"Önceki bölümde Akay, Güney'in peşinden gitmiş, gözü dönmüş Güney'i durdurmayı başarmıştı. Güney de Akay'ı ağaçlık bir alana götürmüş, soy isimleri hakkındaki hikayeyi anlatmıştı. Eski dörtlü, 31 yıl önce Gürgen adında kurtuluş savaşı gazisi olan 92 yaşında bir dedeyle karşılaşmış. O günün akşamı Gürgen dedenin evine misafir olmuşlar. Sonraki gün Gürgen dede onları yadigara, yani hendeğe gotürmüş, o hendeğin anahtarlarını onlara vermiş. Onlardan hendeğin içindeki hatıralara sahip çıkmalarını istemiş. İlk dörtlüden, yani kendi grubundan da bahsetmiş, daha sonra da Güney, Kuzey, Karaca ve Efsun'u kendi soyundan geldiklerini söylemelerini istemiş. Kuzey de adın adımız olacak diyerek onun ismini kendi isimleri yapacaklarını söylemiş. Hendeğe girmiş, ilk Dörtlü'nün hatıralarını bulmuşlar. Daha sonra Güney gruplarına ve ilk gruba bir isim bulmuş, Dörtlü demiş. Teşekkür etmek için Gürgen dedenin konağına gitmiş, Gürgen dedeyi kendi odasında, bir mektubun üzerinde ölü bulmuşlar. Daha sonra geçmiş bitiyor ve günümüze geçiş yapmıştık. Güney, Akay'a o mektubu vermişti. Mektupta Gürgen dedenin vasiyeti ve tüm mal varlığını Güney'in olduğu Dörtlü'ye bıraktığı yazıyordu. Güney, Akay'ın yeni Dörtlü'yü toparlayacak, onları birbirine bağlayacak kişi olduğunu ve zamanı gelince Efsun'un anahtarını alacağını söylemişti. Akay'ı kendine gelmesi için de uyarmıştı. Güney, Akay'ı mezarlığın başında yanlız bırakıp gittiğinde Akay, Şüheda'yı uzaklaştırmayacağına, Alpay'ın geçmişini öğreneceğine ve Mir'e geçici birisi gözüyle bakmayacağına kendi kendine söz vermişti. En son Yuva'yı aramış, zamanının geldiğini söylemişti."
Şırnaktaydık. Amcamın bana Gürgen dededen bahsetmesinin üzerinden dört gün geçmişti. Bu dört gün içinde olabildiği kadar Şüheda ile iletişime girmeye çalışmıştım ancak bir türlü konuşamıyordum. Alpay ile de daha fazla muhabbetimiz olmuştu ve Mir'e gerçekten de kalıcı ilişki gözüyle bakmaya başlamıştım.
Şimdilik her şey iyi gidiyordu.
Ağaçlık, dağlık bir arazideydik. Eski, uzun zaman önce kapatılmış bir fabrika vardı ileride. Yaver üzerine düşen görevi yapmış, Mehmed Dalkıran ve o gün ailemi öldüren yedi kişiyi buraya toplamıştı. Yuva ise bıraktığımız tüm kanıtları temizlemişti. Amcam, ondan istediğim tüm malzemeleri fabrikaya götürmüştü.
Ben, amcam ve Şüheda, fabrikaya yakın bir bölgedeydik. Evet, Şüheda da bizimleydi. Onu da yanımıza almamız için bizi zorla ikna etmişti. Arabanın gidebileceği yere kadar gitmiştik. Bu noktadan öteye araba gitmiyordu çünkü fabrikaya giden yoldaki asfalt çatlamış, topraklanmış ve de üzerinde bir şeyler vardı. Arabayı gölgelik bir alana park etmiştik ve şimdi de arabanın hemen yanında durmuş birbirimizle bakışıyorduk.
Efsun hanımın gelmesini bekliyorduk. Amcam bu yüzden pişmiş kelle gibi sırıtıyordu ama üzerindeki gerginlik metrelerce öteden hissedilebilirdi. Şüheda, Efsun karısını sevmişti. Bir ben sevememiştim o kadını.
