"Önceki bölümde Akay ve Nefes, sırt sırta verip teröristleri indirmeye çalışmıştı. Teröristlerin sayısı arttıkça zor duruma düşmüşlerdi ve son dakika Yaver gelmiş, onları kurtarmıştı. Yaver, Akay ve Nefes'in yanına gelmişti ve daha sonra Akay ile birlikte güvenli bir eve girmişlerdi. En son Akay, Yaver'den maskesini çıkarmasını istemişti. Akay, Yaver'in Orkun çıkmasını beklerken Yaver, Alpay çıkmıştı."
"Oğlum sen niye yırtık dondan çıkan sik gibi her bokumda varsın?!"
Ulan bu mendeburun meymenetsiz yüzünden gına geldi!
"Sende." Kısacası o da benim hakkımda böyle düşünüyormuş.
Sıkıntıyla ofladım. İşaret ve baş parmağımla burun kemerimi ovuşturdum. Kendi çevremde bir tur döndüm. Durdum. Oruspu çocuğuna baktım. Sonra tekrar döndüm.
"Ebenin amı!" Tip tip baktı sadece. Arada kısa bir sessizlik oldu. Sonra aklıma bir şey geldi. "Pusula..." Farkındalıkla kaşlarım havalandı.
Boynundaki pusula dövmesi.
Pusula, Yaver'in kendi sembolüydü. Aynı benim kırmızı üzerine siyah ay yıldızım gibi. Ya da Yuva'nın tilki sembolü gibi.
Bizlerin sembolleri ve renkleri vardı. Ve bunların anlamlarından üçümüz dışında kimsenin haberi yoktu.
Yuva'nın rengi turuncu, sembolü tilkiydi. Tilkiler evcilleştirilemezdi. Bir an boyun eğdiğini sanarsanız, hemen elinizden kaçardı. Ele avuca sığmazdı ve sinirlendiğinde gerçekten çok vahşileşirdi.
Yaver'in rengi gri, sembolü pusulaydı. Pusula daima kuzeyi gösterirdi. Yaver'in kuzeyi ise amacıydı. Sekiz yönü vardı ancak daima kuzey baskındı. Kuzey, amacıydı evet ama diğer yönlerinin ne olduğunu bilmiyorduk. Aynı amacına ulaştığında neyle karşılaşacağımızı bilmediğimiz gibi.
Lakayıt'ın rengi kırmızı, sembolü siyah ay yıldızdı. O ay yıldız, intikamının üzerinde dağ gibi yükseliyordu. Siyah ay yıldızın altında huzurla durmam için, dünyamı karartan itleri öldürmeliydim. Ailemin katillerini yok etmeliydim. Siyah ay yıldızım beyaza dönüp parladığı zaman dünyama ışık gelecekti. O ışık neyi aydınlatacaktı, muamma.
Eski hayatımda güvendiğim sadece iki kişi vardı. Yuva ve Yaver. Biz üçümüz birbirimizin yüzünü görmesek de sadece birbirimize güvenirdik. Bizler birbirimize canımızı emanet ederdik. Öyle ki üçümüz duygusal bağ kurmuştuk kendi aramızda.
Mesela ben ve Yaver, Yuva'nın Lakayıt karargahında esir olduğunu biliyorduk. İntikam istediğini de biliyorduk. Hatta onun beklediği zamanı onunla birlikte bekliyorduk. O zaman geldiğinde Yuva'ya yardım edecektik.
Ya da ben ve Yuva, Yaver'in annesinin onu korumaya çalışırken öldüğünü, annesinden geriye sadece bir pusulanın kaldığını biliyorduk. Yaver de annesinin katilinin kim olduğunu öğrenmek istiyordu. O da intikam istiyordu. Yuva ile birlikte onun intikamına ortak olacaktık.
Ve Yaver ve Yuva, Lakayıt'ın soy kurutma planını biliyordu. Aynı zamanda ailemin katillerini yok etme isteğimi. Onlar da bu yolda bana eşlik ediyordu.
Ve kimsenin, biz üçümüzün birbirimizin intikamına yoldaş olduğundan haberi yoktu.
Ve şimdi, intikamına yoldaş olduğum adamı karşımda görmek, onun da tanıdığım çıkması çok tuhafıma gidiyordu.
