"Önceki bölümde Akay ve Mir, birlikte kahvaltı yapmışlardı. Akay, kahvaltı sırasında geçmişe dalmış ve az kalsın ona dokunan Mir'e masadaki bıçağı saplayacaktı. Daha sonra beraber kahve içmiş, kahve içerkende birbirlerine takılmışlardı. Daha sonra Yuva, Akay'ı aramış, ailesinin katillerinin kim olduğunu bulduğunu söylemişti. Akay, Mir'in evinde bunu duymak istemediği için Lakayıt bilgisayarına göndermesini istemişti. Apar topar Mir'in evinden çıkmış, yeni evi olan konağa gitmişti. Arabayı park ettiği sırada bir araba son sürat yanından geçmişti ve arkasından da Şüheda görülmüştü. Akay'ı gören Şüheda, onun yanına gelmiş ve durumu ona anlatmıştı. Güney, birisinden telefon almış, ardından Akay'ın odasına girerek Lakayıt bilgisayarını kurcalamış, sonra da Mehmed Dalkıran diye sayıklayarak öfkeyle arabaya binip gitmişti. Akay, Şüheda'yı olayın dışında bırakarak arabasına binmiş ve yola çıkmıştı. Mehmed Dalkıran, Akay'ın dedesiydi ve Akay, Mehmed Dalkıran'ın kendi oğlunu ve gelinini öldürmüş olduğuna inanmak istemiyordu."
Cizre. İstikamet buydu. Hemen önümde de amcamın arabası vardı. İçimde ise buyük bir öfke ve nefret. Ancak en belirgin duygum korkuydu. Benim bütün hırsımı geri plana atacak kadar bir korkuydu. Amcam evden öfkeyle çıktıysa gözü dönmüş demektir. Gözü dönen bir Güney Gürgen'i sadece içgüdüleri kontrol eder ve kimse durduramaz.
Ben dışında.
Amcam şuanda düşünme yetisini kaybetmiş olmalıydı. Kardeşinin ölüm emrini babası verdiyse, babası onu da gözünü kırpmadan öldürebilirdi.
Gaza abanabildiğim kadar abandım. Amcamın arabasıyla aramda çok az bir mesafe kalmıştı. Direksiyonu sertçe ona doğru kırdım ve önüne geçtim. Yolu kapatarak arabayı durdurduğumda amcam da öfkeyle araçtan inmişti.
"Çek arabayı." Dediğinde ben de aracı tamamen kapatmış, anahtarı da çekerek araçtan inmiştim.
"Kendine gel." Zorlukla konuşuyordum ben de. Beynim uyuşmuştu ve gözlerimin ardı sızlıyordu. Buna içimdeki korku da eklenince durumum daha boktan bir hal alıyordu. Ancak şuan yıkılamazdım. Amcam güçsüz tarafını gösteriyordu. Benim de bu güçsüz tarafı kendimle örtmem, duvarındaki çatlakları gizlemem gerekiyordu.
"Akay, kızım," Dediğinde gözleri dolmuştu. "Lütfen." Yalvarıyordu. Amcam ikinci kez yalvarıyordu. Ve yine bana yalvarıyordu. Ailemin ölümünden sonraki depresyona girdiğim yıllar yaptığı gibi yalvarıyordu. İçim acıdı.
"Amca, babamın yarısı, asıl sana lütfen." Yumuşak konuştuğum nadir zamanlardan birisiydi. Ve amcamın da kontrolünü kaybettiği nadir bir zaman dilimiydi. "Öfkelisin, düşünemiyorsun."
"Akay, onları öldüreceğim. Ya yanımda ol, ya da köstek olma. Ama onları ödlüreceğim." Omuzları düşüktü. Omuzları en son anne ve babamın cesedine sarılan beni görünce düşmüş, bu kadar yıkılmıştı.
"Öldüreceğiz, amca. Ancak bu şekilde değil. Aptal olmamak gerekiyor. Dalkıran'ların belasını sikeceğiz." Buruk bir gülümsemeyle serçe parmağımı ona doğru uzattım "Gürgen Sözü."
