İçeriğe geç

LÂL

Bölüm 3 · 22 dk okuma

LÂL

Bölüm 3

Kuytu

Balat’ın göğü, sanki içimdeki o dilsiz feryatları duymuş gibi yeryüzünü delicesine dövüyordu. Yağmur gökyüzünden normal bir şekilde boşanmıyordu; adeta hırsla, öfkeyle eski binaların pencerelerine vuruyor, sokaklardaki parke taşlarını yerinden sökmek ister gibi akıyordu. Gecenin o kapkara, insanı boğan zifiri rengi, yerini yavaş yavaş sabaha karşı gri, tekinsiz bir sise bırakıyordu. Sabahın ilk çiğ ışıkları binaların çürümüş çatılarından daracık yokuşlara sızmaya çalışıyordu ama bu yağmur o bildiğim temizleyici, insanı rahatlatan sulardan değildi. Tenime değen her bir damla, tenimi ıslatmıyor, adeta birer iğne gibi batarak beni o kapkara geçmişin en derin, en can yakan çukuruna fırlatıyordu.

Çünkü ne zaman böyle gökyüzü yarılır gibi yağmur yağsa ve etrafı sırılsıklam bir kasvet kaplasa, zihnim beni on iki yaşımın o en çaresiz gününe fırlatırdı. Yine böyle bardaktan boşanırcasına yağan, gök gürültülerinin şehri salladığı fırtınalı bir sabahtı. Kudret, dış dünyayla bağımı tamamen koparmak ve evdeki varlığımı görünmez kılmak için beni villanın bahçesindeki o eski, demir kapılı seraya kilitlemişti. Yağmur damlaları seranın cam tavanına devasa bir gürültüyle çarpıyor, sanki camlar her an üzerime kırılacakmış gibi dehşet saçıyordu. Fırtına arttıkça seranın içi buz kesmişti; sırılsıklam olan kıyafetlerim tenime yapışırken, soğuktan ve korkudan tir tir titreyerek saatlerce o demir kapıyı yumruklamıştım. Konuşamadığım için kapının ardındaki korumalara "Beni buradan çıkarın, donuyorum, nefes alamıyorum" diye bağıramazdım. Çaresizce kapının camına nefesimi üfleyip parmağımla bir yardım çığlığı çizmeye çalışmıştım ama dışarıdaki o insafsız yağmur, camdaki tüm izlerimi saniyeler içinde silip süpürmüştü. Kudret, camın arkasında beliren o kapkara gölgesiyle bana bakmış yardımı esirgemiş ve fırtınanın uğultusunu yırtan o buz gibi sesiyle mırıldanmıştı: "Dışarıdaki yağmur bile senin bu dünyaya ait olmadığını haykırıyor Lal. Sesin yoksa, bu hayatta bir izin de olamaz." O gün o serada sular ayak bileklerime kadar yükselirken, ses tellerimin beni ne kadar büyük bir kimsesizliğe hapsettiğini iliklerime kadar hissetmiştim. Şimdi ne zaman yağmur binaların duvarlarını dövse, o seranın o nemli, boğucu havası genzime dolar, parmaklarım o ıslak camların soğukluğunu yeniden hissederdi.

Dışarıdaki o siyah cipin lastik sesleri yokuş aşağı tamamen uzaklaştığında, döküntü gecekondunun içi yeniden derin bir karanlığa gömüldü. Sırtını eski tahta kapıya yaslamış olan bu tehlikeli yabancıyla bakışlarımız o zifiri karanlığın içinde anlık olarak çivilendi. Adam kapıyı arkadan kilitledikten sonra, ringdeki o illegal dövüşten kalma derin ve hırıltılı nefesler alarak bana doğru adım attı. Yüzünden süzülen taze kan damlaları çenesinin keskin hattından boynuna doğru akarken, o kömür karası gözlerinde daha önce hiç görmediğim, insanı ürperten bir sokak içgüdüsü vardı.

Eğildi. Beni yerde, botlarının dibinde bir kedi gibi büzülmüş, ellerimle göğsümü sımsıkı tutarak titrerken gördüğünde acıyla homurdandı. İri, nasırlı elini uzatıp beni saniyeler içinde o sert, dövüşten kalma gücüyle tek hamlede havaya kaldırdı. Bedenim onun o sıcak, kaslı göğsüne çarptığında dilsiz dünyam yerinden oynadı. Bakışlarımız, o fırtınalı şafak vaktinde birbirinin ruhuna battı.

Gözlerini gözlerimden bir milim bile ayırmadan, sarsıcı ve buz gibi sesiyle adeta kükredi:

"Kimsin lan sen?" Diye kükredi birden.

Karanlığın içinde, sırtını yasladığı o eski tahta kapının önünde sesi adeta duvarlarda yankılandı. Bense o an korkudan donup kalmıştım. Peşimdeki o canavarların dehşeti ve o lüks villadan buraya kadar nefes nefese koşmanın verdiği yorgunluk ruhumu tamamen kilitlemişti. Parmak uçlarımdan başlayan o şiddetli titreme tüm bedenimi ele geçirmişti; ellerim göğsümün üzerinde, o sökülmek istenen kalbimin üzerinde deliler gibi sarsılıyordu. Dudaklarımı oynatmaya, ciğerlerime sıkışan o nefesi dışarı fırlatarak ona cevap vermeye çalıştım ama boğazımdaki o sızı bir kor gibi yandı. Tek bir ses, tek bir hırıltı bile çıkmadı dudaklarımdan.