Ben Orkun çıkmasını bekliyordum amına koyim. Levent teğmenin odasında gorüşmüştük en son. Ki zaten kumral birisi olduğu için lek dikkat etmemiştim de. O kız da zaten turuncu saçlı bir şeydi hatırladığım kadarıyla. İsmini bilmiyorum ama bilgisayar işlerinde iyi olduğunu biliyordum. O Yuva desem, Yaver de Orkun... Kafayı yiyeceğim.
İşin bok çukuru tarafı ise benim Alpay'ı neredeyse hiç tanımamam. Yaver'in annesi ölmüştü. Yaver de Alpay olduğuna göre Alpay da annesiz büyümüştü.
Hay sikeyim.
"Ne yapacağız?" Dediği zaman gözlerimi sıkıca yumdum. İşin her iki ucu da boklu değnekti. Benim yüzümde de hâlâ maske vardı. Bunaldığım için maskeyi çıkarıp avcumda sıktım. Sonra da gözlerimi açarak Alpay'a baktım. Başımı hafifçe eğerek göz kırptım hallederim der gibi.
Programlanmış gibi yüzümüze tekrar maskelerimizi taktık. Evden çıkarken ilk ben çıktım. Ardımdan da Alpay çıkarak kapıyı kapattı. Nefes'in bizi beklediği yere gittik. Bizi gördüğünde oturduğu gölgelik yerde ayağa kalktı.
"Yüzbaşı, çantaları al ve az önce çıktığımız eve gir. Bu bir emirdir." Dediğim zaman Nefes dikleşti.
"Emredersiniz." O ikimizin çantalarını da alarak eve geçtiğinde ben ve Yaver, tetiğe geçmiştik bile. Yanımızda sadece silah ve biraz cephanelik vardı. Ancak Yuva da bizimleydi.
"Ak, durum?" Diyen Yaver'e saniyesinde cevap geldi. Kulaklıklarımız şuan tüm ekip olarak bağlıydı. Üçümüz de birbirimizi duyuyorduk.
"Yirmiden fazla ev dolu." Dediği zaman içimden siktiri çektim. Zaten burada yüz kadar ev vardır. Yirmiden fazla ev it doluysa, o evlerden birisinde de timdekiler varsa direkt bombalayamazdık. Üstelik biz buraya rehine kurtarmaya gelmiştik. Tek tek tüm evlere bakamazdık. Öyle ufak bir köy değildi burası.
Hepsini geçtim, bu köyde yüz kadar ev varsa köyün halkını nereye sakladılar?
"Ak, konum bilgisi." Dediğim zaman ufak bir beklemenin ardından yanıt geldi.
"Konum yok."
"Ne?" Diyen Yaver'e yanıt olarak mekanik bir ses duyuldu. Bu sesi ben ve Yaver çok iyi biliyorduk. Kimsenin haberi yoktu ancak Yuva, kendi kafesinde kendisine arkadaşlık edecek bir yapay zeka oluşturmuştu. İsmini de Saye koymuştu. O her ne kadar buna Siber Ağın Yeni Evrimi cümlesinin kısaltılmışı dese de içimden bir ses öyle olmadığını söylüyordu.
"Bulunduğunuz yer haritalardan silinmiştir. Konumunuz uzun zaman önce saldırıya uğramış, insanlar başka bir bölgeye tahliye edilmiştir. Bölge dağlık bir alan olduğundan dolayı tek ulaşım yolu, hava araçlarıdır." Bu sesin sahibi Saye'ydi. Aslında bizimle pek konuşmazdı. Herhalde Yuva, sesini açık unutmuştu.
Neyse ki işe yarar bilgiler verdi.
"Rehinler yok." Diyen Yuva, ufak bir farkındalık yaşamamızı sağladı.
Köy uzun zaman önce terk edilmişse rehin olmasdı zaten. Ancak köyde bir okul vardı. Kimse burada yaşamıyorsa nasıl olur da bir okul oluyordu ki? Peki ya bu dağlık bölgeye nasıl oldu da bu kadar it gelmişti? Tek ulaşım hava yoluysa nasıl oldu da buraya ulaşmışlardı? Ancak şöyle bir şey vardı ki, girdiğimiz ev hiç de terk edilmiş gibi durmuyordu. Üstelik her şey çok temizdi. Lan yoksa...
Yoğ amına!
