İçeriğe geç

LAKAYIT

Bölüm 22 · 15 dk okuma

LAKAYIT

Bölüm 22

22-TİLKİLER

"Önceki bölümde Akay, Lakayıt öğrencilerini azarlamış ardından da onlarla gitmek için bir görev ayarlamıştı. Üst yetkililer ile birlikte toplantı yaparken toplantının ortasında içeri zamanında Akay'ın yüzünü kesen eğitmeni Levent Türkel girmişti ve toplantı odası boşaldığında Akay kendine verdiği sözü tutup onda aynı yarayı bırakmıştı."

Odadaki hava resmen buz gibiydi. Sessizlik yüzünden kendi kan akışımı bile duyuyordum resmen. Tabi buna Levent'in yanağından kayıp yere damlayan kanın sesi de katkı sağlıyordu. Onun başı yere eğikti, ben ise onun haricinde hiçbir yere bakmıyordum. Ortam, benim Bozkurt sınıfına yaptığım ziyaretten daha gergindi. Ve ben de orobsu çocuğu olarak bu gerginlikten zevk alıyordum.

Ulan Durulanmamış Duru... Senin yüzünden orobsu çocuğu dedim lan kendime!

Levent, aniden başını arkaya atıp ondan hiç duymadığım kadar gür bir kahkaha patlatınca içine cin girme ihtimali yüzünden birkaç adım geri çekildim. Adam kafayı yedi ya la.

"Karma evrilip çevrilip götüme girdi." Derken hâlâ gülüyordu. Yorumu haklılık sıçtığı için tek kelime etmedim. Cidden karma evrilip çevrilip götüne girmişti. Dejavu.

Ruh hastası kahkaha atmaktan gözünden gelen yaşı sildi ve bana baktı. Kahve gözlerinde birçok tilki takla atıyordu. Onu en son gördüğümde de böyleydi. Her an birşey düşünüyordu.

"Benden nefret ettin, değil mi?" Diyerek eğlenen gözlerini bana dikti. Şimdi olmayanımı olmayanına dikecem, görecek ebesininkini tersten.

"Evet." Derken sesim en ufak duygudan yoksundu. Ondan çok kez nefret etmiştim. Tüm nefretimi bir sandığa atıp zihnimin derinliklerine gömsem de, bunları aştığımı sansam da öyle değildi. Gömü bulunmuştu, eskiyi aşamamıştım.

"Bana benziyorsun." Dediğinde yine haklıydı. Ona benziyordum. Yaşadığım herşeyi başkalarına yaşatmıştım. Bunlar her ne kadar kötü görünse de onların iyiliği içindi. Levent de bunun için yapmıştı ve onu anlıyordum. Ancak aşamamıştım.

"Evet." Dediğimde yine bir sessizlik oldu. Adım kadar eminim ki ikimiz de aynı anıya takılı kalmıştık. Birkaç kişi ile beraber nedenini bilmediğimiz şekilde erken mevzun olmuştuk. Hatta çok erken. Harp okulundaki üçüncü yılına daha yeni girmiştim.

9 Yıl Önce

Aynadaki yansımama bakarken içim tuhaf duygularla kaplıydı. Ne yapmam gerektiğini bilmediğim anlardan birindeyim. Elimde ufak bir valiz, yüzümde yorgun bir ifade vardı. Tam olarak ne olduğunu kestiremiyordum. Tek bildiğim, bizler silah montaj eğitimi alırken birisi gelmiş, onun ardından da Levent Teğmen gergin bir şekilde beni ve benim grubumdan Orkun'u yanına çağırmıştı. Onun odasındayken içeri tanımadığım bir kişi daha girmişi.

Levent Teğmen ve yanında üst rütbeli -galiba Yarbay- birisi gelmiş, toparlanmamızı, mevzun olduğumuzu söylemişti. Bir halt anlamasak da ortada emir olduğu için gidip denileni yapmıştık.

Şimdi ise aynadaki gözlerim elimdeki valize kayıyordu. Nereye gideceğiz, ne yapacağız, beni neler bekliyor bilmiyordum ve bu beni geriyordu. Ancak aynı zamanda bir huzur içerisindeydim. Oldum olası belirsizliği seviyordum. Kafamda birşeyleri ayırmak yerine hepsini karıştırmak benim için en doğru şeydi. Her ne kadar gergindem de bir o kadar rahattım.

