniden gözlerimi açtım.
Nefes nefese kalmıştım. Temmuz ayının o bunaltıcı, yapış yapış yaz sıcağı odayı doldurmuştu. Sırılsıklam terlemiştim; saçlarım boynuma yapışmıştı, şakaklarımdan ter damlaları süzülüyordu. Kalbim o kadar hızlı ve sert çarpıyordu ki, sanki göğüs kafesimi kırıp dışarı fırlayacaktı. Korkuyla sağ elimi hemen göğsüme yerleştirdim.
Atıyordu. Kalbim hâlâ yerindeydi, bendeydi.
Yataktan doğruldum ve derin nefesler almaya çalıştım. İçimde nedenini bilmediğim, göğsüme oturan berbat bir his vardı. Boğazımı sıkan bu sıkıntının sebebini anlamak ister gibi karanlık odaya bakındım. Henüz sabah bile olmamıştı. Kabusun üzerimde bıraktığı o soğuk ürpertiyi üstümden atmaya çalışarak yataktan sarktım.
Parmak uçlarım buz gibi parkeye değdiğinde vücudum ürperdi. Temmuz sıcağı odayı kavuruyordu ama benim tenim rüyanın korkusundan buz kesmişti. Adımlarımı banyoya doğru yönlendirdim. Evin koridoru gecenin bu saatinde dipsiz bir kuyu gibi karanlıktı. Parmaklarımla duvara tutunarak, hiç ses çıkarmamaya çalışarak ilerledim. Konuşamadığım için attığım her adımın, çıkardığım en ufak bir çıtırtının bu sessizlikte devasa bir gürültüye dönüşmesinden her zaman korkardım.
Banyonun kapısını yavaşça aralayıp içeri süzüldüm. Floresan lambanın düğmesine bastığımda gözlerim acıyla kısıldı. Beyaz, çiğ ışık banyonun her köşesini insafsızca aydınlattı. Aynanın karşısına geçtim ve gördüğüm suret karşısında duraksadım.
Aynadaki kız darmadağındı. Temmuzun o bunaltıcı sıcağı ve rüyanın dehşeti beni adeta esir almıştı. Şakaklarımdan süzülen ter damlaları boynuma doğru ince birer sızıntı halinde akıyordu. Saçlarım sırılsıklam olmuş, yüzüme ve boynuma yapışmıştı. Gözlerimin altı çökmüş, tenim kireç gibi beyazlamıştı. Kendimi bildim bileli kalp hastası olduğuma, bu yüzden bu kadar zayıf ve solgun kaldığıma inandırılmıştım. Aynadaki o çaresiz kıza bakarken içim acıdı.
Musluğu açtım. Borulardan gelen o boğuk su sesinin ardından avuçlarımı buz gibi suyla doldurdum. Suyu yüzüme çarptığım an, tenimdeki o yapış yapış ter hissi ve rüyanın sıcaklığı bir nebze olsun dağılır gibi oldu. Parmaklarımla ıslak saçlarımı geriye doğru taradım. Aynadan akan su damlalarına bakarken, göğsümün sol tarafında, derimin hemen altında o ritmik atışı hissettim. Elimi kalbimin üzerine koydum. Hâlâ deli gibi çarpıyordu, sanki göğüs kafesimi yırtıp çıkmak ister gibi...
Yüzümü havluya kurulayıp banyodan çıkmak üzere kapının kulbuna uzandım. Tam o anda, koridorun sonundaki salondan gelen boğuk fısıltıları duydum. Gecenin bu saatinde evde çıt çıkmaması gerekiyordu. Annem çoktan odasına çekilmiş, o hiç sevmediği, sadece zorunluluktan katlandığı adamla aynı evde olmanın verdiği o ağır yorgunlukla uykuya dalmıştı. Annemin de içi yaralıydı, geçmişin travmalarını o da omuzlarında taşıyordu. Ama salondan gelen ses onun sesi değildi.
Üvey babam uyanıktı.
Kapıyı milim milim, hiç ses çıkarmamaya çalışarak araladım. Koridorun karanlığına sığındım ve çıplak ayaklarımla salona doğru yaklaştım. Konuşamayan bir kız olmanın tek avantajı, bir gölge gibi sessizce yürüyebilmekti. Salonun kapısı aralıktı, içerideki loş ışık koridorun zeminine sızıyordu. Üvey babam sırtı bana dönük şekilde camın kenarında durmuş, telefonu kulağına dayamış, sesini neredeyse duyulmayacak bir tona indirerek konuşuyordu.