"Uzun zamandır buradaydılar." Dememle Yaver, tekrar etrafı gözden geçirdi. "Ak, tarama başlat." Dediğim zaman beni onayladı ve bir sessizlik oldu. Şimdi buraya getirdiği casus kameralarla evlerin içini tarayacaktı, ben ve Yaver de dolu olan evleri tek tek boşaltacaktık.
Timi kurtaracağız ve Lakayıt ekibi olarak burayı beraber yok edeceğiz.
Bir saat sonra
"Anana gir, oruspu çocuğu." Silahın kabzasıyla kafasına en sert darbemi geçirdim. İki ev, sadece iki evdeki itleri öldürebilmiştik.
Yaver, boğazını tuttuğu piçe son bir yumruk geçirip yere attı. Gürültü çıkmaması için yakın dövüş yapıyorduk. Silah kullanırsak bulunduğumuz yere yığınla çakal sürüsü gelirdi. Galiba bir süre burada kalacaktık.
"Mavi demir kapılı ev." Diyen Yuva ile bir sonraki noktamıza doğru ilerledik.
Üç saat sonra
On altı. Toplam dört saatte on altı ev temizlemiştik. Hâlâ timi bulamamıştık. Şimdi önümüzde bir okul vardı. Her ne kadar gizlenmişlerse de pencerelerden tüfek namluları görünüyordu. Dronelardan iki tanesinin şarjı bitmişti. Şuanda sadece bir tanesi çalışıyor, nerede it olduğunu bize bildiriyordu. Diğeri yakın bir yerde duruyordu ama kapalıydı.
Ancak bizim aklımızı kurcalayan bir şey vardı. Birkaç evde, duvara asılmış sapasağlam Türk bayrakları vardı. Öyle bir teröristin yapacağı şekilde en ufak bir hasar yoktu. Ve üstelik köyde başıboş bir at da görmüştük. İyi bakılmış ve beslenmişti. Tertemizdi. Aynı zamanda bize saldıranlar arasında gençler, yaşlılar ve kadınlar vardı. Hiçbiri de terörist gibi durmuyordu. Cidden... Çok tuhaf.
Yaver ile birlikte bir kuytuya saklanıp soluklanıyorduk. Ellerimiz zaten nasırlıydı, yumruk atmaktan iyice mahvolmuştu. Ellerimde yer yer çatlaklar ve kanamalar vardı. Eve dönünce krem sürerim artık. Sadece ellerim de değil, ayaklarım büyük ihtimal postal yüzünden su toplamıştı. Çünkü şuan zonkladığını hissediyorum.
Yüzümdeki maskeyi çıkardım dayanamayarak. Hava sıcaktı, maske kalındı, burnum kanıyordu ve dudağım da patlamıştı. Kan maskeye bulaşmıştı ve maske da yüzüme yapışmış, nefes almamı zorlaştırıyordu. Yüzüm hem öldürdüklerimin, hem de aldığım darbelerin sayesinde tamamen kandı.
Havanın sıcaklığı, toz toprak içinde kalmam, saatlerdir su içmemiş olmam, zaten gelirken de yemek yememiş olmam, cildimin kuruyup soyulması ve dökülmesi... Hepsi bana ayrı zorluk çıkarıyordu.
Zaten sekiz veya dokuz yıldır bu ortamdan çıkmamıştım. Altı ay öncesine kadar günlük hayatım da yoktu.
Görevden gelirdim, yıkanırdım, yaralarımı sarardım, çatlaklarımı kremlerdim, yemek yerdim, uyurdum ve sonra tekrar göreve giderdim.
Göreve giderdim, kirlenirdim, yaralanırdım, ellerim çatlardı, acıkırdım, uyumazdım ve görev bitince dönerdim.
Sürekli aynı döngü.
Asla nefes almak için durup beklemezdim.
"Fark ettin mi?" Diye sorduğunda onayla başımı salladım. O da benim gibi bayrakları görmüş, itlerdeki tuhaflığı sezmişti.
Bir süre orada öylece durduk. Konuşmadık, tek ses nefes alış verişlerimizdi. İkimiz de birbirimize bakmıyorduk. Zaten hâlâ Yaver'in Alpay çıkmasını hazmedememiştim.
Ve ben Yaver'i daha çok tanıyordum. Alpay ile sadece muhabbetimiz vardı. Şimdi ise her ikisi de aynı. Hem muhabbetim var, hem de bilgim.
Vay anasını... Ve vay babasını.