Son cümlemle iş tamamdı. Amcam bu söze geri adım atardı ve attı da. Aynı buruk gülümsemeyle serçe parmağını benim serçe parmağıma sardı. "Gürgen Sözü."
╾━╤デ╦︻
Mir Atalay
Klinikteydim. Odamda oturmuş danışanımın gelmesini bekliyordum. Akay, apar topar evden çıktıktan sonra etrafı toplayarak kliniğe gelmiştim. Danışanımın gelmesini beklerken de yani aldığım bir kitabı okuyordum.
Saçlarının Kardeş Kokusu. Daha yeni başlamış olsam da şimdiden o kitabın atmosferine girmiştim. Bir yandan okuyor, bir yandan da bana dokunan cümlelerin altını çiziyordum.
"Peki, kimdi gerçekten sevdiği, kindisini güven içinde hissettiği?"
Abim, ablam, eniştem. Ailemin içinde bunlar.
Her ne kadar beni zorbalasa da Güney amca, boş boş bakıp konuşma zahmetine girmese de Alpay, arada psikopata bağlayan Şüheda da vardı bu listede.
Akay da vardı ancak onda can güvenliği tartışılır. Bu düşünceme gülecek gibi olurken başka bir satır çarptı gözüme.
"Yoksa, kendi içinde sonsuz bir kayboluş mu yaşıyordu?"
Olabilir, veya olmayabilir. Bu soru duruma ve duyguya göre değişiyor. Kendi içimde bu soruyu tartışırken kapım tıklatıldı. Asistan stajyerim Turna, içeri girdi.
"Şüheda hanım geldi."
"İçeri al." Dediğimde çıktı ve hemen ardından Şüheda odaya girdi. Bugün onunla seansımız vardı. Seanslarımız her hafta devam ediyordu. Çok ilerleme kaydetmiştik. Artık kabus görmüyordu ve kendisini daha özgür hissediyordu. Hatta eğer bu seansta da bir sıkıntı çıkmazsa son seansımız bile olabilirdi.
"Hoşgeldin." Gülümseyerek ayağa kalktım. Kitabı kapatıp masamın altındaki çekmeceye koydum.
"Hoşbuldum." Dese de yüzündeki ifade pek hoş şeyler yaşandığını söylemiyordu. Önümdeki koltuğa oturunca ben de oturdum.
"İçecek bir şey ister misin?" Her danışanımın kendisini rahat hissetmesi kliniğimizin öncelikli esasıydı. Aslında ne istediğini biliyordum ancak yine de sordum.
"Su alabilirim." Ben masamdaki kliniğin telefonunu elime alıp Şüheda'nın en sevdiği içecek olan portakal suyunu isterken Şüheda da pencereden dışarıyı izliyordu. Şüheda'nın su demesi onun portakal suyu istediğini gösteriyordu. Telefonu kapattım ve ona döndüm.
"Bugün kendini nasıl hissediyorsun?" İç çekti. Başını eğerek ellerinin arasına hapsetti ve gözlerini kapattı. Bir süre öyle durdu.
"İşe yaramaz. Ayak bağı. Gereksiz varlık." Herzamanki neşesi ya da sıcaklığı ile değil de ruhsuzmuş gibi konuşmuştu.
"Neden böyle hissediyorsun?" Not defterimi önüme çektim. Dinlendirici gözlüğümü de gözüme takarak tüm dikkatimi Şüheda'ya yönelttim.
"Yanlış anlama, kıskanmıyorum ama biraz kırılıyorum." Diyerek gözlerini kaçırdı. Şüheda sadece utanınca veya kendini kötü hissettiğinde gözlerini kaçırırdı. Şuanki durumda her ikisi de vardı.
"Neden?" Not defterime geçirdim bu durumunu. İçinde bir kırgınlık vardı. Utanç da vardı ancak bu utanç önceki taciz konusuyla ilgili değil, başka bir şey içindi. Belki de kırıldığı için utanıyordu.