Saate bakınca daha buluşmak için on dakika kadar kaldığını görmemle odanın artık boşalmış kısmına baktım. Bir daha buraya geleceğimi sanmıyordum ve açıkçası memnundum. Burada en yüksek puana ulaşmıştım ve artık tüm ders konularını ezberlemiştim.

Odadan çıkıp Teğmen Levent'in odasına doğru ilerlerken bu konu yüzünden molada olan Derin beni gördüğü gibi yanımda bitti.

"Orkun ve seni nereye götürüyorlar Akay? Duyduğuma göre en başarılı kişileri alıyorlarmış. Ama biz aynı eğitimleri aynı düzeyde bitirdik, beni neden almadılar?!" Dediğinde sadece yandan side eye attım. Bu ses tonunu iyi biliyordum.

"Kıskanma Derin. Ne olacağı belli değil." Aptaldı! Ciddi ciddi aptaldı. Aradaki bağlantıyı göremeyecek kadar aptaldı. Benim kimsem yoktu, Orkun'un kimsesi yoktu. Kısacası, kaybedecek bir şeyimiz yoktu. Sanki bir intihar için özellikle ellerine kalmayacak kurbanlar seçmişler gibi hissetmekten kendimi alamıyordum.

"Ben mi kıskanıyorum?" Demesine rağmen gayet de farkındaydı. Aslında bunu insanlık yapıp sesine duygu yansıtmaması için uyarmıştım ancak o bunu kavrayamamıştı. Derslerde başarılıydı. Hatta çok iyi yerlere gelebilecek şekilde önü açıktı ancak duyguları onu geriletiyordu. Aptal diye boşuna demiyorum.

Ona birşey demediğimde siniriyle birlikte yanımdan ayrıldı. Ay götüm. Sanki ben çok meraklıyım sana. Sen bana küstün ya kesin yarın geberirim. Sabır Allah'ım, sabır. Kurban olduğum Allah'ım kafana beyin koyuyor açlıktan kafayı yiyorsun.

Teğmen Levent'in odasına geldiğim vakit kapıyı çalarak içeri girdim. Masasında birkaç evrak inceleyen Teğmen göz ucuyla bana bakıp koltuğu işaret etti. Mecburi olarak ayakta durmaya devam ettim. Emir vermesi gerekiyordu. Bize öğrettiği ilk şey buydu.

'Emir yoksa faaliyet yok!'

"Akay." Diyerek elindeki evrak dosyasını masaya bıraktı. Hâlâ oturmamı emretmemişti. Ellerim arkamda birleşmiş, rahat pozisyonunda ifadesizce duruyordum. Bu halimi tuhaf bir duyguyla izledi önce. Sonra koltuğunda geri yaslandı.

"Bana benzeyeceksin." Dedi sadece. Yüzümde bir kas bile oynamadı. Büyük ihtimalle yine nefretimi beslemeye çalışıyordu. Ona bakmaktan bile nefret ettiğimi gayet de iyi bilirken ona benzemem... Saçma. Mümkünü yok.

"İnsan nefret ettiğine benzer." Gözleri kısıldı. Birşey düşünüyormuş gibi sakalsız çenesini sıvazladı. Başını yana yatırdığı zaman artık kaşlarım gözlerime doğru inmişti.

"İzin istiyorum." Şuan aramızda resmiyet olduğu için diyeceğim şeyi dersem eğitimimi bile bitirebilirdi.

"İzin senin." Dediği zaman rahat bir nefes almıştım. Tehlike yoktu.

"Karma daima dönüp dolaşıp insanın götüne girer." Koca bir kahkaha attı. İkimiz de birbirimizi ciddiye almıyorduk aslında. Halbuki o da ben de dediklerimizde ciddiydik. Tabi bunu yıllar sonra öğrenecektik.

Odaya Orkun ve diğer kızın girmesiyle de konu kapanmış oldu zaten.

Günümüz

İkimiz de birbirimizi ciddiye almamıştık lakin şuan karşı karşıyaydık. Ben ona benzemiştim, karma da onun götüne girmişti. İlâhi adalet buydu işte.

Şimdi onun yüzünde bir yara vardı.

Yıllar ise bana onun yaptıklarını yaptırtmıştı.

Böyle karmayı siksinler.

"Hâlâ nefret ediyor musun peki?" Dediği zaman olumsuz anlamda başımı salladım. Nefret de bir duyguydu. Ben onu hiçbir duyguma layık görmediğim zamandan beri nefretim silinmişti. Boynumdaki maskeyi yüzüme çektim yine. Ardından da onu arkamda bırakarak toplantı odasından çıktım. Bu kadar konuşma yeterdi.