Ne yani, amcamı benden alacak bir kadını sevmem mi gerekiyor? Nah.
"Benim size söylemem gereken bir şey var." Diyen Şüheda, üçümüz arasındaki sessizliği bozmuştu. Amcam, yüzündeki kelle sırıtışıyla kıza baktı. Ben ise her ne kadar gözlerimi kaçırmak istesem de gergin bakışlarımı üzerine çevirdim.
"He amcası?" Diyen amcama hafifçe gülümsedi. Uzun askılı minik çantasının içinden cüzdanını çıkardı. Benim boş, amcamın meraklı bakışları arasında bir kimlik uzattı bize. Amcam kimliği aldı, almasıyla gözleri pörtledi ve hatta doldu.
Amcam önce konuşmak için ağzını açtı, sonra kapattı. Yutkundu ve tekrar dudaklarını araladı. Tekrar kapattı ve gözlerini kırpıştırdı. Ve hatta sol gözünden tek damla yaş düştü. "Sen..." Dedi ama gerisi gelmedi.
Amcamın titreyen elinden kimliği aldım. Vesikalık fotoğrafında Şüheda vardı. Ancak kimlikte yazılanlar öncekinden farklıydı.
Arka tarafında anne adı Karaca, baba adı Kuzey yazıyordu. Tamam, bu normal. Ben de yazdırmıştım önceki kimliğine bunu. Soy isimde de Gürgen yazıyordu. Bu da normal. Ama farklı tarafı isimdi.
Şüheda değil, Umay yazıyordu.
"Bu ne lan?" Derken boş bakışlarım sürüyordu. Neden ismini değiştirmişti ki? Peki neden bizim bundan haberimiz olmamıştı?
"Annemin günlüğünü buldum." Demesiyle dondum kaldım. İyi de, annem günlük tutmazdi ki? Yani... Bana hiç günlük yazdığını söylememişti. "Ve okudum."
"Annem günlük tutmazdı." Dediğimde sesim çok hafif titremişti ama kimse fark etmedi. Yüzüm kasılmıştı ve büyük ihtimal bakışlarım da sertleşmişti.
"Tutuyordu." Diyen amcamla tüm ifadem bocaladı.
"Amca, ailem benden asla bir şey saklamazdı!" Onlar asla bunu yapmazlardı. Kötü de olsa bana daima gerçekleri söylerlerdi. Birbirimizden asla sır saklamazdık. Onlardan gizli yaptığım tek şey amcamla birkikte annemin yaptığı yemekleri çaktırmadan yemekti. Ya da doğum günleri. Bizi mutlu edecek süprizler gibi etkisiz şeylerdi. Annem günlük tutuyorsa bana söylerdi.
"Kuzey de tutuyordu. Karaca da tutuyordu. Efsun ve ben de tutuyorum. Dörtlüler günlük tutar, Akay. İlk Dörtlü de tutuyordu, biz de tutuyoruz. Ve siz de tutacaksınız." İnanmayarak baktım amcama.
"Söylerdiniz! Bana söylerdiniz!" Gözlerim doluyordu ancak bunu ustalıkla geri attım. Hırsıma tutundum.
"Annem günlükte son otuz bir yılının her gününü yazmış." Diyerek dikkatleri üzerine çeken Şüheda olmuştu. "Dörtlü dediği grup, yadigar dedikleri hendek, ikizlerden birisinin ölmesi, başlarından geçen her olay... Her şeyi yazmış."
Doğru ya, ailem bana ölü de olsa bir ikizim olduğundan bahsetmemişti. Bu kadar önemli bir şeyi benden saklayan, günlük tuttuğunu da saklardı. Aileme olan güvenime bir darbe indi. Aldığım her nefesle göğsüm sancılandı.
