Song: Lana Del Rey – Hope Is a Dangerous Thing for a Woman Like Me to Have - but I Have It
İnsanın canı en çok nereden yanarsa, ruhu oradan sızarmış karanlığa. Benim ruhum, yedi yaşımın o kül kokan gecesinde sızmaya başladı.
Dünya benim için o zamanlar sadece taze kesilmiş ahşap kokusundan ibaretti. Öz babam, o elleri nasırlı, gözleri şefkat dolu güzel adam, marangoz atölyesinden her döndüğünde üstü başı talaş kokardı. Bana kendi elleriyle yaptığı o küçük ahşap kuşu sallar, dizinin dibine oturtup masallar anlatarak kızıl saçlarımı okşardı. O nasırlı eller dünyanın en güvenli kalesiydi benim için. Sonra bir gün, o masalın orta yerinde alevler yükseldi. Atölyede çıkan o devasa yangında, içeride mahsur kalan küçücük bir çırak çocuğu kurtarmak için gözünü kırpmadan alevlerin arasına daldı babam. Çocuğu o cehennemden çıkardı, sırtını siper etti ama çöken çatının altından kendisi çıkamadı.
Günlerce o bembeyaz, geniz yakan keskin ilaç kokulu hastane odasında bekledik. Ben yedi yaşındaki çocuk aklımla, babamın o sıcacık ellerinin gözlerimin önünde nasıl buz kesildiğini saniye saniye izledim. Kalbinin, o başucundaki monitörde düz bir çizgiye dönüşürken çıkardığı o tek, uzun ve bitmek bilmeyen sesi dinledim. Benim hayattaki ilk büyük trajedim, bir kalbin durduğunda çıkardığı o korkunç sessizlikti. Babam öldü. Arkasında ne bir ev, ne bir kuruş para, ne de sığınacak bir gölge bıraktı. Sadece hastane masraflarından kalan devasa bir borç dağı ve iki çaresiz kadın bıraktı dımdızlak ortada.
İki yıl boyunca annemle yoksulluğun en dibini gördük. İlkokul mezunu olan, ömründe evinden dışarı adım atmamış annem Meryem, sırf beni yaşatabilmek, o borçları ödeyebilmek için gecesini gündüzüne katıp temizliğe gitmeye başladı. Ben o dönemde hem babamın acısından hem de günlerce kursağımdan tek bir sıcak lokma geçmediğinden sokak ortalarında ansızın bayılmaya başlamıştım. Gözlerim kararıyor, nefesim kesiliyor, kendimi betonun üzerinde buluyordum. Annem başımda çaresizce ağlarken, bizi bir avcı titizliğiyle izleyen o adam çıktı karşımıza: Kudret Vural.
Annemin temizliğe gittiği şirketi arkadan gizlice satın alacak kadar güçlü, her şeyi planlayan bir şeytandı o. Karşımıza bir "hayırsever", bir kurtarıcı maskesiyle çıktı. Babamdan kalan tüm borçları tek bir gecede sildi. Beni en lüks hastanelere yatırdı, odamı çiçeklerle doldurdu. Anneme dönüp, "Ben de karımı kaybettim, bir oğlumla koskoca villada yapayalnızım. Kızının çok iyi bakılması, iyi beslenmesi gerek. Evlenelim, kızını en iyi şartlarda ben yaşatayım," dedi. Annem, benim o sokak ortasındaki çaresiz bayılmalarım son bulsun, kızım açlıktan ölmesin diye o adama evet dedi. Bilmiyordu. Adım attığımız o lüks villanın bizim sarayımız değil, benim için diri diri gömüleceğim bir mezarlık olduğunu ikimiz de bilmiyorduk.
Kudret Vural ile evlendiğimizin henüz üçüncü ayıydı. Dokuz yaşındaydım. Gece yarısı susayıp mutfağa gitmek için alt kata indiğimde, salondan gelen o boğuk hıçkırıkları ve darbe seslerini duydum. Adımlarım buz kesti. Kapı aralığından baktığımda, o canavarın annemi saçlarından tutmuş, o devasa salonun zemininde kan revan içinde sürüklediğini gördüm. Annemin yüzü gözü patlamıştı, inliyordu. O an çocukluğumun verdiği o saf korkuyla salona fırlayıp avazım çıktığı kadar çığlık attım: "Anne! Bırak annemi!"
Bu hayatta kurabildiğim, boğazımdan özgürce sökülen son cümle bu oldu.