Kabus gördüğüm için gece yarısı halsizce koridora çıktığımda, Kudret’in çalışma odasının kapı aralığından sızan o çiğ ışığı gördüm. İçeriden gelen yabancı bir ses, adımlarımın buz gibi parke üzerinde çivilenmesine neden oldu. Kudret ve parayla satın aldığı o özel cerrah, loş ışığın altında bir masanın başında oturmuş fısıldaşıyorlardı.
"Zamanımız kalmadı Doktor," diyordu Kudret. Sesi bir babadan ziyade, bir mezarcı kadar soğuk ve acımasızdı. "Alparslan’ın kalbi bu haftayı çıkaramaz. İlaçlar artık fayda etmiyor, çocuk ölüyor. Hemen ameliyathaneyi hazırlayın."
Doktor derin bir nefes aldı, kağıtların hışırtısı koridora sızdı. "Kudret Bey... Peki ya Lal? Kızın durumu ne olacak? Lal'i nasıl ikna edeceksiniz?"
Kudret’in dudaklarından yükselen o alaycı, tüyler ürpertici gülüş, koridorun karanlığında adeta bir kırbaç gibi yüzüme çarptı.
"İkna mı?" dedi Kudret, sesi zifiri karanlığı yararak ruhuma saplandı. "Lal on yıldır bu evde sadece bu an için büyütülüyor. Kendini gerçekten kalp hastası sanan o aptal dilsiz fahişe, her gün verdiğimiz o ağır uyuşturucu baskılayıcılar sayesinde o kalbi Alparslan için en taze, en diri haliyle sakladı. Kendi rızasıyla o masaya yatacak. Ameliyatta onun o sapasağlam kalbini göğsünden söküp alacağız ve oğluma takacağız. O zaten bu dünyaya sadece oğlum yaşasın diye yollanmış canlı bir organ torbasından ibaret."
O an, boğazımdan yukarı doğru yeryüzünü yıkacak devasa bir çığlık yükseldi. Ama dudaklarımı araladığım an, boğazımda o dokuz yaşındaki bıçağın hayali acısı patladı. Görünmez mühür canımı yaktı, sesim çıkmadı. Sırtım duvara çarptı, dizlerimin bağı çözüldü.
Kudret’in ağzından çıkan o son kelimeler, zihnimin içinde bir atom bombası gibi patladı. "Canlı bir organ torbası..." On yıl boyunca bana sevgiyle baktığını sandığım o adam, beni sadece bir parça et, oğluna sakladığı taze bir yedek parça olarak görmüştü. Kendimi bildim bileli yuttuğum o acı ilaçlar, beni iyileştirmek için değil, kalbimi bir kafeste besleyip büyütmek içinmiş.
O an, gökyüzünü yırtacak bir öfkeyle içimden şöyle haykırmak isterdim: "Ben bir et parçası değilim! Ben Lal'im... Benim de bir canım var!"
Ama yapamadım. Dudaklarımdan sadece acı bir hırıltı sızdı. Dünyayı ayağa kaldıracak o isyanı sadece kendi zihnimin parmaklıkları arkasında haykırabildim.
Göğsüme sert bir yumruk yemiş gibi nefesim kesildi. Kalbim, o söküp almak istedikleri sapasağlam kalbim, haince bir ritimle göğüs kafesimi dövüyordu. Haklıydı; dilsizdim, bağırıp yardım çağıramazdım. Ama aptal değildim. Beni kendi ellerimle celladıma yürüteceklerini sanıyorlarsa yanılıyorlardı. O masaya asla yatmayacaktım. Öleceksem bile, bu evde, o canavarın ellerinde ölmeyecektim.
Korkunun yerini saf bir hayatta kalma güdüsü aldı. Gözlerimden akan yaşları hırsla sildim. Dizlerimin titremesine izin vermeden, duvardan destek alarak ayağa kalktım. Bu evden, bu cehennemden hemen şimdi gitmeliydim.
Duvardan destek alarak ayağa kalktığımda, zihnim vahşi bir labirentin içine düşmüş gibiydi. Gitmeliydim ama nereye? Kafamın içi un ufak olmuştu, düşüncelerim birbirine çarpıyordu. Ben ağır kalp hastasıyım, diye geçirdim zihnimden, kendi iç sesimin çaresizliğine tutunarak. Eğer gerçekten kalp hastasıysam, benim bu işe yaramaz, her an durmaya meyilli kalbimi neden istiyorlar?