"Öldüğünü sandığı diğer kızlarına Umay ismini vermek istemişler. Ben de her ne kadar güzel bir anlamı olsa da artık Dinçer'lerin bana verdiği ismi kullanmak istemiyorum. Benim öldüğümü sandıklarında Umay Gürgen diye bir bebek mezarı kazmışlar. Doğduğumda adım Umay'mış, öldüğümü sandıklarında da Umay'mış. Ve ben Dinçer'lerin yanında yaşayamazken onlar kızları Umay'ın yasını tutuyormuş gizlice." Her dediği cümleyle içim daraldı. İnanmak istemiyordum.
"Ben de o yası artık gerçekten bitirmek için gerçek ismimi almaya karar verdim. Artık ben yanlış ailede büyümüş Şüheda değilim. Ben artık Gürgen Kızı Umay'ım."
O an kendimi gördüm. Yemin ederim ki kendimi gördüm. Ses tonunda, duruşunda, konuşma tarzında, kararlılığında ve gözlerindeki hırsta kendimi gördüm. Ve kabullendim. Onun ikizim olduğunu kabullendim.
Ancak ailemin benden bu iki şeyi gizlemelerini kabullenemem. Bu bizim Gürgen'ler sır saklamaz ilkemize ters.
"Ve-" demişti ki elimi kaldırıp susturdum. Amcam hâlâ gözleri dolu dolu bakıyordu. O da derinden sarsılmıştı.
"Yeter." Daha fazla duyamazdım. "Yeter, bu kadarı kesinlikle yeter. Daha fazla konuşup da aileme olan güvenimi sarsma." Ağzını açtığında arkamı döndüm. "Daha fazla dinlemeyeceğim. O kırmızı saçlı kadın gelince gelirsiniz!"
Neredeyse koşar adım uzaklaştım oradan. Artık ne kadar hızlı gidiyorsam on dakikada fabrikaya gelmiştim. Fabrikadan içeri girdim ve o an bütün duygularım, düşüncelerim beni terk etti. Sadece içgüdülerim kaldı. Öldürme ve acı çektirme içgüdülerim.
Tam ortada, sandalyelere bağlı sekiz kişi vardı. Hepsi de korkuyla etrafına bakınıyordu. Kapı açılınca gözleri bana döndü. Sakince önlerine doğru yürüdüm.
Mehmed Dalkıran, şuan yetmiş üç yaşında, bir ayağı çukurda olmasına rağmen etrafındakilere her türlü eziyeti yapan piçin teki.
Diğer yedili ise bir arkadaş grubu. Kiralik tetikçiler. İsimleri aklımda değildi. Ki zaten umrumda da değil. En küçükleri elli, en büyükleri ise elli dokuz yaşındaydı.
"Ben kimim, biliyor musunuz?" Bilseler de konuşmazlardı. Ağızları bağlıydı. "Karaca ve Kuzey'in kızı Akay da derler." Yavaş yavaş sekizinin önünden geçiyordum. "Binbaşı Gürgen de derler." Tam olarak Mehmed Dalkıranın karşısında durdum. "Ama ben Lakayıt'ı yercih ederim."
"Sivil insanlar Lakayıt kim bilmez. Bu yüzden sizlere kendimi açıklayayım." Etraflarında dönmeye devam ettim. "On yıla yakın bir süredir Devlet'in iş bitiricisiyim. Devletim beni bir göreve verirse ya işkenceyle öldürürüm, ya da ayak üstü katliam çıkarırım. Buyük ihtimal Azrail ona iş çıkardığım için gıcık oluyordur." Aniden durdum.
"Bu kadar gevezelik yeter." Mehmed Dalkıran'ın ağzındaki bandı sertçe çektim. Diğer yediliye para veren oydu. Yani tüm işim onunlaydı. Tabi bu diğerlerini de öldürmeyeceğim anlamına gelmiyor. "Neden?"
"Her iki türlü de öldüreceksin." Dedi titreyen sesiyle. O sırada ben tek kullanımlık tulumu giyiyordum kıyafetlerimin üzerine. Eldivenlerimi de giydim.