"Akay'ın kardeşim, hele de ikizim olduğunu öğrendiğimde Akay görevdeydi." Hâlâ Akay'ın görevde olduğunu sanıyordu. Aslında bir nevi doğruydu. Tabi koma olayını Akay istemeden ona anlatamazdık.
"O an ilk başta inanamadım. Sonra sevindim. Yani Akay pek fazla belli etmese de bana karşı samimiydi. Ama sonra Akay ile yüz yüze geldik. Ben bu durumu hemen kabul etmiştim çünkü Akay benim için hayatımda tamamen güvendiğim ilk insandı." Dalgınca tırnağının çevresindeki deriyi soymaya başladı. Bunu da not aldım. İlk kez bu hareketi yapıyordu.
"Ve Akay bile farkında değil ancak bana eskisi gibi sıcak bakmayı bıraktı. Yani... Eskisi gibi değiliz. Genellikle beni görmezden geliyor gibi. Hatta daha ona üniversiteyi, istediğim bölümü kazandığımı bile söyleyemedim. Ve..." Sustu.
"İstersen sonlandıralım?" Desem de hayır diyeceğini biliyordum. Şüheda, bugüne kadar kimseyle konuşamamış, derdini açamamıştı ve şimdi güvendiği ilk insana zorlanmadan konuşuyordu. İlk güvendiği kişi Akay olmuştu. Bu güveni ise çok erken sağlamıştı. Daha ilk konuşmalarında, Akay'ın boğazına bıçak dayadığında güvenmişti ona. Bunun nedenini hâlâ çözememiştim. Bâtıl inanç olabilir ancak belki de kan çekmişti?
"Hayır, devam edebilirim." Kapı açıldı ve elinde iki portakal suyuyla Turna, odaya girdi. Tepsideki bardakları önümüze koydu ve gülümseyerek çıktı. Herzamanki gibi. Sessiz, kendi halinde birisiydi.
"Sonra onu ve amcamı izledim. İkisi çok iyi anlaşıyorlar. Birbirlerine sataşıyorlar, sürekli inatlaşıyorlar ve hatta küfür düellosu yapıyorlar!" Küfür düellosundan bahsederken yüzü şaşkın bir ifadedeydi.
"Birbirlerine çok benziyorlar. Aralarında çok farklı bir bağ var. Birbirlerine bakışları da çok farklı. Birbirlerini kolaylıkla anlayabiliyorlar. Mesela amca-yeğen gibi değil de baba-kız gibiler." Tekrar gözlerini kaçırdı.
"Amcam her ne kadar beni de sürekli Gürgen ailesine soksa da Akay, bunu kabullenemiyor gibi. Ve bunu görmezden gelmek zor." Portakal suyunu aldı ve tek seferde yarısına kadar içti.
"Akay'a ne kadar adım atarsam atayım sürekli önümü kesiyor. Ama ben soyadımın hakkını vermek istiyorum. Gerçekten onun gibi bir Gürgen kızı olmak istiyorum çünkü fark ettim ki Akay, soy isminden gurur duyuyor. Amcam da Gürgen soyadını her kullandığında, bizlere her Gürgen Kızı dediğinde ayrı bir duyguyla bakıyor. Ve ben, cidden Gürgen Kızı olmanın hakkını vermek istiyorum." Gülümsedi bu noktada.
"Bu aileye geç katılmış olabilirim ama geç de olsa ailemi buldum. Güney Gürgen ve Akay Gürgen, ikisi de benim için hayatımdaki en önemli insanlar." Gözlerini tekrar kaçırsa da gülümseyişi aynı kaldı. "Ve ben de onlar için önemli birisi olmak istiyorum." Bu sefer heyecanla bana baktı.
"Ben bir karar aldım, Mir." Kararlılıkla parladı gözleri. "Ve bu karar benim hayatımı tamamen değiştirdiğimin, gerçekten de bir Gürgen Kızı olmak istediğimin kanıtı olacak."
