İçeriğe geç

LAKAYIT

Bölüm 39 · 13 dk okuma

LAKAYIT

Bölüm 39

37-RANDEVU ve PUSU

"Önceki bölümde Mir, Akay, Şüheda, Güney ve Alpay'ın randevu için hazırlandıkları zaman yaşanan mistik olayları okumuştuk. Benim bakış açımla ve taktığım dehşet'ül vahşet lakaplarla okuduğumuz mistik bir bölümdü."

Güney Gürgen

Karşımdaydı. Aradan dokuz yıl geçmişti ama o yine karşımdaydı. Efsun Kutan. Bu kadın tüm geçmişimdi aslında. İlk başta çocukluk arkadaşıydık. Sonra genç olduk, birbirimize vurulduk. Gizli gizli buluştuk, mektuplaştık. Sonra ikizim Kuzey, Karaca yengeyle evlenmesine izin verilmeyince aileyi terk etti. Onun peşinden gittim.

Karaca yenge ve Kuzey, ilk önce dini nikah, somra da resmi nikah kıyarak evlendiler. Karaca benim kız kardeşim gibi olmuştu o süreçte. Deli bir kadındı. Sevdikleri için her şeyi yapardı. Akay'ın, bilmediği, bilmesini de istemedikleri şeyler yapmıştı Karaca yenge. Kuzey için, benim için ve hatta onlar evlendikten iki hafta sonra evlerine komşu olan Efsun için birçok şey yapmıştı.

Şüheda'nın içindeki deliliğin kaynağıydı.

Akay'ın içindeki koruma dürtüsünün mimarıydı.

Kuzey, can yarım. Her ne kadar göstermese de bilirdim ben onu. Karaca yenge, bizim, daha doğrusu ailemizin nefret ettiği Saner ailesinin tek kızıydı. Kuzey, babama onunla evlenmek istediğini söyleyince duymadığı hakaret kalmamıştı. Berbat muamele görmüştü. Engel olmak istedim ancak başaramadım. O gün Kuzey sokakta uyumuştu, ben ise bodruma kilitlenmiştim. Benim canım acımamıştı ancak ikizimin yürek yangını beni de kavurmuştu.

Akay'ın cesareti, her şeyi göze alıp düşmanın kızını sevdiğini haykıran Kuzey'den geliyordu.

Şüheda'nın içine atması, kendi ikizine bile sır küpü olan Kuzey'den geliyordu.

Ben ve Kuzey, asker olma yoluna ilk adımlarımızı attık. Tek desteğimiz birbirimizdi. Ne kardeşlerimiz, ne annemiz ne de babamız durmuştu arkamızda. En sonunda asker olduğumuzda, ilk rütbe atlayışımızda, ilk time atanışımızda, ilk yara alışımızda ve ilk ölümden dönüşümüzde... Hepsinde yanlızdık. Bazen de ayrıydık. Bazen birbirimizden haberimiz olmazdı.

Ancak iki kadın vardı. Karaca Saner ve Efsun Kutan. Ben ve Kuzey nasıl bir bedenin iki parçasıysak, Efun ve Karaca yenge de bir ruhun yarısıydı. Bu iki kadın asla yokluk çekmememizi sağladı. Eksik hissetmememiz için bizim her şeyimiz oldular. Ben ve Kuzey de onları öyle sevdik, öyle sevdik ki bu sevdamız bizi onlara kul eyledi.

Kuzey ve Karaca yenge evlenebilmişti. Ancak Efsun, MİT'e girdiğinde ve ben de Lakayıt, eski adıyla Akıncı projesinin temellerini attığımda işlerimiz buluşmamıza engel oldu. Evlenmek istedik, düğün günümüze bir hafta kala ikimiz de acil görevlere dağılmıştık. Bizim izin günümüz yoktu. Buluştuğumuzda hemen nikah kıyalım dedik, heyecandan kalp krizi geçirdim.

Akay'ın işini daima ön planda tutması benden kaynaklanıyordu.

Şüheda'nın duygularını dorukta yaşaması benden geliyordu.

Daha somra ikizler doğdu. Akay ve Şüheda. Normalde o yıl düğün yapacaktık ancak Şüheda, yani gerçek ismiyle Umay doğumda öldüğünde -daha doğusu biz öyle sandığımızda- yasa girdik. Yine evlenemedik. Daha sonra, şaka gibi ama Efsun'un yakınları teker teker öldü.