"Evet." Amcam istediğim tüm malzemeleri getirmişti. Güzel bir parti olacaktı. "Ama yine de söyleyeceksin." Ona döndüm. Yutkundu.
"Eğer söylersem acısız öldürür müsün?" Dediğinde sadece baktım.
"Belki." Bu belki demem bile onun için büyük bir şanstı. O da bunu anlamış olmalıydı.
"O ikisi bizi tüm Şırnak'a rezil ettiler. İki karıyı da peşlerine takıp kaçtıklarında elaleme rezil ettiler bizi! Kimsenin yüzüne bakamadık! Üstüne bir de Kuzey o sürtükle evlenmiş, senin gibi bir piçi doğurmuş! Ne ata sözü dinlediler ne de saygıyı terbiyeyi umursadılar!" Sakince dinledim sadece.
"Sen de intikam için onları öldürttün." Soru değildi, direkt cevaptı bu. Başını salladı. "Seni en son öldüreceğim." Diğer yediliye döndüm. "Sırf para için iki güzel insanı öldürdünüz. Acısız bir ölüm beklemeyin."
!!!İŞKENCE ALARMI!!!
Buradan sonrası full işkence olacak, işkence sırasında kayda değer olan şeyleri bölümün son tarafında, benim gevezekik yaptığım kısımda yazacak. İçiniz rahat olsun :)
Gözyaşları ya da yalvarmalarını umursamadım. Amcamın getirdiği işkence malzemelerinin yanına geçtim ve hepsine şöyle bir göz gezdirdim. Gördüğüm ufak tüple sırıttım. Yediliden birisini sandalyeden çözüp yere attım. Elleri ve ayakları hâlâ bağlıydı. Ağzını açtım.
Tekrar geri döndüm, tüplerden birisini aldım ve onun ağzını zorla açtım. Tüpün içindekini ağzına döküp ağzını tekrar bağladım. Tüpün içinde termitler vardı.
O yerde kıvranırken bir tüp daha aldım. Bu seferki tüpü de kulağına dayadım kapağını açıp. Termitler onun kulağına dolarken hayvanların çıkmaması için kulağını küçük tüple tıkadım. Bunu diğer kulağına da yaptım.
Onu şimdilik rahat bırakıp diğerine geçtim. O adamı da sandalyeden çözdüm ve yere gelişi güzel savurdum. Bununla ilgili daha farklı planım vardı. Tekrar sırıttım. Zaten alışık olduğum bir şey yaparak adamın tüm kıyafetlerini kesip onu anadan doğma bıraktım. Sırıtmam genişlerken elime bir timsah makası alarak sikini en kökten kestim.
Boğuk çığlıkları fabrikada yankı yaptı. Diğer beş kişi arkadaşlarının çektiklerini görünce bembeyaz kesildi. Mehmed Dalkıran yalvarıyordu.
Ağzını açtım, sikini de ağzına zorla tıktım. Muazzam bir görüntüydü.
Gözünü oydum, gözü vıcık vıcık, kaygan bir şekilde bıçağımla temas ettikçe daha da derine soktum ince bıçağı.
Acaba gözünü ağzına soksak nasıl görünür?
Denemeye değer.
Oyduğum tek gözü elime aldım. Şöyle bir inceledim. Gözünü kafasının içine -artık neresi oluyorsa- bağlayan o ip gibi şeyi kestim. O ipi de tutup çekerek elime dolamaya çalıştım ama kısaydı. Somurtarak daha sert çektim ve o iple birlikte birkaç et parçası da göz yuvasından çıktı.
Bunu ilk kez yaptığım için heyecanlanmıştım. Diğerinin yanına gittim ve ağzındaki bandı çıkardım. Onun da gözleri geriye doğru kayıyordu. Termitler çok güzel bir etki bırakmıştı. Onu içten yiyorlardı. Elimdeki gözü ağzına tıktım ve gözün arka tarafındaki o ip benzeri şeyi de tüple tıkadığım kulağa tıkıştırdım.