Karşımdaki o tehlikeli yabancı, ağzımı açıp kapatmama rağmen tek bir kelime bile edemeyişimi, sadece titreyerek karanlıkta yüzüne baktığımı görünce kaşlarını daha da çattı. Gözlerindeki o öfkeli ve sabırsız ifade derinleşti. Beni o sırılsıklam geceliğimin üzerinden sarsarak yüzüme doğru eğildi.

"Sağır mısın lan sen?" dedi, ses tonundaki o sertlik beni bir kez daha irkiltti. Birkaç saniye daha benim o heykel gibi kaskatı kesilmiş halimi izledi. Konuşamadığımı, şoktan bilincimi kaybetmek üzere olduğumu anlamaya çalışır gibi gözlerini kıstı. Sesini bu kez biraz daha kısarak, tehditkar bir tonda tekrarladı: "Hey! Beni duyuyor musun?"

Duyuyordum. Sesi o kapalı odanın içinde yankılanıyordu ama zihnim o kadar büyük bir şokun ortasındaymdı ki, dünyayla aramdaki tüm bağlar kopmak üzereydi. Çocukluğumdan beri ruhuma işlenen o korkunç korku, o on yıllık acımasız şartlanma tam o saniyede bedenimi tamamen esir aldı. Haplarım bitti, diye fısıldadı zihnimdeki o karanlık çaresizlik. İlaçların bitti Lal. Kalbin duruyor, işte ölüyorsun.

Son bir dermanla, hıçkırıklarımın arasında başımı yukarı doğru kaldırdım ve doğrudan onun o kömür karası, dipsiz gözlerine baktım. Ama o an, gözlerimin önü kararmaya, onun keskin yüz hatları dalgalanmaya başladı. Görüşüm hızla bulanıklaşıyordu. Tam o sırada göğsüme, tam kalbimin üzerine devasa bir kaya parçası oturdu. On yıldır içtiğim o zehirli hapların vücudumda yarattığı o vahşi yoksunluk krizi, yaşadığım bu büyük korkuyla birleşip kalbimi öyle acımasız bir cendereye aldı ki, nefesim tamamen kesildi. Göğsümün sol tarafında saniyeler içinde büyüyen o keskin, yırtıcı ağrı ruhumu bedenimden ayıracak kadar derindi.

Zihnim tamamen karardı, düşüncelerim un ufak oldu. Başım geriye doğru düşerken, beni havada tutan o iri, nasırlı ellerin sıcaklığını son kez hissettim. Balat'ın o eski gecekondusunun girişinde, kim olduğunu bile bilmediğim o kapkara gölgenin kucağında, acının ve sessizliğin ortasına yığılarak tamamen bayıldım.

Göz kapaklarım, üzerlerine tonlarca kurşun dökülmüş gibi ağırdı. Bilincim karanlığın o derin, dipsiz kuyusundan yukarıya doğru yavaşça tırmanırken kulaklarıma dolan ilk şey, eski tahta pencereleri sarsan o boğuk yağmur uğultusu oldu. Havada yabancı, keskin bir koku vardı; rutubet, paslanmış demir ve taze kan kokusu...

Kirpiklerimi aralamaya çalıştığımda gözlerim acıyla kısıldı. Başımı hafifçe yana çevirip nerede olduğumu anlamaya çalıştım. Burası devasa, lüks Bebek villasından sonra bir kutu kadar küçük, döküntü bir gecekondu odasıydı. Odanın köşesinde, yerde duran pamukları topaklanmış eski bir yer yatağında yatıyordum. Hemen yanımda eski bir gardırop, ortada ahşap bir masa ve tavanın ortasında sallanan sarı, çıplak bir ampul vardı. Üzerime kalın, yün bir battaniye örtülmüştü ama sırılsıklam geceliğim tenime yapıştığı için hâlâ iliklerime kadar titriyordum.

Bayılmıştım. O tehlikeli yabancının kollarında zifiri karanlığa gömülmüştüm. Muhtemelen sabaha karşıydı, dışarıdaki fırtına henüz dinmemişti ama o ilk kaçış anımın üzerinden en fazla üç dört saat geçmişti. Kalbim... Elimi hızla göğsüme götürdüm. Atıyordu. O haplar bitmesine rağmen kalbim patlamamıştı, hâlâ göğüs kafesimin altında ritimsizce de olsa çırpınıyordu.

Bakışlarım odanın diğer köşesindeki ahşap masaya kaydığında, nefesimin boğazımda düğümlendiğini hissettim.

O adam oradaydı. Ahşap bir sandalyeye oturmuş, sırtı bana yarı dönük şekilde duruyordu. Dışarıdaki fırtınada sırılsıklam olduğu için o siyah deri ceketini ve tişörtünü çıkarmış, masanın kenarına fırlatmıştı. Geniş, yara izleriyle ve koyu renkli dövmelerle kaplı sırtı tamamen çıplaktı. Önündeki küçük aynaya bakarak, ringdeki o illegal dövüşten kalan taze yaralarını temizliyordu. Kaşının kenarındaki derin yarığa pamukla tentürdiyot sürerken acıyla dişlerini sıkıyor, omuzlarındaki o güçlü kaslar loş ışıkta kasılıyordu.

Tam o sırada parmaklarımın battaniyenin üzerinde çıkardığı hafif hışırtıyı duydu. O, sokakların kurallarıyla büyümüş, hamleleri konuşmadan okuyan bir yırtıcıydı. Pamuğu masaya bıraktı ve yavaşça arkasına döndü. O kömür karası, dipsiz gözleri doğrudan benim korku dolu gözlerime kilitlendi.