Onun yasında biz, bizim yasımızda o yanımızdaydı.

Ben, Kuzey, Karaca ve Efsun. Bizler birbirimizin her şeyi olmuştuk. İyi günde, kötü günde beraberdik. İyi günleri ölümsüzleştirmiş, kötü günleri iyileştirmiştik. Bir arkadaş grubu gibi sayılabilirdik.

Karaca, takımın gözü karasıydı. Sevdikleri için her şeyi yapabilecek olan bir psikopattı.

Kuzey, takımın kalkanıydı. Bize zarar gelmemesi için kendini kalkan eden bir aptaldı.

Efsun, takımın dengesiziydi. Yeri gelir çok pis fırça çeker, yeri gelir bizi savunurdu. Bazen çok hırçın, bazen de çok uysaldı. Asla ortası yoktu.

Ben, hiç inandırıcı gelmiyor olsa da takımın aklı başında olanıydım. Her ne kadar bir deli gibi hareket etsem de daima planlar yapar, zor durumları kolayca çözerdim.

Ve şimdi bizim izimizden giden bir grup daha doğuyordu.

"Gözlerinde mazi var, Efsun." Masadaki sudan bir yudum aldım boğazımı rahatlatmak için. "Geçmişi arkasında bırakan bana büyük bir darbe."

"Ne düşünüyorsun?" Sakince gülümsedi. Tamam, şuan doğru gidiyorum.

"Sen, ben Kuzey ve Karaca yenge. Hatırlıyor musun?" Aynı anda gülümsedik.

"Fotoğraf hâlâ bende duruyor. Unutmam mümkün mü?" Dediğinde yutkunmak zorunda kaldım. "Bir biz kaldık o maziden."

"Bizim ardımızdan bir grup daha gelecek cümbür cemaat." Sırıttım. "Kuzey, Karaca, Efsun ve Güney yeni bedenlerle yaşamaya devam edecek."

"Cidden mi?" Diyerek heyecanlandı. "Kimler bizim şanımızı sürdürecek? Mirası kimlere bırakacağız?" Yüzünde büyük bir gülümseme, gözlerinde pırıltı vardı. Hâlâ güzeldi.

"Bence sen çoktan anladın." Diyerek su dolu bardağı dudaklarıma götürerek gülüşümü gizledim.

"İki kişinin gözlerini üstümde hissediyorum. Biri arka çaprazımda kalıyor. Gelirken gördüğüm kumral saçlı ufak bir kız. Diğeri de senin sol çaprazındaki masada oturan iki gözü farklı renkteki genç adam. Kumral saçlı kız Karaca'yı andırıyor. Şu iki gözü farklı renk olan adamın masasındaki kadın da çok tanıdık. Yoksa..." Çaktırmadan Akay'ı inceledi. Sonunda kim olduğunu anlamış olacak ki dudaklarında sevgi dolu bir gülümseme belirdi. "Akay, değil mi? Ne kadar da büyümüş!"

"O kadın Akay, onun masasındaki Mir, kumral kadın Şüheda ve onun masasındaki adam da Alpay. Galiba mirasçılarımız olacaklar."

Akay, grubun değişkeni.

Şüheda, annesi gibi gözü karası.

Alpay, her hareketinden grubun kalkanı olacağı belli.

Mir, aklı başında nazik beyefendi.

Ve şöyle bir şey var ki... Gözü kara, kalkan ile evliydi. Değişken ise aklı başındayla.

Karaca ve Kuzey. Alpay ve Şüheda.

Ben ve Efsun. Mir ve Akay.

Efsun ile tüm boşlukları kapattık. O bana yaşadığı her şeyi anlattı. Ben de ona Akay'ı, Şüheda'yı, onların ikiz olmasını ve diğer güncel bilgileri aktardım. Bizim bilgi alış verişimizi Akay'dan gelen kahkaha sesi böldü.

Akay Gürgen

Ben ve Mir, kendi masamıza oturduktan, ve de siparişlerimizi verdikten sonra mal mal birbirimize baktık. Oturduk, sipariş verdik. Bu dan sonrası sohbet aşamasıydı ama ne bok konuşacaktık lan biz? Adam bana, ona gelen delilerden mi bahsetsin? Yoksa ben mi askerlik anılarımı anlatayım?