Kudret sesimi duyduğu an arkasını döndü. Yerdeki annemi bırakıp bir yırtıcı gibi üzerime yürüdü. Kaçmaya çalıştım ama arkamdan saçlarımı öyle bir kavradı ki, başım geriye doğru kırıldı. Beni salondaki o dev varaklı aynanın önüne sürükledi. Arkama geçip saçlarımdan asılmaya devam ederken, aynada korkudan sapsarı kesilmiş, gözyaşları içinde çırpınan çocuk yüzümle beni göz göze getirdi. Kemikli, soğuk parmaklarını boğazıma, ses tellerimin tam üzerine öyle bir bastırdı ki, ciğerlerim hava diye yırtıldı ama nefes alamadı. Diğer elindeki sustalı bıçağı çıkardı, tık diye açılan o parlayan çeliği yerde baygın yatan annemin boğazına dayadı. Aynadan gözlerimin içine bakarak fısıldadı kulağıma:
"Şimdi tek bir ses çıkaracaksın. Eğer bir kez daha ağlarsan, hıçkırırsan ya da konuşursan... Ben bu bıçağı annenin boğazına saplayacağım. Annenin katili senin kendi sesin olacak. Hadi, ağla bakalım..."
O an ruhumun parça parça döküldüğünü hissettim. Annem ölmesin diye, onun katili ben olmayayım diye iki elimle ağzımı sımsıkı kapattım. Hıçkırıklarımı ciğerlerimin en derinine gömdüm. Burnumdan kan gelene kadar, boğazım patlayacak gibi olana kadar kendimi sıktım, dişlerimi etime geçirdim ama tek bir ses çıkarmadım. Kudret dakikalarca o bıçağı annemin teninde tuttu, bense aynada kendi çaresizliğimi izleyerek sessizce gözyaşı döktüm. Sonra adam bıçağın keskin olmayan ters tarafını aldı; benim o küçük, beyaz çocuk boğazıma bastırarak yukarıdan alkaliye doğru sertçe çizdi. Soğuk çelik tenimi acıtırken aynadan fısıldadı: "Burası senin sesinin mezarı. Bu çizgiyi geçip dışarı çıkan her kelime annenin kanı olacak."
Yetmedi. Diğer elindeki o canımı feda edeceğim son şeyi, öz babamın ölmeden önce marangoz atölyesinde benim için yaptığı o küçük ahşap kuşu elinizden aldı. Ben tam "Hayır, babamın emaneti!" diye bağıracakken, kuşu gözlerimin önünde yere fırlatıp o ağır botunun tabanıyla acımasızca ezdi. Ahşap kıymıkları her yere dağılırken kulağıma eğildi: "Ölen baban seni kurtaramaz. Sesini de bu kuş gibi ezerim." Benim çocukluğum, masumiyetim ve babamla olan son bağım o gece o odada ezildi. Çıktığım ayaklarımla o keskin ahşap kırıklarının üzerine basarak, kanlar içindeki anneme doğru süründüm ama tek bir çığlık bile atamadım. O geceden sonra beynim, annemi korumak için ses tellerime görünmez, sökülmez bir mühür vurdu. Bir daha asla konuşamadım. Ne zaman ağzımı açmaya yeltensem, boğazımda hep o gecenin soğuk bıçak sırtını, fiziksel bir yanma ve boğulma acısını hissettim. Aynalara bakamadım bir daha. Ne zaman baksam, orada ağzı kapatılmış o çaresiz, dokuz yaşındaki korkmuş kız çocuğunu gördüm çünkü.
Şimdi on dokuz yaşındayım. Tam on yıldır bu villanın en üst katındaki odada, ölümcül bir kalp hastası olarak acı içinde büyüyorum. Benim kaderim bu evin diğer odasında yatan üvey kardeşim Alparslan ile aynı. İkimiz de bu evin içinde, göğsümüzde patlamaya hazır birer bombayla yaşıyoruz. Alparslan yatağa bağımlı, odasındaki o devasa tıbbi cihazların sesleriyle nefes alıyor. Bense her sabah, Kudret’in kendi elleriyle bana yutturduğu o ağır kalp ilaçlarıyla hayatta kalmaya çalışıyorum.