Kudret'in az önce içeride söyledikleri zihnimi bulandırıyordu. "Sapasağlam kalbi" demişti. Bu nasıl mümkün olabilirdi? Kendimi bildim bileli nefesim kesilmiyor muymuş yani? Daha geçen ay, salonda yürürken aniden göğsüme saplanan o acıyla yere yığılıp bayılmamış mıydım? Kalbim sanki yerinden çıkacak gibi çarpıyor, dudaklarım morarıyordu. O gün Kudret başımda dikilmiş, o beyaz haplardan birini zorla ağzıma tıkıp, konuşamayan yüzüme bakarak, "Eğer bu ilaçları içmezsen kalbin tamamen duracak Lal, sen ölümcül bir hastasın" dememiş miydi? Gözümle gördüğüm, acısını hücrelerime kadar hissettiğim bu hastalık nasıl sahte olabilirdi?
Belki de Kudret, Alparslan'ı kurtarmak için o kadar delirmisti ki, benim zaten azıcık ömrü kalmış, hastalıklı kalbime bile muhtaç durumdaydı. Belki de Alparslan benden çok daha kötü durumdaydı ve benim kalan birkaç yılımı da elimden alıp oğluna yama yapacaktı. Beni tamamen yok etmeyi, bu dünyadan silmeyi kafaya koymuştu.
Gözlerimden akan yaşlar yanaklarımı yakarken çıplak ayaklarımla koridorun karanlığına sığındım. Bu evde kalamazdım. Ama dışarısı... Dışarısı benim gibi dilsiz ve hastalıklı bir kız için tam bir cehennemdi. İlaçlarım yanımda olmazsa, sokakta yürürken kalbim pat diye dururdu. Cebimde beş kuruş para bile yokken nereye sığınabilirdim? Kim bana yardım ederdi?
Adımlarım beni çaresizce annem Meryem’in odasına götürdü. Kapıyı hafifçe aralayıp içeri süzüldüm. Yatağında huzursuzca uyuyordu. Yüzündeki o yorgun, Kudret’in travmalarıyla çökmüş çizgileri loş ışıkta görebiliyordum. Yanına yaklaştım, titreyen elimi omzuna koyup onu hafifçe sarstım.
Aniden gözlerini açtı. Karşısında sırılsıklam terlemiş, ağlamaktan gözleri kan çanağına dönmüş beni gördüğünde panikle yataktan doğruldu. Konuşamadığım için ellerimi göğsüme vurmaya, kapıyı işaret etmeye başladım. Çaresizliğim, odanın içindeki havayı bile kurutuyordu.
"Lal... Güzel kızım, ne oldu? Kalbin mi sıkışıyor yine?" dedi, sesinde on yıldır beni kaybetme korkusuyla yaşayan bir annenin o tanıdık titreyişi vardı. O da beni kalp hastası sanıyordu. Kudret, onu da bu büyük yalana inandırmış, ikimizin de dünyasını karartmıştı.
Onun ellerini yakaladım. Dudaklarımı oynatarak, sesimin çıkmayacağını bile bile, sadece gözlerimle haykırdım: "Beni öldürecekler anne... Kalbimi söküp Alparslan'a takacaklar. Kaçmam lazım!"
Onun ellerini yakaladım. Dudaklarımı oynatarak, sesimin çıkmayacağını bile bile, titreyen ellerimi havaya kaldırdım. Annem çocukluğumdan beri benimle konuşabilmek için işaret dilini öğrenmişti; bu evde ikimizin arasında Kudret'in asla anlamadığı, sadece ikimize ait gizli bir dünya vardı.
Ellerim havada deliler gibi çırpınırken, parmaklarımla o korkunç gerçeği annemin yüzüne doğru çarptım. İki elimi göğsüme vurup ardından parmaklarımı havada koparırmış gibi açtım, sonra yan odayı işaret ettim. Bu, işaret dilinde "Benim kalbimi söküp Alparslan'a takacaklar" demekti. Dudaklarımı oynatarak, ellerimin sert hareketleriyle devam ettim: "Kudret... Doktor... Konuşuyorlar. Haftaya çarşamba beni o masaya yatıracaklar. Beni öldürecekler anne! Kaçmam lazım!"