"İki terörist kayıp." Bulunduğumuz yere yakın bir bölgeden gelen kadın sesiyle hemen yüzüme maskemi geçirdim. "Hiçbir yerde yoklar. Ama ağanın evinde bir sürü ölü vardır. Amcam da ölmüş. Ne yapacağız, asker abi?" Kadının sesi titriyordu. Büyük ihtimalle ağlıyordu.
Ne oluyor lan?
"Unutmayın ha, asker kıyafeti giymişler. Bak zaten gördün, sizin akrabaları öldürüyorlar. Sizi öldürecekler, çocuklarınızı alıp kendileri gibi yapacaklar." Bunu diyen de kalın sesli bir adamdı.
Af buyur?
Yaver ile göz göze geldik. İkimiz de ne olduğu hakkında az çok fikir üretiyorduk.
"Allah sizden razı olsun, asker bey oğlum. Siz buraya gelmeseydiniz halimiz nice olurdu." Bu sefer da yaşlı bir amcanın sesi geldi.
"Siz yerlerinize geçin. Gelirlerse elinizden geldiği kadar direnin. Zaten dört tanesini canlı yakaladık. Diğer ikisini de yakalayalım, işimiz biter." Diyen ses de yine aynı kalın sesli adamdı. Sonra ufak tefek sesler geldi ve sadece kadınla yaşlı adamın sesini duydum.
"Hasan ağam, senin de başın sağ olsun." Diyen kadınla isminin Hasan olduğunu öğrendiğim yaşlı adamın iç çekişini duydum.
"Kalleşle savaşırken öldü ya, şehit oldu yavrum. Cennettedir o şimdi."
Lan ne oluyor, ne oluyor?!
"O diğer ikisi de bulunsun, tüm şehitlerimizi gömeriz." Bir duraklama oldu. "Şimdi ağlamayasın ağam, herkes güvende olsun, öyle tutarız yasımızı."
"Sağ olasın, Sümeyra torunum." Diyen Hasan isimle yaşlı adamla, ben ve Yaver aynı andan bulunduğumuz yerden çıktık. Tam arkalarında kalıyorduk. Sessiz olduğumuz için bizi fark edemezlerdi.
Yaver ile aynı anda harekete geçtik. Ben yaşlı adamın, o da kadının ağzını kapatıp arkaya doğru çekiştirdik. Büyük ihtimalle bizi gördükleri gibi ya saldırır ya da bağırarak yerimizi belli ederlerdi. Bir it bizi görmesin diye de onları saklandığımız tenhaya çektik.
"Boşuna çırpınmayın." Dediğimde bağırma girişimlerini bırakmışlardı. Sesim yine aynı tona geçiş yapmıştı.
Şuan sadece Lakayıt vardı.
"Kulaklarınızı iyi açın." Bu ses tonu da öz ve öz Yaver'in sesiydi.
Ve sadece Yaver vardı.
"Ağzını açacağım. Bağırırsan olacaklar senin suçun." Diyerek yaşlı adamın ağzından çektim elimi. "Şimdi söyle, o asker dediğiniz kim?"
"Sizi öldürecek olan Türkler." Dediğinde Yaver ile bir bakışma gerçekleştirdik. Buraya bir tek Ötüken timi ve Yaver gelmişti sadece. Başka bir tim gelmemişti.
"Sikimsonik bir durumdayız." Dediğimde başını salladı hafifçe. Sonra da diğer ikiliye konuştum. "Onlar Türk askeri değil."
"Yalancı!" Dediğinde oflayarak bıraktım adamı.
"Şu işi düzgün anlat. Kaçmaya ya da bağırmaya çalışma." Dediğimde yutkundu. "Bu adamlar ne zaman geldi buraya? Burası terk edilmiş bir köy değil mi?"
"Dün geldiler. Buraya saldıri olacağını ve bizi korumak için görevlendirildiklerini söylediler. Doğruyu da söylemişler. Sabah sabah bastınız evlerimizi! Oğlumu öldürdünüz!" Bakışlarımı görünce sustu.
"Devam et." Diyen diğer ürkütücü ses de Yaver'e aitti. Robottan farksızdık. Programlanmış gibiydik. Vücudumdaki sızılar olmasaydı insan olduğumu bile unutabilirdim. Ne ben, ne de Alpay. Şuan burada ikimiz yoktuk. Aklımız ikinci formatta çalışıyordu. Lakayıt ve Yaver olarak.