╾━╤デ╦︻
Akay Gürgen
Arabadaydım. Amcam ise hemen önümdeydi ve bana yol gösteriyordu. Nereye gittiğimizi bilmiyordum. En son Cizre'ye doğru gidiyorduk ancak sonra bir kavşaktan döndük ve bambaşka bir bölgeye geçiş yaptık. Burada birçok ağaç vardı. Minik bir orman gibiydi.
Gürgen Sözü vermiştik amcamla. Çocukluğumuzdan beri yaptığımız, aile sözümüzdü. Birimiz Gürgen Sözü verirse o kişiyi bir daha kimse tutamazdı. Önce kendimizi sakinleştirecek, ardından da Dalkıran'ların soyunu sopunu sikecektik.
Lakayıt, Binbaşı ve Gürgen Kızı olarak şu zamana kadar yaptığım en büyük, en acılı işkenceleri yapacaktım.
Bu sefer illegal yolla haledecektik işimizi. İlk ve son kez.
Her ne kadar ben Lakayıt, amcam da Lakyıt yani asıl ismiyle Akıncı projesinin sahibi ve yöneticisi olsa da bizim mevkimizin getirdiklerinin de bir sınırı vardı. Devlet, yapacağımız bu katliama izin vermezdi.
Neyseki Yuva ve Yaver bizimle olacaklardı.
Yuva ve Yaver. İntikam yoldaşlarım.
Önce onlar bana, sonra ben onlara yardım edecektim. Yuva'nın intikamı belliydi. Sadece zamanı bekliyorduk. Zamanı geldiğinde Yuva, Levent Türkel'in belasını sikecekken ona yardım edecektik.
Yaver'in de intikamı belliydi. Ancak onun intikamı için Ahin'i bulmak gerekiyordu. Yaver'in, yani Alpay'ın annesini bizzat Ahin öldürmüştü. Alpay o zamanlar dokuz yaşındaydı. Annesinin Ahin ile ne ilgisinin olduğunu asla söylememişti. Ahin'i bulduğumuzda Alpay ona Yaver'in selamını verecekti ve Yuva ile ikimiz onun arkasını kollayacak, tüm izleri silecek ve ona her türlü desteği verecektik.
Amcam kendi arabasını durdurunca ben de kuzgunumu durdurdum. Binerken yapmadığım için inerken direksiyonunu okşadım. Çeşit çeşit ağaç vardı ancak başı çeken gürgen ağaçlarıydı.
"Burası neresi?" Amcama yaklaştığım gibi sorduğum ilk soru bu olmuştu. Amcam kolunu omzuma attı ve önümüzdeki ağaçları izledi.
"Burası, Gürgen mirası." Eliyle etrafı gösterdi. "Arabayla geçerken çit görmüşsündür. O çitin içindeki tüm arazi bize ait." Aklımı çok kurcalayan bir şey vardı. Tamam, annem veterinerdi, babam ve amcam albay rütbesine kadar yükselmişti. Bunun iyi bir geliri vardı ancak bu kadar mala, bu kadar mülke nasıl sahip olmuşlardı ki?
"İki asker ve bir veteriner maaşıyla bu kadar zenginlik gelmez." Diyerek sorgulayan bakışlarımı ona yolladım. "Kara para mı aklıyorsunuz?"
"Gerizekalı." Diyerek kafama silleyi çaktı.
O bir yöne doğru ilerlerken ters ters bakarak peşinden gittim. Çok geçmeden ağaçların arasında, taşlardan yapılmış bir mezarlığa gelmiş olduk. Mezarlığın üzerinde doğum tarihi yoktu, ölüm tarihi yoktu, soy isim yoktu veya herhangi bir yazı. Sadece bir isim ve altında parantez içine yazılmış bir tarih vardı.
GÜRGEN
(1993)
"Burada kim yatıyor?" Dediğim zaman amcam mezar taşına gitmiş, yazıyı hafifçe okşamıştı.