"Ee, nasılsın?" Diyerek bir yerden başladım. Hadi koçum, hadi Mir. Ben temeli yaptım. Bu konuşmayı sen düzgün yere çek.

"İyiyim, sen?" Siparişlerimiz gelince ufak bir bekleme yaşadık.

"Elhamdulillah." Yine boş boş baktık birbirimize. Önümüze döndük ve yavaş yavaş yemeğimizi yemeye başladık.

Kıçımın eliti bir uerde olduğumuz için kuru fasulye, pilav filan yoktu menüde. Antin kuntin şeyler vardı. Bilmemne Et ve Balık lokantasındaydık. Şimdi aslında kavurma yiyebilirdim ancak karşımdaki nezih adama yazık olur. İnsana saygımız var.

"Akay?" Diyerek yerinde dikleşti Mir. Gayet beyefendi şekilde peçeteyle ağzını sildi. Yumruk yaptığı elini ağzına siper ederek boğazını temizledi. Abi bu adam çok enayi.

"Mir?" Dedim ben de karşılık olarak. Ulan üstümde bir sakinlik var şuan. Ne oldu, birisi ben uyurken papatya tarlası mı soktu bana? Bak eğer öyleyse inanırım.

"Bir şey söylemem lazım." Gergindi. Baya gergindi.

"Söyle." Adam gergin, ben Konya ovası.

"İlk önce bir şey sormak istiyorum." İnsanca gülümsedi. Vücud dili gerginliğini ele veriyordu ancak yüzü gayet sakindi. Helal olsun.

"Sor."

"Arkadaş mıyız?" Beklentiyle yüzüme baktığında, neden IQ gerilemesi yaşadığını düşünüyordum.

"Oğlum sana o kadar devrem dedim, koç dedim, aslan dedim. Daha ne diyeyim?" Salak, yemin ediyorum gerizekalı bu çocuk.

"Tamam, şimdi söyleyeyim." Tekrar boğazını temizledi. "Ben bir şey istiyorum." Gerginlikle bardağı aldı. Beyefendi tavrını biraz esnetip suyu kafaya dikledi. "Acaba arkadaş rütbesinden atlayabilir miyiz?" Sakince baktım.

Bakın ben sakinim.

"Flört kısmı mı?" Kaşlarım havalandı. "Oğlum ben o aşamada kalırım. Bende yavşaklık var gerisi yok."

"Bir denesek?" Gayet insanca souyordu. Oğlum çevremde embesil görmekten insanın neye benzediğini unuttum anasını satayım.

"Yani ille de eski Akay'la tanışmak istiyorsun." Elimdeki çatalı tabağın kenarına bıraktım. "Mir, bak sen beyefendi, kendi işinde gücünde insansın. Benim bugünüm var, yarınım belirsiz. Her an bilmem kaç yıllık bir göreve gidebilirim. Ya da intihar görevlerine çağrılabilirim. Eğer seninle böyle bir yola girersek yüz üstü kalırsın."

"Bunları hasaba kattım." Bak bu da sakin. Ben de sakinim. Sakiniz. Sakineyiz.

"Benim işimi biliyorsun." İmâmı anladı. Adam zaten Lakayıt olduğumu öğrenmişti. "İşine çomak soktuğum bir çok kişi var. Örgütler, çeteler, mafyalar, teröristler... Eğer olur da birisi kim olduğumu öğrenirse sırf seninle aynı masaya oturdum diye sesnin yedi ceddine musallat olurlar. Aynı anda herkesin yanında olamam. Ne bok yaparsam yapayım her türlü tehlikede olursunuz. Bu yükü taşıyamam."

"Seni herhangi bir yükün altına atmak istemiyorum zaten. Ama... Bir kere denesek?" Lan oğlum çok güzel sordu ebesini nallayayım.

Derin bir nefes aldım. Gözlerine baktım. Yerimde dikleştim. Kısaca ciddileştim. Kafamda tartıyı da yaptım. Tüm senaryoları gözden geçirdim. "Pekala. Yavşaklık modumu açıyorum."

"Teşekkürler." Diyerek gülümsedi. "O zaman ben de elimden geldiğince sana ayak uyduracağım."

"Aman diyeyim bana uymaya çalışırken yere kapaklanma." Dedim ciddiyetle. Sonra ise kendimi saldım. "O zaman işe ilk birbirimizi tanıyarak başlayalım."

