İçeriğe geç

LAKAYIT

Bölüm 27 · 6 dk okuma

LAKAYIT

Bölüm 27

27-KARAR

"Önceki bölümde, seans sırasında Akay Mir'in kafasına telefonunu fırlatmıştı. Aralarında saçma bir muhabbet geçmişti. Sonra seans devam etmişti. Mir gidecekken Akay onu durdurup Şüheda'nın durumunu sormuştu. Aralarında yine bir muhabbet geçmişti. Ardından Mir tam gidecekken son anda karar verip depresyon üzerinde durduğunu söylemişti. Ardından ertesi gün sabahın erken saatlerinde DNA testi sonuçları çıkmıştı. Alpay'ın sonucu negatifti. Ancak en önemlisi Akay ve Şüheda'nın da sonuçları negatifti."

Kapıya vuruyorlardı. Ben ise kafamı resmen deve kuşu misali klozette gömmüş kusuyordum. Saçlarım topuz olduğu için önüme gelmiyordu ve bu bana büyük kolaylık sağlıyordu. Tam bitti derken tekrar öğürdüm. Zaten pek bir şey yemediğim için sadece mide öz suyumu kusuyordum. Boğazım berbat haldeydi.

"Akay!" Kapım tekrar yumruklandı. "İyi misin?!"

"Siktir git, Zafer!" Dememin ardından tekrar kusmuştum. En sonunda kusmayı bırakmıştım. Yüzüme bir çok kez su çarptıktan sonra elimi ıslatıp boynumu da sildim ferahlamak için.

"Akay?" Bu sefer de Alkan beyin seslenmesiyle tüm saygıyı attım. Tüm sesimle bağırdım. Lakayıt gibi bağırdım.

"Siktirin gidin lan!" Yani yok böyle bir bağırma. Sesim aşağıdaki mahallelere kadar gitmiştir. Resmen herkes eğer o siktiğim çenenizi kapatmazsanız kanı götünüzden çıkartırım demek istediğimi anlamış olmalı.

Sesler kesildiğinde ellerimi lavabonun iki yanına koyup aynadan kendime baktım. Nefes nefese kalmıştım. Rengim baya bir solmuştu. Hatta gözlerimin feri bile solmuştu. O sonucu gördüğüm gibi kendimi lavaboya atmıştım.

Ya ben de Kurt gibi Dizdar'ın çocuğuysam? Ya da bu Dinçer'lerden daha bok bir ailenin kızıysam?

Nasıl olduğuna aklım ermiyordu. Hastanede bebek karışıklığı olduğu için DNA testi yapılmıştı ve ben o teste Alkan Dinçer'in kızı çıkmıştım. Bu testin sonuçları değiştirilmişti. Peki nasıl olur da o zaman Şüheda Alkan'ın çocuğu olmuyordu? Ortada karıştırılan bebek yok muydu yani?

Hiçbir şey anlamıyorum.

İçimde yoğun bir öfke hissediyordum. Bir zamanlar duygularını dorukta yaşıyor dediğim Derin, sana benzedim amına koyim! Tek fark ben kötü duyguları uçta yaşıyordum. Şuan tek isteğim bir şeyleri kırmaktı.

Dağıt evi, Akay. Dinçer ailesinin pisliğiyle uğraşmana saysınlar.

İçimden kendimi gazlamam ile aynaya yumurğumu geçirmem bir oldu. Ellerime cam batmıştı ve yüksek ihtimal yara oluşmuştu bile. Durmadan aynı yere tekrar tekrar yumruk attım. Sonra da böyle kendime zarar veriyorum diye elime ne geçtiyse, Allah ne verdiyse etrafa fırlattım. Gazımı alamayınca da kilidi açıp lavabodan çıktım.

Lavabodan çıkmamla Zafer'in göğsüne çarpmam, o anki öfke ile onun o dev vücudunu öyle bir savurmam vardı ki... Viyana Kapısına dayanan Osmanlı gibiydim. Artık nasıl itmişsem Zafer yere bir düştü ama tam düştü.

"Hass..!" Diyerek yere vurduğu kafasını tuttu. Oturma odasına gittim sert adımlarla. Şuan kafamdan duman çıktığına bahse girerim.