"Sizi öldürmek için bizden yardım istediler. Hepimize silah verdiler." Dediğinde onu daha fazla konuşturmadım. Basbaya kandırılmışlardı.
"Onlar asker değil." Dediğimde adam hemen itiraz edecekti ki ani hareket ederek ağzını kapattım. Her hareketimde vucudum sızlıyordu babasını satayım.
"Ben Ötüken timi yardımcı komutanı Akay Gürgen." Yuva kimliğimi biliyordu, Yaver kimliğimi biliyordu. İsmimi söylemekte sakınca yoktu. Künyemi çıkarıp gösterdim adama. "Kandırılmışsınız."
Saatlerdir, anasını satayım, saatlerdir bu ikisini ikna etmeye çalıştık. Tamam, alt tarafı yarım saat oldu ama yine de saatler gibi geldi. Sükür ki ikna olmuşlardı sonunda.
"Sümeyra," Diyerek kıza baktım. "Sen tüm kadınlara söyle, çocuklarını da alıp güvenli bir yere gitsinler." Dedeye baktım. "Hasan amca, sen de erkeklere söyle, silahları da alarak kadınların yanına geçsinler. Askerlere dokunmayın. Kalan işi bize bırakın." Her ikisi de gitti.
Öğrendiğimiz kadarıyla bu köy gerçekten de terk edilmiş. Ancak daha sonra tahliye edildikleri köyden tekrar buraya taşınmışlar. Uzun zamandır da burada yaşamış ve hatta dağda bir mağara bulup o mağarayı genişleterek Ferhat misali dağı delmişler amuda kalkayım.
En sonunda da kendilerini asker olarak tanıtan, üzerinde asker kamuflajı olan itbaraklar köy halkını kandırmış ve bizim üstümüze salmıştı.
Bir süre bekledik. En sonunda ortalıktaki insan sayısı en aza indi ve sadece asker üniformalı göt çizgileri kaldı.
"Ak." Dediğim zaman planımı zaten anlamış olan Yuva, hemen diğer droneu aktif etti. Yuva, bizlere düşmanların nerede olduğunu bildirirken ben ve Yaver de önümüze geleni indiriyorduk.
Birisine kafa attım, birisinin karnına kasaturamı sapladım, birinin gözünü oydum, başka birisinin elini kurçunla deldim, bir başkasının kolunu kırdım, bir başkasının boynunu kırdım. Önüme geleni siktim anasını satayım.
Tabi ben de ekstra yaralar aldım. Ulan, sırtıma bıçak saplamışlardı lan. Allah'a şükür derine girmeden müdehale etmiştim. Adrenalin o kadar zirve yapmıştı ki acıyı bile zar zor hissediyordum. Nefes nefese kalmıştım. Yaver de benden farklı değildi.
Aç ve susuzdum, yorgundum, çevre zorluyordu, kalabalıklardı, her yerim yaraydı. Yüzüm kandı ve maskenin kan olması yüzünden de nefes almam zorlaşıyordu.
Yaver, Allah ne verdiyse dalıyordu. İkimizde yorulmuştuk ama o daha iyi dayanıyordu. Şerefsiz benim kadar yara almamıştı. O gelmeden önce de dövüşüyordum, o varken de dövüşüyorum, birazdan işler kolaylaştığında gidecekti ve ben son kalan itlerle o yokken dövüşecektim.
Timi kurtarmadan önce de Nefes'i bulup uyarımı yapacaktım. Eğer bu işin peşine düşerse mecburen yetkilerimi kullanıp onu başka bir şehire göndertirdim artık.
Sonunda sadece iki tane götlembik kaldı. Yaver ortamdan çekildi ve gitti. Ben de diğer ikisini ödlürmeden etkisiz hale getirdim. Sonra da soluğu Nefes'in yanında aldım.
"Yüzbaşı." Diyerek içeri girdiğim zaman Nefes hemen ayağa kalkıp tekmil verdi.
"Yüzbaşı Nefes Karasu / Isparta / Emredin komutanım!"
"Rahat." Rahat pozisyonuna geçti. "Beni iyi dinle, yüzbaşı. Buraya kimse gelmedi, komse bize yardım etmedi. Her şeyi seninle birlikte yaptık. Şimdi de seninle timi kurtarmaya gidiyoruz. Anlaşıldı mı?"