"Dalkıran ailesinden ayrıldıktan sonra soy ismimizi değiştirdik." Benimle konuşmuyor gibiydi. Sadece taşa ve yazan yazılara odaklanmıştı. "Neden soy ismimizi Gürgen yaptık, sana anlatma zamanı geldi."
31 Yıl Önce
Yazardan
Araba duraksamadan ilerliyordu. Saat akşam dört veya beş gibiydi. Efsun şoför koltuğundaydı. Hiç şüphesiz arabalara karşı büyük bir aşk duyduğu için o sürüyordu aracı.
Hemen yan koltukta ise Güney oturuyor, başını ellerinin arasına almış düşünüyordu.
Karaca ve Kuzey arka koltuktaydı. Kuzey, yol üstündeki bir eczaneden aldıkları merhemi Karaca'nın kolundaki yanıklara sürüyordu.
Birkaç ay önce Kuzey ve Güney, tayinlerini istemişlerdi ve ne sevap işlemişlerse şans yüzlerine gülmüş, iki kardeşi de Hakkari'de farklı karargahlara atamışlardı. Zaten Karaca, İstanbul'da okuduğu üniversiteyi bitirmiş ve veterinerlik diplomasını almıştı. Efsun ise MİT'e kabul edilmişti ancak daha görevlere başlamamıştı.
Bu sayede hiçbiri evlerini terk ederken aileleri dışında sorun yaşamamışlardı. Asker olan üçlü ailelerini atlatmış ve buluşma noktasına geçebilmişlerdi. Ancak belirlenen saatten uzun süre geçmesine rağmen Karaca hâlâ gelmemişti. Belirlenen saat sabahın üçüydü ve saat sabah dörde geliyordu.
Karaca'nın annesi Perihan, Karaca'yı kaçarken fark etmiş, kızı saçından sürükleyerek babası Ziya'nın önüne atmıştı. Babası ise kızını acımadan dövmüş, üstüne de kızının vücuduna yanık izleri bırakmıştı.
Belki de Güney ve Kuzey son anda evi basmasaydı Ziya, Karaca'yı öldürene kadar dövecekti.
Neyse ki Kuzey ve Güney evi basmış, her şeyi altüst edip Karaca'yı da aldıkları gibi kapının önünde bekleyen arabaya binmişlerdi. Efsun da gazı kökleyerek oradan hızla uzaklaşmıştı.
Şimdi ise Hakkari sınırlarına girmişlerdi. Karaca'nın durumuna bakmak için bir hastaneye uğramış, bu yüzden sabah saatlerinde gelecekleri Hakkari'ye akşam beşte ancak ulaşmışlardı.
"O adamın orada ne işi var?" Diyen Efsun, herkesin dikkatini kendine çekmiş oldu. İleride bir adam vardı. Elinde mavi bir ibrik tutmuş, yol boyu yürüyordu. Yaşlıydı. Bu saatte bu dağ başında ne aradığı dört kişiyi de şüphelendirdi.
Meslekleri gereği Efsun, Güney ve Kuzey beylik tabancalarını çıkarmışlardı. Araba yaşlı adamın yanında durdu. Adam arabaya bakmadan ilerlemeye devam etti. Araba durdu. Karaca ve Efsun arabada kalırken ikizler indi.
"Amca." Diyen Güney, bir yandan silahını hazır bekletiyor, diğer yandan adamın hizzasında yürüyordu. "Nereye gidiyorsun? Bırakalım seni."
Yaşlı adamın saçları ağarmıştı. Yüzü kırış kırıştı ve yorgun görünüyordu. Gözleri ise tuhaftı. Göz bebeği beyez, hareleri yeşil ve mavi karışımıydı. Göz beyazı ise değişik bir renkteydi. Adam kördü.
"Bilmezsiniz siz." Dedi adam gülümseyerek. Elindeki mavi ibrik su doluydu. Üzerinde bir şalvar, bir gömlek ve yelek vardı. Ayaklarındaki kundura toprak yüzünden renk değiştirmişti.