"Aka-" Denilmesine kalmadan elime gelen ilk şeyi tüm kuvvetimle Allah neresi dediyse oraya fırlattım. Elime gelen ilk şey cam meyve kasesiydi. Yere attığım gibi ufak tefek parçalara bölündü. Sandalyeyi tepesinden tutup onu da duvara fırlattım. Sandalyenin ayağı kırıldı. Televizyon kumandası elime geldiği zaman onu da duvara monte edilmiş dev televizyona attım. Kumanda televizyonun içinde yarık açtı ve içinde kaldı.

Bende de ne güç varmış.

Camları kırdım, koltuk veya sandalye bırakmadım, ufak dekor eşyalarını pas geçmedim ve evin son hali Leonardo da Vinci'nin portrelerinden kat kat daha güzel olmuştu. Oruspu çocuğu Dinçer ailesi korkuyla bana bakıyordu. Bu korkunun iki sebebi vardı. Birincisi evin ırzına geçmemdi. Diğeri ise deli gibi kahkaha atmamdı.

Aniden durdum. Kahkahayı kestim ve herzamankinden daha ifadesiz ve boş şekilde etraftaki dağınıklığı izledim. Ardından babasının sağında duran Sancak'ın yanına gidip ona hareket etme fırsatı vermeden arka cebinde gördüğüm sigara paketini aldım.

Paket sigara. Zevksiz.

Etrafta çakmak göremediğim için neredeyse tüm odalara bakıp sonunda mutfağı buldum. Mutfaktaki dolapları karıştırdıktan sonra şükür ki elime çakmak gelmişti. Sigaranın ucunu yakıp en derininden bir nefes çektim. Paketi ve çakmağı ise tezgaha fırlattım. Ardından da kimseyle temasa geçme zahmetinde bulunmadan evlerinden direkt çıktım. İyi ki ayakkabı çıkartmadan giriyorlar evine.

Sigaradan bir nefes daha çekip bahçelerine attım. Söndürmemiştim. Umarım bahçeleri alev alır da bunlar da geberir içinde.

Sakince arabama bindiğimde beyefendiler tam araca doğru gelirken ben gaza bastım. Üzerimde inanılmaz bir sakinlik vardı. Resmen mayışmış gibiydim.

"Vay anasını." Parmağımla direksiyonda ritim tuttum. "Ve vay babasını." Araçta teyp vardı lakin ben yine babamın CD takımından bir parça dinlemek istiyordum. Aracı bir köşede durdurup CD'yi taktım. Arabanın içini yine Selda Bağcan'ın sesi doldurdu.

Sesim bok gibi olmasına rağmen kısık sesle şarkıya eşlik ediyordum. Sanki az önce evin içinden geçen ben değilmişim gibi bir rahatlık vardı üstümde.

Yanlız ben nereye gittiğimi bilmiyorum.

Üstümdeki rahatlık ve salmışlıkla birlikte müziğin ritmine göre başımı sallıyordum. Aynı zamanda parmaklarımla direksiyon üzerine bağımsız bir ritim tutturmuştum. Önce gülümsedim, sonra otuz iki diş sırıttım, ardından ufak bir kıkırdama ve en son dev bir kahkaha.

Gülmekten gözlerim yaşarınca arabayı yolun kenarında durdurdum. Şimdi gerçekten gülmekten ölürüm filan... Hiç gerek yok.

Binbaşı Akay Gürgen sabah saatlerinde gülerken yaptığı araba kazası nedeniyle gülmekten öldü.

Torpido gözünden tütün sigarayı alıp arabadan indim. Etrafta tepecikler, seyrek ağaçlar ve birkaç ot dışında bir şey yoktu. Sigarayı yakıp yavaşça bir nefes çektim.

"Tüm hayatın amına koyim." Sakince sigarayı içip bozkır manzarasını izlerken boştaki elime telefonu aldım. Yuva'yı aradım. Yine aynı kadının köfte ve kebap salonu zırvalığına Lakayıt cevabını verdim. Hat Yuva'ya bağlandığı zaman üçüncü çalışta açtı telefon.

"Yuva dinlemede."

"Ötüken timinden çıkışımı yap."

"Anlaşıldı." Telefonu kapatıp arka cebime koydum. Sessizce kafamdan uydurduğum bir müziği mırıldandım.