Bu sefer gidip ufak bir kafesin içindeki minik, tatlış fareyi aldım avcuma. Onu da ötekinin boş göz yuvasından içeri tıktım. Boğuk çığlıkları dinmiyordu.
İkisi yerde acıyla kıvranıp bağırırken bu sefer bir diğerine geçtim. Sandalyeden çözdüm. Yere fırlattım ve elime bir balyoz alıp önce elleri, sonra ayakları olmak üzere vurmaya başladım. Kırılan kemiklerinin sesi ve bağlı ağzından çıkan kesik çığlıklar kulağıma çok güzel bir ninni gibi geliyordu.
Fabrikanın kapısı açılıp da içeri amcamlar girdiği zaman ben büyük kıyma makinesini zorlanarak da olsa o balyozla ezdiğim adamın yanına getirmiştim. Adamın kırılmış, ezilmiş kolunu makinenin dişlilerinin olduğu tarafa sokup bastırdım. O sırada da makineyi çalıştırmak için bir kolu döndürüyordum. Her çevirişimde adamın kolu, kemikleriyle birlikte un ufak oluyor ve kıyma olarak bir bölümden çıkıyordu.
"İkiz!" Diye bağıran Şüheda, ya da Umay ile birlikte bakışlarım aniden onu buldu. Gergindi, göz bebekleri titriyordu. Hatta vücudu bile titriyordu ancak yine de yanıma geldi. Tüm bu vahşetten korkuyordu ancak yanımda durdu. "Susamışsındır." Elindeki ballı sütü bana uzattı.
Aldım.
"Yana geç, ikiz. Elbisen kirlenmesin." Diyerek gülümsedim. Ona ikiz dememle gözleri dolu dolu gülümsedi.
Efsun karısı o sırada başını duvara çevirmiş bu vahşeti görmezden geliyordu. Amcam da kusuyordu bir köşede. Ama ikizim, aynı benim gibiydi. Zorlansa da tüm bu katliamda yine de dik durmaya çalışıyordu.
"Yardım etmek istiyorum." Demesiyle ben daha da gülümserken Efsun karısı ve amcam aniden Şüheda'ya, daha doğrusu yeni ve gerçek ismiyle Umay'a döndü. Kimse beklememişti bunu. Ben de beklemedim ama uyum sağladım.
"Tulumlar şu köşede." Diyerek bir kenarı gösterdim. Korkuyordu, ancak o da içindeki öfke ve nefreti atmak istiyordu. Elini kana bulamak istiyordu. Ve ben onu engellemeyecektim.
Bir yandan metal kolu çevirip adamın elini kıyma yapıyor, diğer yandan da yıllar sonra ilk kez ballı süt içiyordum.
Tadını özlemiştim.
Adamın her iki kolu da kıyma olmuştu. Bu sefer kafasını soktum. Makine biraz zorlandığında kafasını balyozla ezdim ve tekrar soktum. Ballı sütümü keyifle yudumluyorken adamın kafası da kıyma oldu.
Üzerinde kullan at tulum giymiş olan Umay -artık ailemin ona verdiği ismi kullanacağım- hemen yanımda bitti. Kan kokusundan midesi bulanıyor olmalıydı ancak bunu geri plana atıyordu.
"Ben ne yapabilirim?" Dediği sırada zaten ölmüş olan pisliği bir yere savurdum ve kalan dört tetikçiye baktım. Mehmed Dalkıran en son ölecekti.
"Şü- Umay sen buraya gel!" Diyen amcama göz devirdim.
"Prensesler çıksın." Dediğimde Efsun'un güldüğünü gördüm. Efsun da kendini zorlayarak yanımıza geldi. Onun gelişiyle amcam da kusmayı bitirmiş, bize doğru geliyordu.
"Bir tanesini ben alırım." Diyerek tetikçilerden birisinin yanına doğru yürüyordu ki durdurdum onu.
"Siz sadece izleyin. Bu vahşet benim ve Umay'ın olacak." Sert sesim ve Umay'ı bu kadar çabuk kabullenişim herkesi şaşırttı. "Bu ikiz vahşeti olacak."