Yerdeki sandalyeden yavaşça doğruldu. Çıplak, dövmeli göğsü loş ışıkta gerilirken, attığı her ağır adımda yerdeki eski parkeler hafifçe gıcırdıyordu. Aramızdaki o birkaç adımlık mesafeyi kapatıp yatağın tam ucunda dikildi. Boyunun uzunluğu, omuzlarının genişliği üzerime bir karaltı gibi çökmüştü.

"Sonunda uyandın," dedi. Sesi, ringlerin o acımasız gürültüsünü taşır gibi boğuk ve pürüzsüzdü.

Cevap vermek için dudaklarımı araladım. Boğazımdaki o görünmez düğüm bir kez daha canımı yaktı, ses telleri yine bana ihanet etti. Ağzımdan sadece boğuk, çaresiz bir nefes hırıltısı sızdı. Konuşamadığımı, sesimin çıkmadığını fark ettiğinde kömür karası gözleri hafifçe kısıldı. Şaşırmış gibi görünmüyordu; o sokakların kurallarıyla büyümüştü ve gözlerimdeki o dilsiz çaresizliği çoktan okumuştu.

Arkasını dönüp ahşap masaya doğru ilerledi. Masanın üzerinden, sırılsıklam olmuş cebimden düşen o beyaz ilaç kutusunu parmaklarının arasına aldı. Kutuyu evirip çevirdi, üzerindeki yabancı tıbbi terimleri çözmeye çalışır gibi baktı ama anlamadı. Kutuyu yatağın kenarına, battaniyenin üzerine güm diye bıraktı. Ardından masanın üzerindeki küçük bir tükenmez kalemi ve buruşuk bir kağıt parçasını önüme fırlattı.

"Konuşmuyorsan yaz," dedi, sesindeki o sert ve emir veren ton odayı buz kesti. "Kimsin lan sen? Gece yarısı o yağmurun altında, sırılsıklam bir halde neden önüme fırladın? Peşindeki o lüks cipler kimin?"

Kalemi kavrayan parmaklarım hâlâ vücudumdaki o uyuşturucu yoksunluğunun ve kaçışın dehşetiyle tir tir titriyordu. Islak kağıdın üzerine, hayatımı, acımı ve sığındığım bu çaresizliği özetleyen o iki kelimeyi kazıdım:

"Lal. Kaçtım."

Eğilip kağıdı eline aldı. Yazdığım o iki kelimeye, soyadımın olmadığı o çıplak isme uzun uzun baktı. Sonra bakışları kağıttan ayrılıp yatağın köşesinde bir kedi gibi büzülmüş, sırılsıklam geceliğiyle titreyen, dilsiz ve onun gözünde ölümcül kalp hastası olan bana döndü. O kömür karası gözlerinde, hayatının en büyük, en çıkmaz belasını o döküntü gecekondusuna aldığını anladığı o anı gördüm.

Ama artık her şey için çok geçti.

Elimdeki buruşuk kağıdı sertçe çekti. Üzerine titreyen harflerle kazıdığım o iki kelimeye, "Lal. Kaçtım." yazısına uzun uzun, gözlerini kırpmadan baktı. Kağıdı parmaklarının arasında buruşturup odadaki ahşap masanın üzerine fırlattı.

Kömür karası gözlerini yeniden bana diktiğinde, yüzündeki o dövüşten kalma sertlik iyice keskinleşmişti.

"Bana bak kızım," dedi, sesi o küçük odanın rutubetli duvarlarında buz gibi yankılandı. "Burası hayır kurumu değil. Benim hayatta tek bir derdim var, o da kendi yaralarım. Sokak ortasında peşine koca bir orduyu takmış, dilsiz ve ne idüğü belirsiz bir belayı başıma saramam. Yağmur dinsin, sabah olsun, geldiğin gibi çekip gidersin."

Evinde kalmama izin vermeyecekti. Beni o canavarların sokaklarda deli gibi aradığı zifiri karanlığın ortasına, ecelimin kollarına geri atacaktı. Korkuyla gözlerim açıldı. Dudaklarımı oynattım, boğazımdaki o mühürlü acıyı zorlayarak ağzımdan boğuk bir hırıltı çıkarmaya çalıştım ama ses tellerim bana yine ihanet etti. Gözlerimden akan yaşlar yanaklarımı ıslatırken, masanın üzerindeki buruşuk kağıdı tekrar önüme çektim. Kalemi parmaklarımın arasında kıracakmış gibi sıkarak altına tek bir cümle daha ekledim:

"Beni öldürecekler. Yalvarırım."

Kağıda bakmadı bile. Kollarını göğsünde birleştirip bana tepeden bakmaya devam etti. "Bu sokaklarda her gün birileri ölüyor Lal. Kimsenin kimseyi koruduğu yok burada. Her koyun kendi bacağından asılır."

Tam o sırada, battaniyenin üzerine bıraktığı o beyaz ilaç kutusuna kaydı gözüm. Kutunun içinde sadece iki tane hap kalmıştı. On yıldır her gün içtiğim, beni hayatta tutan tek şey sandığım o hapların bitmek üzere olduğunu görmek, o an zihnimdeki o on yıllık şartlanmayı vahşi bir canavar gibi uyandırdı. Vücudum aniden uyuşturucu yoksunluğu çeken bir bağımlı gibi sarsılmaya başladı. Şakaklarımdan aşağı buz gibi ter damlaları süzülürken, göğsüme devasa bir balyoz inmiş gibi nefesim kesildi. Kalbim, o zehirli hapların bedenimde yarattığı o sahte kriz yüzünden ritimsizce, göğüs kafesimi parçalamak ister gibi çarpmaya başladı. kalbim duracak, öleceğim, diye çığlık attı zihnim.