"Dağlara dönme zamanı." Akay'ı rafa kaldıracak, Lakayıt olarak devam edecektim bundan sonra. Bir kez gördüğüm Ötüken timi, Şüheda, Dinçer ailesi... Hiçbiri umrumda değil artık. Ava geri dönecektim. Zaten başıma ne geldiyse it avından döndükten sonra gelmişti. Tekrar aradım Yuva'yı.

"Yuva dinlemede."

"Aile mirasımı Şüheda Gürgen'e devrediyorum." Zaten kim olduğumu bir Yuva, bir de Levent biliyordu. "Tekrar ava başlıyorum."

"Anlaşıldı." Yaklaşık bir saat kadar orada öylece durdum ve tüm sigaralarımı tükettim. Artık içecek sigaram kalmayınca arabaya bindim. Bundan sonra yapacaklarım belli.

Ankaradaki Lakayıt karargahına gidecek, boş zamanlarda öğrencileri eğitecek ve spor yapacak, kalan vaktimi de it avlayarak geçirecektim.

Akay'ı içime gömecek, Lakayıt olarak yaşamaya devam edecektim.

Eskisi gibi.

"Güvenemem servetime, malıma." İç çektim. "Ümidim yok, bugün ile yarına." Güldüm. "Toprak beni de basacak bağrına..." Direksiyondaki parmaklarım sertçe ritim tuttu. "Adaletin bu mu dünya? Ne yar verdin ne mal dünya. Kötülerinsin sen dünya. İyileri öldüren dünya..." Bu sefer radyo açmadım. Sesim her ne kadar bok gibi olsa da ben söyledim şarkıyı. Ta ki bir Yuva beni arayana kadar.

"Lakayıt dinlemede."

"Helekopter yarım saat içinde seni almaya gelecek. Her şey tamam. Kuzgun tugayına git. Orada bir yarbay tarafından karşılaşacaksın. Yolculukta bir konuk ve seni karşılayacak olan yarbay sana eşlik edecek."

"Anlaşıldı." Bu sefer o kapattı telefonu. Ben de zaten bana yakın olan Kuzgun karargahına gittim. Yuva'nın da dediği gibi beni bir yarbay karşıladı. Oraya Lakayıt olarak gittiğim için yüzümde maske vardı. Tokalaşmak için elini uzattı.

"Yarbay Emir Atalay." Kumral biriydi. Gözleri lacivertti ve bana Mir'i anımsatmıştı. Boyu pek aşırı uzun değildi. Muhtemelen 1,75 ile 1,80 arasındaydı. İlber Ortaylı'nın hepiniz cahilsiniz amk bakışlarına sahipti.

"Lakayıt." Selam durdu. "Rahat." Birlikte helikopter pistine doğru yürürken arkamdan tanıdık bir ses duydum.

"Gidiyor muyuz, abi?"

Mir?

"Gel aslanım." Eliyle Mir'i yanına çağırdığında üstünde beyaz tişört, altında lacivert kumaş pantolon ve kolunda lacivert ceketiyle yanımıza geldi Mir.

Meteor, işine bak kardeşim.

"Tanıştırayım, kardeşim Mir Atalay. Yetkililer tarafından Lakayıt karargahına özel bir görev için çağırıldı."

Ha?

Konuşmayarak sadece baş selamı verdim. Burnuma kadar maske, gözümde siyah gözlük ve başımda kapüşon vardı. Tanıması imkansızdı ki zaten tanıyamadı da. İyi ki yaram gözükmüyor.

"Memnun oldum." Dediğinde aynı şekilde baş selamıyla karşılık verdim. İkinci kez tanıştık lan adamla.

Üçümüz birlikte helikoptere binmemizin ardından çok geçmeden helikopter havalanmıştı. Kimse kimseyle konuşmadığı için sessiz bir yolculuktaydık. Ankaraya kadar helikopterle gitmeyecektik. Hakkariden Şırnaka gidecektik ve oradan da uçakla Ankaraya. Bunu yapma nedenimiz yol üstünde karşımıza çıkacak olan küçük terörist topluluğunun üzerine bomba yağdıracak olmamızdı. Tam Şırnak sınırı içine girmiştik ki helikopter birden sarsıldı.

"Neler oluyor?!" Yarbayın sesini duyan pilot daha da telaşlandı.

"Vurulduk komutanım!"

Hassiktir demeye kalmadan aşağıya doğru düşüşe geçtik.

Ananı avradını artık!

╾━╤デ╦︻

Bölüm sonu!

Bölüm sonu

1 yorum