"Yaşlı başlı adamsın, dağ başında yanlız başına yürüyorsun, bey amca." Diyen Güney'in kafası karışmıştı. "Kurda kuşa yem olursun." Adam yorgun tebessümünü sürdürdü. İlerlemeye devam ediyordu ve bir kere bile başını çevirik ikizlere bakmıyordu. Adam, yaşlılıktan olsa gerek, küçülmüş, zayıflamış ve çelimsizleşmişti. İri yarı iki adamın arasında ise iyice ufak duruyordu.
"Allah'ın yanından geldik, Allah'ın yanına gideceğiz be evlat. Yaşam var mı ki ölüm ola?" Kuzey göz devirdi. Her bokumuz tamdı, felsefik konuşan bir dede eksikti! Diye düşündü kendi kendine. Edebiyata, felefeye gelemiyordu.
"Dede sen yaşamışsın yaşayacağın kadar zaten." Diyen Güney ise aslında adamın ne demek istediğini anlamıştı. Aptala yatıyordu. "Kaç yaşındasın? Yetmiş olabilir mi?"
"Doksan iki yıldır sınavdayım." Dediğinde Kuzey ve Güney'in gözleri pörtledi.
"Amca sen cumhuriyetin kurulduğu zamanı bile görmüşsün!" Diyen Güney'in aksine Kuzey'in tepkisi daha kısa ve özdü.
"Çüş."
"Kurtuluş savaşı gazisiyim, evlat." Demesiyle ikizlere inme indi. Önceki kuşkulu bakışların yerini saygı ve hayranlık almıştı. "İnsanın gördüğü son şey savaş olunca anlıyor cihanın geçiciliğini."
"Adın ne, bey amca?" Diye sordu Kuzey. Tamam, felsefik konuşmaları sıkıcı buluyor olabilir ama karşısındaki bir gaziydi. Hem de kurtuluş savaşı gazisi!
"Atalay oğlu Gürgen." Sonra güldü. "Soyadı kanunundan sonra Gürgen Atalay oldu." Kuzey o dönemde Atalay adında birisi olabilir mi olamaz mı diye düşünürken Güney, bir gaziyle konuşuyor olmanın onuruna eriştiği için heyecanlıydı. "Siz de söyleyin isimlerinizi. Devletimin askerlerinin ismini bilmek isterim." Dediğinde ikizler bocaladı.
"Neden asker olduğumuzu düşündün?" Diye soran Güney oldu. Beyefendi tavırlarına bürünmüştü. Ne de olsa karşısında herhangi bir tehtid yoktu.
"Gözler görmeyince duyular gelişir. Sizin barut kokusunu aldım amma adım sesinizi duymadım. Bunu ancak vatanımın askerleri yapabilir." Dedi Gürgen, yüzünde gururlu bir tebessüm vardı. "De hayde söyleyin isimlerinizi."
"Sağındaki Kuzey, ikizim. Benim de ismim Güney. Soy ismimiz Dalkıran." Soy ismini tiksinerek söylemişti. Neden söylediğini bile bilmiyordu. Soy adı birden çıkmıştı ağzından.
"Doğu ve Batı'yı ne yaptınız?" Diye espiri yapan Gürgen ile, ikizler gülümsedi.
"Olur da çocuklarım olursa isimlerini Doğu ve Batı koyarım, takım tamamlanır." Güney'in cümlesiyle birlikte Efsun'un sürdüğü araba onların yanına geldi. İkizler bakıştı. Kızları unutmuşlardı.
"Gürgen dede, gel bırakalım seni." Diyen Kuzey, göz ucuyla arka tarafta oturan sevdiceğine baktı. Karaca, onu kesecek gibi bakıyordu. Sıçtım dedi, başka bir şey demedi.
"Siz benim yolumu bilmezsiniz." Dedi Gürgen yine.
"Bari ver ibriği, biz taşıyalım. Yorulmuşsundur." Diyen bu sefer Güney oldu.
"De alın o vakit." Diyerek uzattı ibriği Güney'e. Güney içi su dolu ibriği aldı.