İkiz... Ne kadar güzel bir kelimeymiş.
"Tamam." Dediğinde somurtuyordu. O da öldürmek istiyordu birilerini. Ama bunlarla biz ilgilenecektik. Eski topraklar köşede durup yeni nesili izleyebilirdi.
Adamlardan birisini Umay'ın önüne attım. "İstediğini yap." Bir an tereddüt etse de sonunda içindeki kana susamış yüzünü ortaya çıkardı. İlk başta basit yaralamalar yaparak kendini alıştırdı. Sonra da işkence aletlerini kullanmak istediğini söyleyince gülümsedim. Ben de önüme bir adam aldım.
En iyi öğretim şekli göstermektir ne de olsa.
"Bu nedir?" Dediğinde elindeki aleti sallıyordu.
"Kurşun Yağmurlama. Elektrikle çalışanlardan bu." Ben de bir tane Kurşun Yağmurlama aleti aldım elime. "Şu düğmeye bastığında içindeki kurşun erimeye başlayacak ve buradaki deliklerden yağmur gibi damla damla akacak." Düğmeyi gösterdim ve ikimiz de bastık. Kurşun eriyip damlarken adamın ağzını açmış, ağzına doğru damlatıyordum. "Bu kurşun hem yakacak, hem de yapıştırarak. Nereye damlatırsan damlat."
Herkesin sevimli dediği kız şuan benimle işkence yapmayı öğreniyordu.
"Gerizekalı bir de ikiz olamayız diyordu." Diye homurdanan amcamı duysak da ikimiz de önümüzdeki iki adamla ilgileniyorduk.
"İçindeki tüm nefreti bunlara kus." Dediğimde başını salladı. Derince yutkundu. O, içindeki bütün öfke, nefret ve kin duygusunu önündeki adamdan çıkarırken gözleri dolmuş, ağlıyordu. Bunlar korku ya da tiksinti göz yaşları değildi. Nefretten ağlıyordu. Hırstan ağlıyordu.
Bir kerpeten aldım, önümdeki adamın ağzını açtım ve dilini kerpetenle kıstırıp kendime doğru sertçe çektim. Dili, tam en köklerinden bir parça eti de kopararak kerpetenin kıskacında kaldı. Adamın ağzı açık şekilde dişlerini zemine geçirdim ve kafasına sert bir tekme attım. Dişleri diş etinin içine girmişti. O acıyla bayıldığında başkasına geçtim.
Küçük, ince şişlerden alarak sandalyedeki bağlı adamın kulağına koydum ve yavaş yavaş döndürmeye başladım. Her dönüşte şiş daha da içeri giriyordu. Hemen ölmesin diye şişleri kulağında bırakarak başka bir alete geçtim. Her harekette daralan ince, sarı bir ipi alıp diz kapaklarına doladım. İp yavaş yavaş küçülmeye başlıyordu.
O sırda Umay ise elektrikli çubuklardan bir tanesini adamın ağzına sokmuş elektrik veriyordu.
İçinden böyle biri çıkacağını beklemiyordum aslında.
O nefretini gözyaşıyla kusuyordu, ben ise gülerek. O yüzden o işkence yaparken ağlıyor, ben ruhsuzca sırıtıyordum.
Elektrik yüzünden iç organları dahi çarpılan adam, kızarmış, hatta yanmış bir tavuk gibi birkaç kez seğirdikten sonra öldü. Umay hızını alamadı, eline benim balyozun daha ufak versiyonunu aldı. Diğer adamı çözerek kendi önüne atmıştı. O tüm gücüyle elindeki balyozu ona indirirken etrafa kan sıçrıyor, sıçrayan kan üzerimizdeki tulumlara geliyordu.
O, işkencede yeni olduğu için hızlı hızlı öldürüyordu. Ama ben en acı verecek şekilde yavaş yavaş nefeslerini kesiyordum.