"Anlaşıldı komutanım." Bunu demesiyle köy hakkındaki bilgileri verdim. Böylece timin yanında açık vermezdi. En sonunda tüm bilgileri vermiş oldum.
"Sormak istediğin bir şey var mı?" Dediğimde başıyla onayladı.
"Var komutanım."
"Söyle."
"O adam kimdi?" İfadesiz bakışlarımı sürdürdüm.
"Hiç kimse." Söylemeyeceğimi anlayınca başıyla onayladı. "Bu işin peşini bırakmayacaksın, değil mi?" Dediğim zaman tekrar başıyla onayladı. "Başka bir şehirde cevap ararsın o zaman." Açık açık onu tehtid etmemle bir duraksasa da tekrar başıyla onayladı.
"Emredersiniz komutanım." İkimiz de çantalarımızı sırtımıza takıp evden çıktık. Ulan ilk dövüşümüz sırtımızda bu çantalar varken olmuştu. İyiki alışığım lan. Uzun zamnadır da antrenman yapmıyorum salak gibi. Kaslarım eriyecek yakında.
Hepsini geçtim, ben uzun zamnadır buzdolabı açmadım.
Nefes'le birkikte sakince yürüyorduk. Her ne kadar tüm götlembikleri temizlemiş olsam da yine de tetikteydim.
Bizim okul sandığımız, ama aslında ahır olan büyük, iki katlı yapıya girdik. Alt katta hayvanlar üst katta da yemleri varmış Hasan dedenin dediğine göre. Ve timdekileri üst katta tutuyorlarmış. Hayvanları da dağın içinden açtıkları tünele saklamışlar.
İkimiz birlikte üst kata çıktığımızda bir köşede, samanların üstüne atılmış elleri ve ayakları bağlı dört erkeği de görmüş olduk. Nefes hemen binbaşı ibne, yani Kıvanç binbaşıyı çözmeye giderken ben de esmer çıtır Ali Polat'ı çözdüm. Arif'e bakmaya bile zahmet etmeden bu sefer de Ege'yi çözüm.
"Eşyalarınızı alın." Dediğim zaman binbaşı ibne ters ters bana baktı.
"Hayırdır, binbaşı?" Emir vermemden rahatsız olmuştu.
"Şuan timi komuta edecek durumda değilsiniz, binbaşı." Dediğde yuzünü buruşturarak karnını tuttu. Karnına kurşun yemişti ibne. Kanaması vardı. Beni haklı bulunca istemeye istemeye komutayı bana devretti.
Dueumu diğerlerine, daha doğrusu hepimize göre daha iyi olan Arif, binbaşı ibnenin koluna girerek ona destek oldu. Nefes de Ali Polat'ın yardımıyla Ege'yi destekledi. Ben de sadrazamın sol taşşağı gibi önden yürüyordum.
Ulan sırtıma bıçak yemişim, şaftım kaymış, güçten düşmüşüm, ellerim çatlamış, burnum kırık, dudağım patlak ve daha nice yaralarım varken bir de bunlara yardım mı edecektim. Nah, amına koyim, nah.
Binbaşı ibneden aldığım telsizle bulunduğumuz bölgeye bir helikopter istedim. Helikopter gelene kadar da köy hakkındaki her şeyi onlara da anlattım. Köyün nasıl olur da hayalet gibi hiçbir sistemde olmaması konusunu kimse bilmiyordu ancak bundan sonra burada bir yerleşim yeri olduğu sistemlere girilecekti.
Lakayıt ekibi olarak ülkeye bir köy kazandırdık gibi oldu.
Helikopter geldi, ilk önce binbaşı ibneyi ve Ege'yi bindirdik. Sonra da Ali Polat ve Nefes bindi. Ardından da benim binişimle de pilot en rüybeli kişiye, Kıvanç binbaşıya seslendi.
"Kalkıyoruz komutanım." Dediğinde binbaşı ibne rahatsız bir nefes aldı yarasından dolayı. Sonra da yanıtladı.
"Kalkalım oğlum."
"Komutanım." Derin bir nefes aldı pilot. "Ben kızım. Üç oldu bu."
Timdeki herkes yaralarına rağmen anırdı. Ben de sadece içten içe sırıttım. Kanla kaplı maskeyi çıkarıp derin bir nefes aldım. Tabi kırık burnum yüzünden kan kokusu almıştım.