Kendi odama geldiğimde duvardaki asılı saatten akşamın altısı olduğunu gördüm. Zafer piçini aramaya karar verdim.

"Alo?" Diyen sesi uykuluydu. Bu saatte?

"Herşey yolunda mı?"

"Evet."

"İyi, siktir git." Telefonu suratına kapattım. Başım ağrıyordu. Yine migrenim tutmuştu amına koyim.

Odadaki yatağa uzanıp başımı tuttum ancak bu hareket migreni geçirmediği için oflayarak kalktım. Odadaki sağlık dolabından ağrı kesici alarak masanın üstündeki su şişesini başıma diktim hapı yuttuğum gibi. Amına koyim böyle hayatın.

Çalışma masasının üstündeki bilgisayara gözüm takılınca baş ağrısını siktir edip çalışma koltuğuna oturdum. Bilgisayarı açtığım zaman migrenim biraz daha artmıştı ancak yine de işimi yapmaya devam ettim. Hızlıca Şüheda'nın kaldığı hastanenin kamera kayıtlarına girip bahçeyi izledim önce. Ardından da tarihi geriye alıp ben arabama binecekken karşılaştığım tuhaf adamla konuştuğumuz zamana geldim. Adamın yüzünün kadraja girmesiyle kaydı durdurup yüzüne tarama yaptım. Yaklaşık yarım saatlik bir yüz analizi olacağı için koltukta geriye yaslanıp başımı ellerim arasına alarak gözlerimi kapattım.

Gözlerimi açtığımda saat sabahın dördüydü. Koltukta uykuya kalmıştım. Bilgisayara baktığımda ekranın siyahlığıyla karşılaşıp hemen ekranı açtım. Yine aynı şifreyi girerek bilgisayarı tamamen açmış olduğumda karşıma hemen yüz analizi sonuçları çıkmıştı.

Adı Mir, soy adı ise Atalay. Yaşı 31. Allah'ım sen affet ama aklım çok fesat yerlere gidiyor.

Hayır Akay. 31 sadece sayı. Sayı. Masum olmasa da sadece bir sayı.

Kendisi Atalay aşiretinin ağasının en küçük oğlu. Psikologmuş, medeni hali ise bekar. Mal varlığı konusuna girmek istemiyorum. Girersek çıkamayız. Artı olarak da ekonomi şartları yüzünden sinir krizi geçirebilirim.

1993 yılında, Ağustos aynının 29'unda doğmuş. Saati ise 17.00 ila 18.00 arasındaymış. O zaman başak burcu. Evet, bu bilgiyi kıvırıp götümüze sokabiliriz.

Masanın çekmecesini açıp içinden bir dal sigara çıkartarak yine çekmeceden aldığım çakmakla yaktım. Sigaradan ciğerlerime büyük bir nefes çektiğimde adamın resmini inceliyordum.

Ulan analar neler doğuruyor be.

Yanlız şöyle bir olay var ki... Ben galiba kız psikolog sanarak bu adamdan randevu almışım. Lan bir de benim bildiğim Mir ismi kışlar için. Ofladım. Arada oluyor böyle mallıklarım. Ulan... Neyse. En azından adamın nur cemalini görürüm gözüm gönlüm şenlenir.

Akşama doğru Ölmüş'e baskına gidecektik. Yurt dışından getirtip burada dağıtıma çıkaracağı yüklü miktarda kaçak silahı alacaktık. Görev bana göre kolaydı. Ancak öğrenciler zorlanabilirdi. İlk kez birisini öldüreceklerini düşünürsek onlar için zor olacaktı. Üstelik onlara işkence ile adam konuşturmayı da öğretecektim. Onlar için cidden zor olacaktı.

Aman, bana ne. Birilerini öldüreceklerini bile bile asker olmak isteyen onlardı. Kafalarına silah dayayan yok.

Sigaradan bir nefes daha çektim içime. Dumanı üflediğimde ilk başta migrenimi tetikleyecek gibi olsa da durmuştu. Baskın saatine daha çok olduğu için biraz spor yapmanın zararı yoktu. Önümdeki ekrana son bir kez daha bakarken yanlışlıkla sigaranın ucunu elime bastırmıştım. Sigara elimde sönerken ağzımdan çıkan küfürlerin hesabı yoktu.

"Yakında kendi kendime kurşun sıkarım amına koyim." Diyerek bilgisayarı kapattım. Üstüm dünki haliyle olduğu için sadece saçımı düzeltmiş, ardından da topuz yaparak gri berenin içine saklamıştım. Açıkta kalan tek yer gözlerim ve ellerimdi. Eğer kafayı belirsizlik ile bozmuş biriyseniz bu tür gizlenme işlerini seversiniz. Benim gibi.