Ellerimle göğsümü sımsıkı tutup yatağın içinde iki büklüm oldum. Ciğerlerim havaya aç bir şekilde kavrulurken acıyla inledim. Dudaklarım morarmaya, gözlerimin önü kararmaya başlamıştı bile.

Adam, gitmemi söylerken aniden sergilediğim bu ölümcül çırpınışı görünce küfretti. O buz gibi, mesafeli duruşu ilk kez sarsıldı. "Siktir... Ne oluyor lan sana?" diyerek yatağın kenarına diz çöktü. O hamleleri konuşmadan okuyan sokak içgüdüsüyle, durumun numara olmadığını, gerçekten avuçlarının içinde ölüme yürüdüğümü saniyeler içinde anladı.

Büyük, nasırlı elini uzatıp battaniyenin üzerindeki o bitmek üzere olan ilaç kutusunu kaptı. Kutunun içinden kalan o iki haptan birini çıkarıp titreyen dudaklarımın arasına bastırdı. Masanın üzerindeki yarım bardak suyu kapıp, iri eliyle ensemden kavrayarak beni hafifçe yukarı kaldırdı ve suyu kendi elleriyle boğazımdan aşağı döktü.

Zehir dakikalar içinde vücuduma yayıldıkça, göğsümdeki o sahte baskı yavaş yavaş hafifledi. Nefesim düzene girdi ama bedenim hâlâ sırılsıklam geceliğin içinde tir tir titriyordu. Araf ensemdeki elini hızla çekti, derin bir nefes alarak ayağa kalktı. Yerdeki sırılsıklam deri ceketini ve tişörtünü kenara itip dolabından eski, kalın bir boksör kapüşonlusu çıkardı ve yatağın üzerine, önüme fırlattı.

"Şu ıslak şeyleri çıkar, bunu giy," dedi arkasını dönüp masaya doğru ilerlerken. Sesi hâlâ çok sertti ama o kömür karası gözlerinde ilk kez gitmemi istemeyen, beni o sokakların insafına bırakamayacağını anlatan tekinsiz bir koruma içgüdüsü belirmişti. "Burada kalıyorsun. En azından... Şu peşindeki cipler mahalleden elini eteğini çekene kadar. Ama kurallarıma uyacaksın dilsiz kız. Benim sokağımda, benim evimde sadece benim kurallarım geçer."

Arkasını döndü, yerdeki o kocaman ve kalın boksör kapüşonlusunu battaniyenin üzerine bıraktı. "Üstündekiler sırılsıklam, zatürre olacaksın," dedi buz gibi bir sesle. Ardından hiç yeltenmeden arkasını döndü, odanın mutfak tezgahına açılan o küçük koridoruna doğru yürüyüp gözden kayboldu. Saygısından, o sokakların kurallarıyla büyümüş raconundan dolayı beni o döküntü odada tamamen yalnız bırakmıştı.

Sırılsıklam olmuş o eski geceliği üzerimden sıyırıp onun buram buram temiz ter ve boks salonu kokan kalın kapüşonlusunu üzerime geçirdim. Etekleri dizlerime kadar inmişti, kollarının içinde minicik kalmıştım ama o kalın kumaş tenime değdiği an iliklerime kadar ısındığımı hissettim. Giymeyi bitirdiğimde banyodaki musluktan su çekildiğini, mutfakta yüzündeki o dövüş kanlarını yıkadığını duydum. Konuşamadığım için yer yatağının üzerinde hafifçe doğruldum ve battaniyeyi hışırdatarak işimin bittiğini haber verdim.

Mutfak tezgahının ordan çıkıp odaya geri döndüğünde yüzünü kurulamıştı. Kollarını göğsünde birleştirip bana baktı, o devasa kapüşonlunun içinde kedi gibi kaybolmuş halimi görünce dudaklarının kenarı çok hafif kıpırdadı ama hemen o katı boksör ifadesine geri döndü.

Masanın üzerindeki kalemi ve buruşuk kağıdı parmaklarımın arasına aldım. Titremesi yeni geçen ellerimle, kalbimin en derininden kopan o kelimeyi yazdım ve ona uzattım:

"Teşekkür ederim."

Kağıdı aldı, okudu. Yüzündeki o sert boksör maskesi ilk defa biraz yumuşar gibi oldu. Başını hafifçe salladı, gerek yok der gibi bir hali vardı. Merakıma ve içimdeki o tekinsiz sığınma hissine yenik düşerek altına bir soru ekledim:

"Adın ne?"

Kağıdı tekrar ona uzattığımda, kömür karası gözlerini gözlerime dikti. "Araf," dedi. Sesi bu kez o kadar kükrer gibi değil, gecenin bu saatine yakışacak kadar boğuk ve sakindi. "Araf Kara."

İsmi ruhuma buz gibi kazındı. Dünyanın en tekinsiz yerinin adıydı Araf; ne cenletti ne cehennem, tam ortadaki o araftı işte. Kalemi kağıda bastırarak, onun zihnindeki o devasa şüpheyi temizlemek için bana yönelttiği soruların cevabını yazmaya başladım.