"Yine mi sen?" Diyerek bıkkınlıkla konuştu. "Şehirdeki tek havacı sen misin lan?" Helikopter kalktı. Pilot ve binbaşı ibne tartışmaya devam etti. Nefes ikisini ufak bir tebessümle izledi. Arif, Ali Polat ve Ege birbiriyle atıştı. Ben de sigaramı yaktım.
Sigaram bitince normalde asla yapmadığım bir şey yaptım. Cebimden emektar Nokia'mı çıkararak telefonu açtım. İlk kez mesaj kutum doluydu. Şüheda yazmıştı. Çok tuhafıma gidiyordu. Mesajını açtım.
Şüheda: Bir uyandım. Dedim ikizimi rahatsız edeyim. Meğer kenderi haber bile vermeden gitmiş. Yazıklar olsun. Alındım, gücendim.
İkizim dediği kısımda yutkundum. Nasıl oluyordu da hemen kabullenmişti? Hemen ikizim demeyi nasıl başarmıştı? Hiç garipsemiyor muydu? En basiti, bu kız sabahın yedi buçuğunda nasıl uyandı lan? Benim bildiğim eşek ölüsü gibi yayılıyordu öğlene kadar.
Ben bunları düşünürken telefona bir bildirim daha geldi. Bu mesaj da Mir'dendi. Onun mesajını da açtım.
Doktor: Günaydın :)
Mesaja boş boş bakarken tekrar bir şey yazdı.
Doktor: Flörtler birbirlerine günaydın mesajı atıyormuş ben de deneyeyim dedim ama umarım uyumuyorsundur.
Hafifçe sırıttım ve mesaj yazdım.
Siz: Uyumuyorum.
Siz: Sana da günaydın :)
"On dakikaya iniyoruz." Diyen pilotu onayladık. O sırada Mir, tekrar mesaj attı.
Doktor: Eğer müsaitsen seni kahvaltıya davet edebilir miyim?
Kısa bir düşünmenin ardından yanıtladım.
Siz: Olur. Yer ve zaman bilgisi alayım.
Doktor: Saat dokuz sana uygun mu? Eğer istersen dışarıda yemek yiyebiliriz ya da evime gelebilirsin?
Tekrar bir bekleme yaşadım. Sürekli dışarıda ya da amcamın konağında muhattap oluyorduk birbirimizle ve onun evini hiç görmemiştim.
Siz: Saat onda, senin evinde.
Resmen askerime emir verir gibi yazdım amuda kalkayım.
Doktor: Evin konumunu atayım o halde.
Doktor: *Konum*
Bir süre havadan sudan mesajlaşmanın ardından karargahın helikopter pistine iniş yaptık. İner inmez hemen hepimiz revire gittik. İlk müdehaleleri orada almamızın ardından zaman kaybetmeden hastaneye gidip bu sefer orada tüm yaralarımı detaylıca sardırdım. Su geçirmez bandajlarla sardıkları için evde rahatlıkla banyo yapıp tüm vücudumu kremledim. Ellerim ve ayaklarıma da ekstra nemlendirici kullandım. Saçlarımı kurutup ördüm. Üzerime düzgün bir şeylerler giydim ve künyemi tekrar boynuma taktım.
Amcam ve Şüheda'ya kahvaltıda olmayacağımın haberini verip güzel arabama bindim. Kuzgunumu o kadar özlemişim ki arabama sarıldım. Direksiyonumu öptüm ve vitesi okşadım. Ardından da tüm sevgimle anahtarı kontağa taktım.
Daha görevden geleli bir buçuk saat olmuşken soluklanmadan misafirliğe gitmek hiç benlik değildi.
Son zamanlarda eski ben gibi değildim. Ancak pek şikayetçi de değildim. Amcam yanımdaydı, bir kardeşim vardı, bir adamla flörtleşiyorduk ve kim olduğunu bilmeden dostluk kurduğum kişinin bakışlarla konuştuğum adam olduğunu öğrenmiştim.
Vay be. Cidden dünya çok tuhaf bir yerdi. Kader de öyle. Dünya belirsizdi, kaderim belirsizdi.
Ve ben belirsizliği severim.
╾━╤デ╦︻
Bölüm sonu!
Uygulama pok gibi olduğu ve sürekli kastığı için buranın yorumlarına bakamiyorum, sorry.