Bir süre en sevdiğimiz şeyler, en nefret ettiğimiz şeyler ve kendimizle ilgili şeyler hakkında konuşuk. Sonra baktım adamın sohbeti baya sarıyor, bu sefer çevremizin dedikodusunu ettik. Yani baya bi' konuştuk.

"Senin o Bora'ya çok pis gıcık oldum. Altını fosforlu kalemle çiziyorum." Derken limonlu sodamı içtim.

"Onu ciddiye alma. İnsanlarla kavga etmeyi çok seviyor. Yanında abim de olduğu zaman ikisini karakollardan topluyorum."

"İlk başta tanıyamadım ancak abin, beni nereden tanıdığını anladığında çaktım. Ulan o Emir tam pezevenk. Hayatımda onun kadar piç adam görmedim. Ulan o gerizekalı bombaya kafa attı lan!" Güldü. "Ben ciddiyim."

"Anlatsana."

"Kızıl timine atanmamın üzerinden baya geçmişti. Bir göreve gönderilmiştik. Şerefsizler üstümüze saatli bomba atmışlardı. O gerizekalı Emir abin 'yeter ulan' diye bağırıp topa vurur gibi bombaya kafa atmıştı. Ne biçim kafası varsa bomba geri uçmuştu ve itlerin yakınlarında patlamıştı. Tüm tim göt gibi kalmıştık."

"Bunu bize anlatmamıştı." Diyerek güldü. "Ölmeden önce iyi şok yaşamışlar."

"Öyle." Diyerek başımı salladım.

"Siz dağda abime canınızı emanet edebiliyorsunuz." Derken sus çizgisini hafifçe kaşıdı. "Ben abime zerre güvenmiyorum."

"Ne konuda?"

"Eğer işin içinde Bora abim de varsa, her konuda." Tek kaş kaldırma becerisi bana yüklenmediği için iki kaşımı da kaldırarak hadi canım bakışı attım.

Sohbetimiz devam etti. O bana saçma anılarını anlattı. Ben de askerlere verdiğim cezaları. Ve konu Mir'in lisedeki kızlarla olan iletişim fiyaskolarına geldi.

"Sen cidden bu işlerde berbatsın." Dedim ciddiyetle. Mahçup şekilde başını salladı.

"Abim söylemişi." Dediğinde güldüm.

"Senin abinin amına koyim. Hadi o gerizekalı, sen ne bok yemeye onu dinliyorsun?" Abisinden aldığı maksimum fikir, konuşmak iatediği kızın saçını çekmek, arada ittirmek ve çelme takmaktı. Ve Mir, bunu cidden yapmıştı.

"Abimleri dinlemediğim için minnettarım. Eğer onların söylediklerini yapsaydım büyük ihtimalle beni kurşuna dizerdin." Dediğinde merak damarım kendini belli etti. Ama bir yandan da o muazzam fikirleri duymaya korkuyordum.

"Söylesene bir tanesini."

"Emin misin?"

"Değilim ama sen yine de söyle."

"İltifat etmemi söylediler." Gergince yutkundu.

"Misal?" Beklentiyle sorduğum soruya yanıt olarak masanın üstündeki ellerini gerginlikle birleştirdi. Bana son kez emin misin dercesine baktı ve en sonunda konuştu.

"İyi misin?" Dediğinde tuhaf tuhaf baktım.

"Evet niye?" Özür diler gibi baktı.

"Cenetten düştüğünde canın acımış olmalı." Abisine içmiden tüm küfülerimi iletiyorum. Emir, senin beyin tomurcuğuna sıçayım.

"Cenetten düşmedim, cehennemden tırmandım." İkimiz de mal mal birbirimize baktık. Ve en sonunda Mir, tekrar konuştu.

"Demek o yüzden bu kadar ateşlisin!" Dev bir kahkaha attım.

Ebeni sikeyim, Emir. Boşluğuma geldi!

Ben neredeyse ağlayacak gibi olsuğumda amcamın sesini duydum.

"Kişneme lan!" Onun kızmasıyla daha da çok güldüm. Ulan, ulan... Diyecek bir şey bile bulamıyorum.

Allah belanı versin Emir.