Araf, masanın kenarına kalçasını yaslayıp kollarını çözmüştü. "Seni kim öldürmeye çalışıyor Lal?" diye sordu doğrudan, sesindeki o sokak korumacılığı iyice belirmişti. "Neden evden kaçtın? Peşindeki o herifler kimin adamı?"

Gözlerimden bir damla yaş kağıdın üzerine damlayıp mürekkebi dağıttığında, boğazımdaki o mühürlü yara izi acıyla yandı. Kalemi parmaklarımın arasında kıracakmış gibi sıkarak yazmaya başladım:

"Üvey babam. Adı Kudret Vural. Çok güçlü ve karanlık bir adam. Beni on yıldır bir odada kilitli tutup ağır kalp hastası olduğuma inandırdı. Bu gece kapının arkasından duydum... Kendi öz oğlu, üvey kardeşim Alparslan ölümcül hastaymış. Haftaya çarşamba beni ameliyat edip, kalbimi göğsümden canlı canlı söküp ona takacaklarmış. Benim yaşama hakkım yokmuş, sadece bir organ torbasıymışım. Annem kaçmama yardım etti, bense nereye gittiğini bilmediğim o otobüse binip buraya geldim."

Araf kağıdı elimden aldığında satırları tek tek, yavaşça okudu. Okudukça o geniş omuzlarının kasıldığını, masayı tutan iri elinin yumruk haline geldiğini gördüm. Bir insanın, bir babanın bir kız çocuğuna bu kadar sinsi, bu kadar canavarca bir plan kurabileceğine inanmak zordu; ama benim sırılsıklam halim, morarmış dudaklarım ve o bitmek üzere olan ilaç kutum her şeyin kanıtıydı. Araf kağıttan başını kaldırıp bana baktığında, o buz gibi gözlerinde ilk kez saf bir üzüntü ve derin bir öfke gördüm. Sokaklarda çok pislik görmüştü ama bu evdeki canavarlık onun bile sınırlarını zorlamıştı.

Derin bir nefes verdi, elindeki kağıdı masaya bırakırken parmaklarını ensesine götürüp hafifçe ovuşturdu. Bakışlarını benden kaçırarak, o sert boksör duruşundan sıyrılmış mahcup bir sesle konuştu:

"Lanlı munlu konuştum az önce... Pardon. Öyle birdenbire karşıma çıkınca, peşinde arabalarla fırlayınca sen... Ne olduğunu anlayamadım. Bir anda gelişti olaylar, üzgünüm."

Konuşamayan, sesini kaybetmiş bir kıza karşı sert davrandığı için içi sızlamıştı, bunu sesindeki o ani düşüşten anlıyordum. Kafamı hızla iki yana sallayarak sorun olmadığını anlatmaya çalıştım. O olmasaydı şu an ya o cipin içinde ya da o ameliyat masasındaydım.

Araf, aramızdaki o ağır dram havasını dağıtmak ister gibi boğazını temizledi. "Aç mısın?" diye sordu aniden.

O an, kaç saattir boğazımdan tek bir lokma geçmediğini, korkunun ve heyecanın açlığımı bile bastırdığını fark ettim. Kafamı yavaşça yukarı aşağı sallayarak evet dedim.

Araf masanın kenarından doğrulup mutfak tezgahının olduğu bölüme doğru ilerledi. Gözümün önünden çekilmişti. Oradaki döküntü dolabı açtı, içinden yarım paket bir makarna çıkardı. Küçük bir tencereye musluktan su doldurup tüpün üzerine koydu. O suyun kaynamasını beklerken, odanın içine fırtınanın uğultusuna karışan o fokurdama sesi, bana hayatımda ilk kez gerçekten güvende olduğumu hissettiren en güzel melodi gibi geldi.

Makarna piştiğinde, Araf onu eski salçalı bir sosla karıştırıp tek bir tabağa koydu. Yanına bir çatal alıp mutfaktan çıktı, yer yatağının kenarına, önüme getirdi. Sandalyeyi yatağın ucuna çekip oturdu.

"Ye hadi," dedi, sesindeki o eski komut tarzı gitmiş, yerine bir koruyucunun o sarsılmaz şefkati gelmişti.

Çatalı aldım ama ellerim yaşadığım o fiziksel ve ruhsal çöküş yüzünden hafifçe titriyordu. İlk lokmayı ağzıma götürürken Araf gözlerini benden ayırmadan beni izliyordu. O salçalı sıcak makarna, boğazımdaki o dokuz yıllık düğümü bile yumuşatacak kadar sıcaktı. Ben yedikçe o derin bir nefes alıyor, o kömür karası gözleriyle dilsiz dünyamın nöbetini tutuyordu. Balat’ın o fırtınalı, gri şafağında, hayatımı çalmak isteyenlerin elinden kaçıp sığındığım bu küçük odada, adını yeni öğrendiğim bu tehlikeli adamın ellerinden hayatımı geri alıyordum.

Makarnayı bitirip tabağı kenara bıraktığımda, içimi ısıtan o sıcaklık yavaş yavaş yerini derin bir meraka bıraktı. On yıldır Bebek’teki o lüks, steril ve her köşesi kameralarla izlenen yalı odasından başka bir yer görmemiştim. Kafamı battaniyenin üzerinden kaldırıp, hayatımda ilk kez adım attığım bu Balat gecekondusunu incelemeye başladım.

Burası döküntüydü, yoksuldu ama garip bir şekilde o devasa villadan çok daha fazla ev gibi kokuyordu.