Çekmeceden komple sigara paketini ve çakmağı alarak arka cebime koydum. Sigarasız olmazdı. Üç şeye bağımlıydım. Biri devlet, biri intikam ve biri sigara. Her ne kadar sigara sağlık sorunlarına yol açıp mesleğimi riske atsa da bu illete bağımlı olmuştum. Şimdi derdimi alıyor desem, yok, bir boka yaramıyordu.

Odadan çıktığım gibi dümeni bahçeye çevirmiştim. Şimdi yine merdiven inmek zorunda kalacaktım lan.

OF!

Sonunda asla bitmeyecek gibi duran merdivenleri inmiş, bahçeye giriş yapmıştım. Bahçenin biraz ilerisinde parkurlar vardı. Başka bir köşede atış sahası, karşı hizasında da çeşit çeşit boks torbası, dambıl, ağırlık gibi aletler monte edilmişti. Bahçenin tüm çevresi ise koşu yoluydu. Diğer duvar tarafında ise her türlü tırmanma parkuru vardı. İnce ipe tırmanma, taşlarla tırmanma, dengesiz merdivenlere tırmanma ve daha nicesi. Bahçenin en ücra köşesinde ise yüzme havuzu. Tam donanımlı bir eğitim merkeziydi burası.

İlk önce koşuya başladım. Uzun bir koşunun ardından da ısınma hareketleri yapıp vücudumu esnetmiş oldum. Daha sonra şınav, mekik,barfiks diye devam ettim. Karakurt ve Bozkurt sınıfları dersleri olduğu için benimle beraber spor yapmışlardı. Her iki sınıfın da dersi bitmiş olmasına rağmen ben spora devam ediyordum. Onlar her birinden yüz elli yapmıştı, ben tüm sınırlarımı zorlayarak üç yüze tamamlamaya çalışıyordum. Şuanda da kısa bir mola vermiş olan öğrenciler arada bana kaçamak bakışlar atıyor, ya da gözüme girmek için kendi hallerinde spor yapıyorlardı.

Baskına son dört saat kalmıştı. Eğitmenler son hazırlıkları yapmak için Lakayıt adayı Bozkurt sınıfını toplamıştı. Ben de tekrar o nağlet giresice merdivenleri tırmanıp odama gelmiştim. Evet, lanet değil nağlet.

Bu süre boyunca kimseyle konuşmamıştım ve açıkçası bundan memnundum. Migrenim hâlâ devam ediyordu. Tekrar ağrı kesici attım ağzıma ancak pek de bir etkisi yoktu. Geçecek gibi olmadığı için hemen banyoya girip üstümdeki kir ve terden arındım. Saçlarımı tararken üstümde aniden duygusal bir baskı hissettim. Saçlarım her ne kadar sürekli bakımını yapmaya çalışsam da birbirine giriyordu ve taramak çok zorlaşıyordu. İçimde hissettiğin öfkeyi asla yapmayacağım şekilde saçlarımdan çıkarttım. O kadar sert tarıyordum ki saçlarım kopup tarağa dolanıyordu. Yanaklarımdan göz yaşlarım süzülürken daha fazla ayakta kalamayıp yere çöktüm. Saçıma eziyet etmeyi bırakmamıştım daha.

Dudaklarım arasından bir hıçkırık kaçtığında ne olduğunu sonunda anlamıştım.

Patlama noktası yaşıyordum.

Kendimde nefret ettiğim tek özellikti. Duygularımı yansıtmazdım, yansıtmadıkça da içimde birikir ve en sonunda da olur olmadık yerlerde dışarı fırlardı. Tamamen kontrolüm dışında gelişen bir olaydı bu. Üstelik patlama noktası olduğu zaman migrenim daha da bastırıyordu. Baş ağrımdan anlamam gerekliydi. İyi ki spordayken değil de şimdi oldu. Tek tesellim bu.

Şimdi bu krizi geçirmenin iki yolu var. Ya hiçbir şey yapmayıp kendiliğinden geçmesini bekleyeceğim, ya da içimde biriktirdiğim herşeyi sesli bir şekilde konuşacak, kendime söylemediğim şeyleri itiraf edecek ve daha erken kurtulmayı sağlayacaktım. İlk yol çok uzun sürerdi. Mecbur ikinci yolu seçecektim. Babamın bana öğrettiği gibi aklıma gelen ilk şey hakkında düşüncelerimi saldım.