Saat gece yarısına geldiğinde hepimiz dağıldık. Mir ile başka bir zaman için buluşmaya söz verdik. Efsun hanımı gizlice lavaboda kıstırıp tehtid etmiştim. O anlarda lavaboya giren Şüheda ise ekstra göz korkutmuştu. Ulan bu kızın tehtidinden ne olacak?

Şimdi ise amcamın olduğunu öğrendiğim o konakta, amcamın benim için hazırladığı odadaydım. Adam bana inat olsun diye duvarları pembe, fıstık yeşili ve turuncu renklere boyatmıştı. Mobilyaları da taşlı tuşlu şeyler koymuştu. Bunları değiştirmem farzdı.

Fıstık yeşili başlığı olan yatakta yatarken telefonum çaldı. Sıddık-ay aman Sadık albay arıyordu. Hemen yanıtladım.

"Binbaşı, tim olarak acil bir göreviniz var. Derhal karargaha gelin!"

"Emredersiniz!" Telefonu kapattı. İyi de ben timden çıkışımı vermiştim, başka time filan mı atadılar beni? Saçma, öyle olsaydı haberim olurdu. Şimdilik bunu sonra düşünmeye bırakıyorum.

On dakika içinde hazırlanmış, arabama binmiştim. Amcama göreve gideceğime dair bir mesaj attım ve arabayı çalışırdım. On beş dakika içerisinde karargaha gelmiştim. Dört aydır karargaha girmemiştim lan ben. Zaman olmadığı için üniformamı evde giymişim. Bu yüzden hemen Sıddı- aman Sadık albayın odasına girdim.

Oruspu çocuğu ibne Kıvanç.

Kimseye bakmadan tekmil verdim ve somra timin yanına geçtim formalite icabı. Ötüken timinin tamamı buradaydı. Kıvanç binbaşı, nam-ı diğer binbaşı ibne, odaya girmemle hemen gözlerini kaçırdı.

Yediği küfrün etkisinden çıkamamış lan hâlâ.

Diğerlerinden daha kısa olan ancak en çok kasa sahip sarışın gerizekalı bana bakıp sırıttı. Adı neydi... Akif? Galiba öyleydi.

En uzun boylu, kumral olan çocuk sakince baş selamı verdi. Bunun ismi de Ege'ydi sanırım.

Aha benim esmer. O da baş selamı verdi. İsmi Ali Polat'tı. Bak bunu iyi hatırlıyorum.

Timdeki benim dışımdaki diğer kız, Nefes. O da sakince baş selamı verdi.

Hepsine hitaben aynısını yaptım ben de. Sonra ise zaten Sadık, bak bu sefer doğru söyledim, Sadık albay konuştu.

"Bugün 15 Temmuz. Biliyorsunuz ki 2016 yılında, 15 Temmuz tarihinde ülkemize darbe yapıldı. Ve şimdi bu darbe tekrarlanmak isteniyor. Ankara, İstanbul, İzmir, Antalya, Şanlıurfa, Konya ve Hakkariye saldırı düzenlenecek. Şehir merkezleri saldırı noktaları olacak. Pençe timi şimdiden merkeze gittiler. Sizin göreviniz Pençe timi bölgeyi araştırırken siz de saldıran kişileri indireceksiniz." Elimi kaldırdım. Albay konuşmam için izin verince bir adım öne çıktım.

"Komutanım bu bir tuzak."

"Neden?" Binbaşı ibneye yüzümü buruşturmak istesem de ifadesiz kaldım. Yine duygudan arınmıştım.

"Hakkariye saldırı yapılacaksa merkez onlara herhangi bir avantaj veya kazanç sağlamaz." Diyerek cevao verdim. "Hedef şaşırtıyorlar."

"Sınır." Dedi Nefes farkındalıkla.

"Asıl hedef sınır kapıları. Bizler merkeze odaklanırken onlar ya bir şey çıkaracaklar ya da ülkeye bir şey sokacaklar." Diyen kişi de Ege'ydi.

"Ya gerçekten merkeze saldıracaklarsa?" Bunu da Akif söylemişti.

"Pençe timi zaten merkezde. Olası bir durumda onlara yardım etmeleri için en yakın karargaha haber verirsek her iki ihtimale de hazırlıklı oluruz." Helal lan Ali Polat.

"Komutanım, siz ne diyorsunuz?" Sen sesini kes lan ibne. Yok abi, ben buna çok pis kıl oldum.