Duvarlar kireçle sıvanmıştı, yer yer rutubetten dolayı kabarmış, dökülmüştü. Tavan ahşap kalaslarla desteklenmişti; dışarıda yağan o insafsız yağmurun ritmi, yukarıdaki kiremitlere çarptıkça odanın içinde tok bir uğultu yaratıyordu. Sol tarafta, tül perdesi sararmış küçük bir tahta pencere vardı. Pencerenin hemen önünde, üzerinde mürekkebi dağılmış kağıtlarımın durduğu eski bir yemek masası dikiliyordu. Masanın üzerinde, muhtemelen yeraltı ringlerinden topladığı birkaç boks dergisi, bir de metal bir küllük duruyordu.

Gözlerimi odanın diğer ucuna, Araf'ın az önce yemek yaptığı mutfak kısmına çevirdim. Gecekondularda lüks kapılar, odaları ayıran duvarlar olmazdı; her şey iç içeydi. Mutfak dedikleri yer, duvara monte edilmiş tek gözlü eski bir tezgahtan ibaretti. Tezgahın üzerinde, tüpün üstüne oturtulmuş o küçük tencere hâlâ hafifçe tütüyordu. Yanında birkaç tane yıkanmış çatal kaşık, çizgili bir kurulama bezi vardı. Mutfak tezgahının hemen bitişiğinde, yeşil boyası yer yer çatlamış eski bir buzdolabı hırıldayarak çalışıyordu. Odanın tam ortasında ise kıştan kalma, boruları tavana doğru uzanan emaye bir kömür sobası vardı. Soba şu an soğuktu ama üzerinde duran eski bakır çaydanlık, buranın kışın nasıl bir yer olduğunu fısıldıyordu bana.

Yatağımın hemen sağında, köşede duran o devasa ahşap gardırop duruyordu. Gardırobun kapakları tam kapanmıyordu, aralığından Araf’ın boks ceketleri ve birkaç parça koyu renk kıyafeti görünüyordu. Yerde ise halı yoktu; yılların eskittiği, yürüdükçe feryat eder gibi gıcırdayan muşamba kaplı parkeler uzanıyordu.

Araf, boş tabağı elimden alıp o küçük mutfak tezgahına götürürken adımlarını izledim. Boyu o kadar uzundu ki, gecekondunun o alçak tavanı onun omuzlarının üzerinde bitiyor gibiydi. Çıplak ve dövmeli sırtındaki kaslar, tabağı musluğun altına bırakırken loş sarı ışıkta dalgalandı. Musluğu açtı, borulardan gelen o boğuk su sesiyle tabağı çalkaladı.

Arkasını dönüp tekrar bana doğru yürürken, elindeki çizgili bezle ellerini kuruluyordu. Odanın ortasında durdu, kömür karası gözleriyle hem beni hem de kapüşonlusunun içinde kaybolmuş halimi saniyelerce süzdü. Bu evde ikinci bir yatak yoktu. Başka bir oda da yoktu. Benim yattığım bu yer yatağından başka, köşede sadece eski bir sedir uzanıyordu.

Araf, elindeki çizgili bezi omzuna fırlatıp sedire doğru iki büyük adım attı. Sandalyeyi bir kenara itti ve gözlerini benden ayırmadan sedirin sert ahşap kenarına oturdu. Bakışları, uyuşturucu yoksunluğuyla hırpalanmış yüzümde, çökmüş gözlerimin etrafında uzun uzun gezindi. O an, sokakların o yırtıcı dövüşçüsünün çehresindeki sertlik tamamen silindi; yerini hüzünlü, pürüzlü bir fısıltıya bıraktı.

"Uyu sen," dedi, sesi yağmurun ritmine karışarak ruhumu okşadı. "Daha saat sabahın yedisi bile olmadı."

İçimdeki o dilsiz feryatları parmaklarımla bile oynatacak, ona işaret diliyle bir şeyler anlatacak dermanım kalmamıştı. Başımı hafifçe yün battaniyenin üzerine bıraktım. Araf, sedirin üzerine uzanmadan önce bana doğru eğildi, o derin kömür karası gözlerindeki korumacı duvarı bir kez daha hissettim.

"Yorulmuş gözlerinin altı mosmor olmuş zaten kızıl," diye mırıldandı, sesi adeta bir ninni gibi dar odanın tavanında yankılandı. "Hadi kapat gözlerini. Kimse gelemez bu kapıdan içeri. Ben buradayım."

Onun "Ben buradayım" deyişi, on yıldır o lüks villada duymadığım o gerçek güven hissini bir mühür gibi kazıdı zihnime. Göz kapaklarım kurşun gibi ağırlaşırken, Araf’ın sedirin üzerine uzandığını, kolunu başının altına koyarak odanın kapısına doğru tetikte bekleyen o yırtıcı gözlerini karanlığa diktiğini gördüm son kez. Kendimi, o boks salonu kokan kalın kapüşonlusunun sıcaklığına ve derin bir uykunun kollarına bıraktım.

Bilincim yeniden yerine geldiğinde, eski tahta pencerelerden içeriye sızan o çiğ, gri öğlen ışığı yüzüme vuruyordu. Gözlerimi yavaşça araladım. Odanın içindeki o yoğun yağmur ve fırtına kokusu azalmıştı, sadece nemli ahşap kokusu kalmıştı. Duvara monte edilmiş eski saate baktığımda şokla yatakta doğruldum.

Saat öğlen ikiydi. Hayatımda ilk kez bu kadar derin, kabussuz ve kesintisiz uyumuştum. Göğsümün sol tarafını yokladım; kalbim o haplar olmadan, yavaş ama tıkır tıkır, inanılmaz hafif bir ritimle atıyordu. Şaşkındım.