Annem ellerimin havada çizdiği o ölüm fermanını takip ettikçe gözleri dehşetle büyüdü. Yüzündeki tüm kan çekildi, kireç gibi bembeyaz oldu. Benim on yıldır ağır bir kalp hastası olduğuma inandırıldığı için ilk başta beyni bunu reddetti. Titreyen elleriyle benim ellerimi havada yakaladı, hareketlerimi durdurmaya çalıştı. "Ne diyorsun sen Lal? Yanlış anlamışsındır, senin kalbin hasta, ameliyatla seni iyileştireceklerdir," diye işaret etti aceleyle, dudakları titriyordu.
Kafamı hızla iki yana salladım. Gözyaşlarım odanın zeminine damlarken ellerimi onun avuçlarından kurtardım ve çok daha sert, çok daha çaresiz hareketlerle tekrar işaret ettim. Sağ elimi boğazıma bastırıp nefes alamıyormuş gibi yaptım, ardından iki elimi yan yana getirip boşluğu gösterdim: "Hayır anne! Kulaklarımla duydum! ' Canlı bir organ torbası' dedi bana! 'Kalbini göğsünden söküp alacağız ve oğluma takacağız' dedi. Benim kalbim sapasağlammış! Beni on yıldır bu evde sadece bu an için büyütmüşler anne, yemin ederim beni öldürecekler!"
Annem konuşamadığım için yüzümdeki o saf, çıplak ölüm korkusunu okudu. On yıldır her gün bana kendi elleriyle içirdiği o ilaçların, bizi hapsettiği bu lüks villanın aslında bir mezarlık olduğunu o saniyede anladı. Benim asla yalan söylemeyeceğimi, böyle bir dehşeti uyduramayacağımı çok iyi biliyordu. Kudret’in çalışma odasından gelen o boğuk, yabancı fısıltıları o da fark ettiğinde dizlerinin bağı çözülür gibi oldu ama bir anne içgüdüsüyle hızla toplandı. Gözlerimin içine baktı, gözyaşları yanaklarından sicim gibi süzülürken titreyen elleriyle yüzümü avuçladı.
"Seni koruyamadım Lal... O adamın bir canavar olduğunu biliyordum ama buna izin vermeyeceğim," diye fısıldadı. Sesini Kudret duymasın diye boğazında yutuyordu. "Kaçacaksın. Hemen şimdi."
Dolabının altından alelacele küçük bir sırt çantası çıkardı. İçine birkaç kıyafet fırlatırken, komodinin üzerindeki o beyaz "kalp ilaçlarımı" da çantaya tıktı. Elime, cüzdanından çıkardığı üç beş kuruş parayı sıkıştırdı.
"Bebek’teki bu villanın arka kapısından çık. Arkana bile bakmadan koş kızım. Kendini kurtar," dedi ve beni koridorun karanlığına, o geri dönüşü olmayan kaçış yoluna doğru itti.
Annemden ayrılıp banyo penceresine doğru ilerledim. Yağmur dışarıda bardaktan boşanırcasına yağmaya başlamıştı. Pencereyi açtım, soğuk rüzgar yüzüme çarparken karanlığın içine, hayatımın en büyük ve en acımasız koşusuna doğru ilk adımımı ettim.
Banyo penceresinden dışarıya, o zifiri karanlığa doğru kendimi bıraktığım an, Yeniköy’ün soğuk ve deliren fırtınası saniyeler içinde sırılsıklam etti geceliğimi. Bardaktan boşanırcasına yağan yağmur, sanki o evde duyduğum günahları yüzümden kazımak ister gibi acımasızca, kırbaç gibi çarpıyordu tenime. Bahçenin ıslak çimlerine bastığım andan itibaren arkama tek bir kez bile bakmadım. Koştum. Hayatımın en büyük, en acımasız, en can yakıcı koşusuydu bu.
Yeniköy sahil yoluna doğru deliler gibi fırlarken, çıplak ayaklarımın altına batan taşları, çamuru hissetmiyordum bile. Göğsümün ortasında bir kor ateş yanıyordu. Korku, ciğerlerimi eriten bir asit gibiydi. Çevreme bakıyordum; devasa dalgalar sahildeki beton duvarları dövüyor, denizden yükselen o tuzlu su kokusu fırtınayla yüzüme çarpıyordu. Yol kenarındaki lüks yalıların pencereleri karanlıktı, sokak lambalarının sarı ışıkları ıslak asfaltın üzerinde tekinsizce parlıyordu. Her gölgeyi, her ağaç hışırtısını üvey babamın adamları sanıyordum. Beni yaşatan tek şey sandığım o zehirli hap kutusunu, sırılsıklam olmuş cebimde sımsıkı tutuyordum. Eğer şimdi kalbim sıkışırsa, diyordum zihnimden, içecek bir yudum suyum bile yok.