O beyaz hapları içmediğim an, göğsüme sanki tonlarca ağırlıkta bir taş oturuyor. Ciğerlerim yırtılıyor, nefesim boğazımda tıkanıyor ve kalbim göğüs kafesimi patlatmak ister gibi düzensizce, deliler gibi çarpmaya başlıyor. Kudret yıllarca başımda bekleyip o hapları bana yuttururken hep aynı şeyi fısıldadı: "Sen çok ağır kalp hastasısın Lal. Eğer bu ilaçları bir gün bile aksatırsan kalbin durur. Bu evden dışarı adımını atarsan, heyecanlanırsan ya da korkarsan o zayıf kalbin seni öldürür."
Ben her gün göğsümün ortasında o mengene acısıyla uyanırken, bu odanın duvarları arasında öleceğim günü bekledim. Alparslan'ın cihazlara bağlı hırıltılarını duydukça kendi zayıf, hastalıklı kalbime daha çok lanet ettim. Ben sadece dilsiz ve her an ölmeyi bekleyen hasta bir kızdım. Korkum, en büyük prangam olmuştu. Kudret’in sahte şefkatinin altında, beni korumak için eve kapattığı o yalanın içinde on yıldır eriyordum.
Ama bu gece, fırtına İstanbul’u yutarken odamın kapısından sızan o fısıltılar, göğsümdeki hastalıktan çok daha korkunç bir şeyi fırlattı yüzüme.
Kabus gördüğüm için gece yarısı halsizce koridora çıktığımda, Kudret’in çalışma odasının kapı aralığından sızan o çiğ ışığı gördüm. İçeriden gelen yabancı bir ses, adımlarımın buz gibi parke üzerinde çivilenmesine neden oldu. Kudret ve parayla satın aldığı o özel cerrah, loş ışığın altında bir masanın başında oturmuş fısıldaşıyorlardı.
"Zamanımız kalmadı Doktor," diyordu Kudret. Sesi bir babadan ziyade, bir mezarcı kadar soğuk ve acımasızdı. "Alparslan’ın kalbi bu haftayı çıkaramaz. İlaçlar artık fayda etmiyor, çocuk ölüyor. Hemen ameliyathaneyi hazırlayın."
Doktor derin bir nefes aldı, kağıtların hışırtısı koridora sızdı. "Kudret Bey... Peki ya Lal? Kızın durumu ne olacak? Lal'i nasıl ikna edeceksiniz?"
Kudret’in dudaklarından yükselen o alaycı, tüyler ürpertici gülüş, koridorun karanlığında adeta bir kırbaç gibi yüzüme çarptı.
"İkna mı?" dedi Kudret, sesi zifiri karanlığı yararak ruhuma saplandı. "Lal on yıldır bu evde sadece bu an için büyütülüyor. Kendini gerçekten kalp hastası sanan o aptal dilsiz fahişe, her gün verdiğimiz o ağır uyuşturucu baskılayıcılar sayesinde o kalbi Alparslan için en taze, en diri haliyle sakladı. Kendi rızasıyla o masaya yatacak. Ameliyatta onun o sapasağlam kalbini göğsünden söküp alacağız ve oğluma takacağız. O zaten bu dünyaya sadece oğlum yaşasın diye yollanmış canlı bir organ torbasından ibaret."
O an, boğazımdan yukarı doğru yeryüzünü yıkacak devasa bir çığlık yükseldi. Ama dudaklarımı araladığım an, boğazımda o dokuz yaşındaki bıçağın hayali acısı patladı. Görünmez mühür canımı yaktı, sesim çıkmadı. Sırtım duvara çarptı, dizlerimin bağı çözüldü.
Ben hasta değildim. Ben bir evlat değildim.
Ben on yıldır sevdikleri yaşasın diye bu steril hücrede beslenen, göğsündeki sapasağlam kalbi sökülerek öldürüleceği o saati bekleyen yasal bir kurbanlıktım.
Odanın kapısı aralanıp koridora bir gölge düştüğü an, dehşet içindeki bedenim benden bağımsız hareket etti. Para yoktu, plan yoktu, gidecek tek bir yerim yoktu. Tek bildiğim, göğsümün altındaki o tıkır tıkır atan kalbi o canavarlara kendi ellerimle teslim etmeyeceğimdi. Koridordan deliler gibi koşarak banyoya daldım. Arkamdan Kudret’in adamlarının ağır ayak sesleri ve bağırışları gelirken, banyo penceresini sonuna kadar açtım.
Aşağıda, zifiri karanlığın içinde beni bekleyen o fırtınaya ve bardaktan boşanırcasına yağan yağmura doğru, çıplak ayaklarımla kendimi boşluğa bıraktım.
Kalbim ilk kez sahte bir krizle değil, yaşamak arzusuyla deliler gibi çarpmaya başladı.