"Siz sınır kapısına pusu kurun. Tüm karargahlara tetikte olmaları için heber vereceğim. Hepiniz hazırlanın ve on dakika içerisinde yola çıkın."

"Emredersiniz!" Dedikten somra rütbe sırasına göre çıkmak için kapıya yürüdük.

"Akay." Diyen albaya baktım. "Tim olarak." Lakayıtlık yapmamamı istiyordu.

"Emredersiniz." Diyerek çıktım. Sekiz dakika içerisinde hazırlanmıştık. Zırhlı araca bindik. Ben kimseye bırakmadan şoför koltuğuna geçtim. Kimse de itiraz etmedi. Herkesi şoka uğratan bir sürüş yapmamın ardından mümkün olan en kısa sürede sınır kapılarına gelmiştik. Yüzbaşı ve binbaşı, oradaki yetkililerle temasa geçerken ben de keskin nişancı olarak kendime uygun bir yer buldum ve oraya yerleştim.

Bulunduğum yer her tarafı çok iyi görebiliyordu ve kapıdan gelecek olanlar için kör noktaydı. Üstelik çok iyi kamufle etmiştim kendimi. Dürbünle etrafı tararken aynı zamanda timdekilerin pusulandığı yerlere bakıp iyi yerleri bildiriyordum. On dakika geçti. Yirmi dakika. Otuz dakika. Kırk dakika. Bir saat.

"Galiba gelmeyecekler." İbnenin konuşmasına eş zamanlı olarak görüş açıma bir tır girdi.

"Hareket var." Dediğimde şuanda programlanmış bir robot gibiydim. "Beş dakika."

Tır sorunsuz şekilde gişelere yaklaştı. Jandarmalar tırı durdurdu. Kontrol yapıyorlardı. Şuana kadar normaldi. Dürbünün ayarlarını değiştirerek görüntüyü daha da büyüttüm. Tam arka tarafında ufak, minicik bir hareket tespit ettim. "Tetikte olun."

Ve tırın içinden ellerinde silahlarla teröristler çıktı. Tim aracı engellemek için önceden kurdukları tuzakları aktifleştirdiler. Çatışma başlarken ben de uzaktan onlara destek oluyordum. Uzun zamandır saha görevleri yaptıktan sonra keskin nişancılık çok iyi gelmişti.

Şuan Lakayıt yoktu. Binbaşı Akay Gürgen vardı.

Hazırlıklıydık, yetkililere de haber vermişik böylece avantajı elde etmiştik. Kolayca tüm itleri öldürdük. Tim ve jandarmalar herkesi kolayca etkisiz hale getirdi. Jandarmalar esirlerin yanında dururken tim de kontrol için tıra yürüdü. Tam o sıra tırın arkasından bir adam çıktı. Herkes silahını adama doğrultsa da ateş etmelerini engelleyen bir şey vardı.

Kahbenin evladı bayrağımızı kendine siper etmişti.

"Sıkın lan bana!" Diye bağırdı sırıtarak. "Yemiyor tabi sıkmak!" Kahkaha attı.

Adama sıksak, bayrağa geleçekti. Bayrak da düşecekti. Kimse zamanında bayrağı tutamayacaktı. Bayrak büyük olduğu için kendine tamamen siper edebilmişti. Ancak atladığı bir şey vardı.

Ben.

Tam çaprazda kalıyordu. Şakağına nişan aldım. Tüm hesaplama bilgilerimi kullandım ve tetiğe bastım.

"Emrin olur." Kulaklıklar açıktı. Tüm tim duymuştu.

Tam da şakağına giren kurşunla sendeledi. Kurşun tırın içine doğru ilerleyerek şakağına geldiği için geri geri sendeledi ve düştü. Böylece bayrak da yere düşmedi. Onun bedenini bayrağa siper etmiştim.

Ve bu atış, imkansıza yakındı.

Kulaklığı kapattım ve sırıtarak son sözü söyledim. "Azrail'e söyle; Lakayıt'ın selamı var."

Bu atışı yapmak için Lakayıt olmak gerekirdi. Ve ben de olmuştum. Bu atışı Akay değil, Lakayıt yapmıştı.

Ne Lakayıt, ne de Akay. O bayrak biz varken asla düşmez.

Kanıyla bu kutsal bayrağı sulayan şehitler, ruhunuz şad olsun.

Ülke emin ellerde.

Bölüm sonu

1 yorum