Bedenimdeki o sabahki krizin yorgunluğu hafiflemişti ama biyolojik ihtiyaçlarım kendini hissettiriyordu. Yataktan sarkıp çıplak ayaklarımla o gıcırdayan muşamba parkelerin üzerine bastım. Araf odada yoktu, sedirin üzeri boştu. Odanın köşesindeki o eski, tahta kapılı banyoya doğru parmak uçlarımda ilerledim. Çıt çıkarmamaya çalışarak kapıyı açıp içeri süzüldüm. Aynaya bakmamaya yeminliydim; yüzünü buz gibi suyla yıkayıp, işimi bitirdikten sonra hemen dışarı çıktım.

Kapıyı açıp mutfak tezgahının olduğu o küçük koridora doğru adım attığım an, burnuma dolan o muazzam kokuyla adımlarım çivilendi.

Taze demlenmiş çay kokusu ve domatesin, biberin, tereyağının o ocakta fokurdayan iştah kabartıcı kokusu...

Kafamı hafifçe çevirdiğimde, Araf’ı o tek gözlü küçük ocağın başında gördüm. Sırtına eski bir tişört geçirmişti ama omuzlarındaki o dövüş kasları hâlâ belirgindi. Elindeki tahta kaşıkla tavadaki menemeni karıştırıyordu. Benim kapı sesimi duyduğu an, o keskin sokak içgüdüsüyle yavaşça arkasına döndü. Yüzündeki o yara izlerinin arsızlığına inat, dudaklarının kenarında sinsi ama inanılmaz samimi bir tebessüm belirdi.

"Tünaydın Lâl," dedi, sesi uykudan yeni uyanmış gibi boğuk ve hırıltılıydı. Gözlerini gözlerime dikip sırıtmaya devam etti. "Senin için menemen ve çay yaptım. Umarım beğenirsin prenses."

"Prenses" kelimesi dudaklarından döküldüğü an içimdeki o vahşi labirent sarsıldı. Araf, ocağın altını kapatıp tavayı masanın ortasına doğru taşırken neşeli bir ses tonuyla devam etti:

"Aslında bugün dışarı çıkacaktım, ringin işleri vardı. Fakat senin için çıkmıyorum. Bu mahalle tekinsizdir, seni bu halde evde yalnız bırakamazdım."

Duyduğum bu cümleyle içimde derin bir mahcubiyet ve pişmanlık dalgası yayıldı. Benim yüzümden, hayatında hiç tanımadığı dilsiz bir bela yüzünden kendi hayatını, işini gücünü askıya almıştı. Ona yük olduğumu hissetmek içimi acıttı. Gözlerimi yere indirip kapüşonlusunun kollarını parmaklarımla çekiştirmeye başladım.

Araf, benim bu mahcup halimi saniyeler içinde o dilsiz gözlerimden okudu. Tavayı masaya bıraktı, yanına taze ekmeği ve dumanı tüten iki bardak çayı koyduktan sonra sedirin kenarına oturdu. Ses tonu yeniden o sarsılmaz koruyucu şefkatine bürünmüştü.

"Ye bakalım," dedi, çatalı bana doğru uzatarak.

Masaya yaklaştım, sandalyeyi çekip oturdum. Önümdeki taze, çıtır fırın ekmeğinden büyük bir parça kopardım. Çatalı bir kenara itip ekmeğin içini tavanın tam ortasındaki o kıpkırmızı, bol salçalı ve dumanı tüten tereyağlı menemene sertçe banarak ilk lokmayı ağzıma götürdüm. Lokmayı çiğnediğim an zihnimde adeta bir havai fişek patladı, gözlerimi şokla kocaman açtım. Hayatımda daha önce hiç böyle bir lezzet, böyle içimi eriten sıcak bir tat tatmamıştım. Ekmeğin kenarından sızan o nefis sos dilime değdiği an açlığımın ne kadar vahşi olduğunu anladım. Bir parça daha koparıp tavanın dibini sıyırarak deliler gibi yemeye başladım. Gerçekten kelimenin tam anlamıyla bayılmıştım.

Araf, benim o iştahlı halimi ve ekmeği menemene banarak yiyişimdeki o samimi beğeniyi görünce hiç vakit kaybetmedi. Masanın kenarındaki o buruşuk kağıtları ve tükenmez kalemi hemen önüme, tabağın yanına koydu. Kollarını masaya yaslayıp bana doğru eğildi, kömür karası gözlerinde muzip bir merak parıldıyordu.

"Nasıl?" diye sordu doğrudan, gözlerimin içine bakarak.

Kalemi hemen elime aldım. Mürekkebin kokusu menemene karışırken, kağıda büyük harflerle tek bir şey yazdım ve ona doğru ittim:

"Çok güzel."

Araf yazıyı okuduğu an yüzündeki o sert boksör ifadesi tamamen dağıldı, gözlerinin kenarı kırıştı. "Beğenmene sevindim dilsiz kız," dedi, çayından büyük bir yudum alırken. Ardından arkasına yaslandı, bakışlarını yüzümdeki o solgun ama duru güzelliğe dikti. Sesi bu kez daha ciddi, daha derin bir merak taşıyordu:

"Aslında merak ediyorum... Sen kaç yaşındasın prenses?"

Kalemi parmaklarımın arasında hafifçe çevirdim. Hayatımın on yılını bir hücrede bırakmış o çıplak rakamı kağıdın üzerine bıraktım:

"19"

Araf kağıttaki '19' yazısına baktı, ardından taze ekmekten bir parça daha koparıp menemene banarken kendi kendine mırıldandı.