Aynı şuan diz kapaklarına bağladığım o küçülen ipler yüzünden bacakları tamamen kopan adam gibi.
Adam feryat figan bağırırken onu yerden kaldırdım ve önceden amcamın getirdiği minik jakuziye attım. Kaynar suyla temas eden adam ağzı bağlıyken bile gür bir çığlık attı.
Burnuma kan, yanık, duman ve idrar kokusu gekiyordu. Kim işemişti lan?
Ben beş, Umay iki adam öldürmüştü.
Birisinin vucuduna termit sokmuş, ağzına da gözünü oyduğum adamın gözünü koymuştum.
Birisinin gözünü oymuş, oyduğum gözünün içine fare sokmuştum.
Bir başkasının sikini kesmiş, o siki de onun boğazına kadar sokmuştum.
Birisinin el ve ayaklarını balyozla kırmış, kollarını ve kafasını kıyma makinesinden geçirmiştim.
Birisinin üzerinde de Umay'a Kurşun Yağmurlama aletini öğretmiş, dilini tamamen koparmıştım ve kaynar suyun içine atmıştım.
Umay ise bir tanesine ilk önce basit yaralamalar yapmış, ardından da Kurşun Yağmurlama aleti ile adamın ağzına kurşun damlatmıştı.
Bir başka adamı da balyoz darbeleri ve iç organlarına elektrik vererek öldürmüştü.
Geriye sadece Mehmed Dalkıran kalmıştı. Ona doğru ilerledik. Her adımımızda daha da korkuyordu. Üstü başı kan olmuş, hâlâ nefret gözyaşları akıtan kadına baktım.
"Buna ne yapacağız?" Dediğinde gulümsedim.
"Şu köşedeki şırıngaları kullanarak ölenlerin kanını alıp bardak gibi bir şeye koyar mısın?" Dediğimde başını salladı ve o tarafa doğru gitti. Ben de Mehmed Dalkıran'a son bir bakış atıp bir serum torbasını aldım. Kol damarını bulduğumda iğneyi batırdım ve serumdaki sıvıyı kanına enjekte ettim. Kanına asit veriyordum.
O sırada Umay, elindeki boş bir tüpe doldurduğu kanla yanımıza geldi. Tüpü onun elinden aldım ve Mehmed Dalkıran'ın ağzını açtım.
"Kansız kalmanı istemem. İç." Kan dolu tüpü dudaklarına dayadım. Ne kadar direnirse dirensin en sonunda o kanı ona içirmiştim. Tekrar ağzını bantladım.
Umay, elindeki elektrik çubuğuyla ona hafif hafif elektrik verirken ben de kızgın şişleri batırıyordum bedenine. Tek tek parmaklarını kırdım. Umay ise artık daha fazla dayanamamış, amcamların yanına gitmiş ve kusmuştu. Çok bile dayanmıştı aslında.
Gözlerine kızgın demir bastırdım, gelen yanık ve kül kokusunu doya doya içime çektim. Derisini yüzdüm, sikini kestim ve içine asit karıştırılmış kanını bir serum paketine aktardım.
Bu kanını çok sevgili baba tarafıma yollayacaktım. Sadece onun değil, buradaki tüm ölülerin kanını baba tarafıma güzel bir hediye paketi yapıp gönderecektim.
Ve artık rahatlıkla ailemin mezarına gidebilecek, doya doya ballı süt içebilecektim.
Akay artık tamdı. Binbaşı artık tamdı. Lakayıt artık en son forumundaydı.
Ben tamamlanmıştım. Dünyamdaki karanlık gitmiş, kendi evrenimin renkleriyle buluşacaktım.
Sonunda.
"Konunuşmamı istemediğini biliyorum ama bunu söylemem gerek, Akay."
İç çektim. İnada bindirmişti.
"Tamam, söyle."
"Annem ölmeden önce Ahin'in kim olduğunu bulmuş." Sessizlik. Hepimiz donduk kaldık.
╾━╤デ╦︻
Bölüm sonu!