"Sizin yolunuz neredir?" Diyen Gürgen'in sorusuna Güney yanıt verdi.
"Felek nereye savurursa bundan böyle." Kuzey tekrar göz devirdi. Güney'in edebi ve felsefi tarafı ortaya çıkıyordu. Gürgen güldü.
"Evlat siz de bendenmişsiniz ya." Dddiğinde Güney ve Kuzey bakıştı. "E o vakit siz de bilirsiniz yolu."
"Yol neresi, Gürgen dede?" Diyen Kuzey, açıkcası komik bir haldeydi. Tip tip bakıyordu adama.
"Hayatın seni götürdüğü yer mi?" Diye soran Güney, içten içe böyle bir cevap almayı bekliyordu.
"Yok ley," Eliyle yolu gösterdi. "Ahanda buradır." Kuzey isyan etti.
"E biz bunu nasıl bilmeyelim?!" İçinden acaba adam çatlak mı sorusunu bile sordu.
"Gelin siz gelin. Hanımları da çağırın." İkili yine bakıştı ancak dediğini yaparak iki kızı da çağırdılar. İlk başta Gürgen'i zorla ikna ederek arabaya bindirdiker. Arabanın giremeyeceği yola geldiklerinde herkes indi ve bu sefer Gürgen'in önderliğinde birkaç ağacın olduğu açık bir araziye geldi.
"Aha bu topraklar hep benim malımdır." Diyerek çevredeki boş araziyi gösterdi. "Benim karı yoktur, çocuk yoktur." İbriği Güney'in elinden aldı ve küçük bir fidana doğru gitti. "O kadar malım mülküm var, ne bana kalacak ne başkasına. Bir vakitler aşiret ağasıydım. Sonra gözler getti, ağalık getti. Hiç çocuğum yoktu, ağalık gardeşime geçi. Bana da bir bu araziler galdı, bir de konağım." Suyu fidanın dibine döktü. "Selim'e, Süleyman'a, Fatih'e kalmayan cihan, bana mı kalacaktı?" Adam yorgunlukla çöktü toprağa.
"Neden buraya ağaç dikiyorsun?" Diye usulca sordu Karaca. Adamın kör gözleri saniyesinde onu buldu ve sıcacık gülümsedi.
"Başımdan her sual geçtiğinde gelir ağaç dikerim, gızım." Eliyle ağaçları gösterdi. Dörtlü, bu adamın kör olmasına rağmen nasıl olur da sanki gorüyormuş gibi davranmasına şaşıyordu. "O uzun yolu beygirle de geçerdim, erabeyla da. Amma bu işin hikmeti yolu kendin yürümektir."
"Ya yol ortasında düşüp ölürsen? Kim bulacak cesedini?" Diye soran da Efsun'du. Anlamaya çalışıyordu ancak onun da bu tür maneviyatla arası pek iyi değildi.
"Allah bilir." Fidana baktı. "Bir tek Allah bilir."
"Neden sadece bu fidanı suladın?" Güney de dahil oldu konuşmaya. Kuzey ise sessizce onları dinlemeyi tercih etti.
"İlk üç gün ben sularım, sonra yağan yağmur sular. Allah izin verirse büyür, vermezse büyümez."
"Sen öldüğünde buraya ne olacak?" Diye sordu Güney.
"Üç yoldaşım vardı benim de. Münevver hanım, İbrahim bey ve Jülide'm. Dört kişi gelir ekerdik buraya ağaçları. Ama eskide daha zor olurdu buraya gelmek. Yılda bir gelebilirdik. Şimdi dördümüzden bir ben kaldım. Bizim milat bitti." Dördünde de gezdirdi gözlerini. "Sizde bizi gördüm." Kendi kendine başını salladı. Yeleğinin iç cebine uzandı ve dört anahtar çıkardı.
"Bu enahtarlar bizimdi. Te yetmiş sınav önceden kalma." Yıl yerine sınav diyordu. Bu bir tek Karaca'da tuhaf bir duygu oluşturdu. Haklıydı adam, her yı