"Ben de 24," dedi, sesi o küçük odanın kireç sıvalı duvarlarında yankılanırken. "Görünüşe göre aramızda beş yaşlık bir bela farkı var, Lal."

Yemeye devam etti. O lokmasını çiğnerken, bense dumanı tüten çay bardağının arkasından onun o yara izleriyle dolu, tekinsiz ama bana hayat veren yüzünü izliyordum. Balat'ın o öğlen sıcağında, hayatımda ilk kez celladımın uzağında, adını yeni öğrendiğim bu boksörün masasında gerçekten yaşadığımı hissediyordum.

Yemeye devam ettik. O lokmasını çiğnerken, bense dumanı tüten çay bardağının arkasından onun o yara izleriyle dolu, tekinsiz ama bana hayat veren yüzünü izliyordum. Hayatımda ilk kez celladımın uzağında, adını yeni öğrendiğim bu boksörün masasında gerçekten yaşadığımı hissediyordum. Tavanın dibini taze ekmekle iyice sıyırıp çaylarımızın son yudumunu aldığımız o sakin saniyede, Balat’ın tekinsizliği bizi yeniden gerçeğin soğuk yüzüyle çarptı.

GÜM! GÜM! GÜM!

Gecekondunun eski tahta kapısı, sanki yerinden sökülecekmiş gibi arsızca ve sertçe yumruklanmaya başladı. Dar odanın içindeki o huzurlu menemen kokusu anında yok oldu; hava saniyeler içinde buz kesti.

Araf’ın sırtındaki kaslar bir yay gibi gerildi, lokması boğazında düğümlenmişti. Elindeki çay bardağını masaya bırakırken o kömür karası gözlerinde o vahşi, ölümcül sokak içgüdüsü yeniden uyandı.

"Ne oluyor lan alacaklı gibi?" diye mırıldandı dişlerinin arasından, sesi hırlayan bir kurdun sesine benziyordu.

Yerinden bir dağ gibi doğruldu. Bakışları anında masanın üzerinde kedi gibi büzülen bana döndü. Gözlerindeki o muzip ifade gitmiş, yerine buz gibi bir ciddiyet gelmişti. Adımları kapıya doğru yönelirken bana doğru eğildi ve sesini sadece ikimizin duyabileceği bir fısıltıya indirdi:

"Sen benim odaya geç, ne olur olmaz."

Kafamı hızla yukarı aşağı salladım. Yataktan kalkarken dizlerimin bağı çözülecek gibi oldu ama can havliyle, onun o buram buram boks salonu kokan kalın kapüşonlusunun eteklerini toplayarak mutfak tezgahının arkasındaki o döküntü odaya doğru koştum. İçeri girer girmez kapıyı milim milim kapattım, nefesimi bile dışarı fırlatmaya korkarak kulağımı soğuk ahşaba dayadım. Kalbim, o sökülmek istenen sapasağlam kalbim, göğüs kafesimi patlatmak ister gibi deli gibi çarpmaya başlamıştı bile.

Araf’ın ağır postallarının parkede çıkardığı o gıcırtıyı duydum. Demir sürgüyü sertçe çekti ve tahta kapıyı araladı.

Dışarıdan, o dar sokaktan gelen o sinsi, mekanik ve yabancı ses doğrudan odanın içine, oradan da benim saklandığım duvarların ardına sızdı. Gelen, Yeniköy'deki o yalıdan buraya kadar izimi süren, Kudret'in o siyah takım elbiseli, eli silahlı korumalarından biriydi.

"Merhabalar," dedi adam, sesindeki o yapay nezaketin arkasında buz gibi bir avcı tonu gizliydi. "Bu kızı gördünüz mü? Balat sokaklarındaymış. Adı Lâl Sancar."

O an, odanın içindeki zifiri karanlıkta zihnimin ortasına bir atom bombası düştü. Endişe, ciğerlerimi eriten bir asit gibi damarlarıma yayıldı. Beynimin içinde Kudret’in o sinsi fısıltısı yankılandı: "Canlı bir organ torbası..."

Beni bulmuşlardı. Kendi öz babamın soyadı olan "Sancar" kelimesi, o adamın pis dudaklarından bir ölüm fermanı gibi dökülmüştü. Otobüsten indiğim o ilk saniyede peşime takılan o projektör farları, şimdi bu döküntü gecekondunun kapı eşiğine kadar dayanmıştı. Eğer Araf kapıdaki o adama beni ele verirse, eğer o sargılı parmaklarıyla beni sokağın ortasına fırlatırsa ne yapardım? Gidecek tek bir yerim, cebimde tek bir kuruşum yoktu. Haftaya çarşamba günü ameliyat masasında göğsümün canlı canlı yarılacağı o ölüm randevusuna kendi ayaklarımla yürümek zorunda kalacaktım.

Nefesim boğazımda tıkandı, dilsiz dudaklarım korkudan zangır zangır titredi. Sol elimi göğsüme, o parlayan mor kesim haritasının üzerine sımsıkı bastırdım. Kapının arkasındaki adamın elinde benim kızıl saçlı, solgun yüzümün olduğu o lanetli fotoğraf duruyordu. Ve ben, kimsesiz bir boksörün insafına sığınmış dilsiz bir firari olarak, hayatımla ölüm arasındaki o incecik arafta saniyeleri sayıyordum.

Bölüm sonu

1 yorum