Gecenin bir yarısı ıssız sahil yoluna çıktığımda, fırtına deniz dalgalarını asfalta kadar fırlatıyordu. Saçlarım yüzüme gözüme yapışmış, tir tir titriyordum. Tam o sırada, yağmur perdelerinin arasından sarı ve loş bir ışık belirdi. Boş bir halk otobüsü, yola yayılan su birikintilerini yararak yavaşladı ve tam önümde durdu. Tıslamaya benzer o boğuk sesle kapılarını açtı.
Yukarı doğru ilk adımımı attığımda, otobüsün içi motorun sıcaklığıyla sıcacıktı ama ben korkudan donuyordum. Şoför koltuğundaki orta yaşlı adam kafasını çevirip bana bakakaldı. Gecenin bir yarısı, bu kıyamet gibi havada, üzerinde sadece sırılsıklam bir gecelikle çıplak ayaklı, ağlamaktan gözleri şişmiş bir kız görüyordu. Dudaklarımı oynattım, bir şeyler söylemeye çalıştım ama boğazımdan tek bir ses bile yükselmedi. Şoförün gözlerinde o tanıdık, canımı yakan acıma ifadesini gördüm. Muhtemelen akıl sağlığımın yerinde olmadığını ya da evden kaçmış bir zavallı olduğumu düşünmüştü. Cebimde ne bir para ne bir İstanbulkart vardı. Adam sesini çıkarmadı, yüzündeki o hüzünlü ifadeyle, "Bin kızım arkaya, geç otur," dedi babacan bir sesle. Benden hiçbir şey istemedi, kart basmamı beklemedi. Islak adımlarla otobüsün en arkasındaki karanlık koltuğa doğru ilerleyip büzüldüm.
Otobüsün nereye gittiğine dair en ufak bir fikrim yoktu. Tek amacım o villadan, o hücreden, kalbimi sökmek isteyen o adamlardan olabildiğince uzaklaşmaktı. Camdan dışarıyı izliyordum. İstanbul’un o her zaman kalabalık olan caddeleri şimdi bomboştu. Tarihi surların gölgeleri, yağmur altında parlayan eski binalar karanlıkta birer dev gibi geçip gidiyordu önümden. Son durak neresiyse, benim kaderimin bittiği yer de orası olacaktı.
Saatler süren o sessiz, beleş yolculuğun sonunda otobüs Haliç kıyılarına ulaştı. Şoför dikiz aynasından bana bakıp, "Kızım son durağa geldik, Balat burası. İnmen lazım artık," dediğinde kendimi gecenin bir yarısı hayatımda ilk kez gördüğüm o yabancı sokakların ortasında buldum.
Otobüsün basamaklarından aşağı indiğim o ilk saniyede, sanki dünya başıma yıkıldı. Caddenin hemen başında, yağmurun arasından süzülen o tanıdık projektör farlarını gördüm. Kudret’in siyah lüks cipleri buradaydı! Sahil yolundaki kameralardan bindiğim otobüsü saniyeler içinde tespit etmiş, rotayı çözüp peşime düşmüşlerdi. Avcı arkamdaydı ve ben yönünü kaybetmiş bir avdım.
Yakalanmamak için caddeden ayrıldım ve kendimi korumak amacıyla yan taraftaki en karanlık, ışığın bile uğramaya korktuğu o dar sokaklara fırlattım. İşte o sokaklar, Balat’ın meşhur, labirent gibi dik yokuşları ve çıkmaz sokaklarıydı.
Nerede olduğumu bilmeden, arkamdaki ayak seslerinden kaçmak için yokuş yukarı deliler gibi koşuyordum. Çamurlu sular ayaklarımı kesiyordu. Ve tam o dik yokuşun ortasında, on yıldır içtiğim o zehirli hapların bedenime kurduğu o korkunç tuzağın etkisi patladı. Vücudumdaki yoksunluk ve korku birleşti; kalbim yapay bir krizle öyle bir sıkıştı ki, göğüs kafesime bir balyoz inmiş gibi hissettim. Gözüm karardı, dengemi kaybettim. Önümü göremeden, acıyla ve nefessizlikten dolayı attığım o son çaresiz adımla, sokağın köşesinde motorunun başında duran bir adamın göğsüne pat diye çarptım.
Çarpışmanın şiddetiyle ikimiz de büyük bir gürültüyle ıslak parke taşlarının üzerine düştük.
Başımı kaldırdım. Keşke kaldırmasaydım.