"Bana "Ben yanındayken güçlü kalmana gerek yok." derdin ya hani baba, şimdi ben daima güçlü kalmak zorundayım." Uzun bir konuşma beni bekliyordu. Lanet giresice huyum.

"Gördün, görüyorsun, göreceksin baba. Ben son nefesime kadar güçlü kalmak zorundayım. Kimse yok yanımda. Hiç kimse!" Akrabalarım vardı, hayattaydı ancak beni tanımıyor, hatta varlığımı bile bilmiyorlardı. Her iki taraf da anne ve babamın evliliğine karşıydı. Ailem onları dinlemeyip evlendiklerinde ise onları yanlız bırakmışlar, iletişimlerini koparmışlardı. Tek bir kişi hariç. O da babamın her şeyine ortak olan ikiziydi. En az babam kadar sevdiğim amcam Güney.

"O da beni bıraktı baba." Ufak ama acısı büyük bir tebessüm aldı dudaklarımı. Eskisi gibi, çocuk sesiyle konuştum. "Hüno amga da beni bıraktı." Güney amcama böyle seslenirdim. Yer, zaman ve mekan fark etmiyordu. Bunu yabancı dil sananlar da olmuştu ve Güney amcam ile birlikte buna çok gülerdik. Halbuki ben on yaşındayken ağzım doluyken konuştuğum zaman bu hitap şeklini beğendiği için öyle sesleniyordum. Amcam kafadan çatlak biriydi.

"Artık o da yok baba." Asker olduğum ilk gün Bingöl'e gelirken kaza geçirmiş, bir denize düşmüştü. Arabası bulunmuştu ancak ondan haber yoktu. "Kimsesiz kaldım ben. Amcamın cesedi bile yok! Siz buradasınız ama yanınıza gelmeye yüzüm yok!" DNA testini öğrendiğim gün gitmişim bir tek. Daha sonra ise pişman olmuştum. Onların intikamını almadan yanlarına gidemezdim.

"Tam kendimi yanlızlığa alıştırdım derken sizin kızınız olmadığımı öğrendim. Kimse düşünmedi beni. Bu çok kötü birşey! Ailen senden alındığında dalga geçer gibi aslında onlar değil bunlar senin ailen demek çok acımasızca! Lakayıt için bile öyle..." Akan burnumu çekerken saçımla uğraşmayı bırakmıştım.

"Eğer bu karıştırılma saçmalığı olmasaydı sizi asla tanıyamayacaktım. Şüheda'nın yerinde ben olacaktım. Onun çektiklerini ben çekecektim. O ise sizin kızınız olma onuruna erişmiş olacaktı." Eğer bu saçmalık hiç olmasaydı her şeyimizle yer değiştirmiş olacaktık. O piç kadın benim annem, o oruspu çocuğu Kurt benim abim, o gerizekalı Alkan benim babam olacaktı. Düşüncesi bile korkunç!

"Bunca yaşanmışlıklara rağmen iyi ki, iyi ki sizi tanımışım. Siz daima benim ailem olacaksınız." İşe yaramıyordu.

Bu kadar duygusallık bana fazla. Siktir et görevi. Kendiliğinden geçmesini bekleyeceğim.

Gözlerim karşıdaki duvara takılı kalmıştı bile. Her ağladığımda olduğu gibi titriyordum. Saçlarımın gözüme gelmesi ise son damla olmuştu.

"Siz dokunamayacaksanız bu saçlarım niye var?!" Diye bağırmamla ayağa kalkmam bir olmuştu. Aynanın yanındaki beyaz dolabı açıp içinden makası aldım. Kalçalarıma kadar geliyordu saçlarım. Babam seviyordu. Babam saçlarımı o kadar seviyordu ki kesmemize izin vermiyordu. Onların ölümünden sonra da devam etmiştim saçımı uzatmaya. Bir tek uçlarındaki kırıkları kesiyordum.

"Nefret ediyorum!" Hâlâ deli gibi titriyordum ancak bu makası tutmama engel değildi.

Düşünmek yok. Düşünmek yok. Düşünmek yok.

Sadece birkaç hareket ve saçlarımın yarısı yerde.

Göğsümden büyük bir yük kalkmış gibi birden derin derin nefes almaya başladım.

Düşünmek yok Akay. Lakayıt'a var, ama sana yok. Düşünme.

Başımı kaldırıp buğusu gitmiş, hissizleşmiş gözlerle aynaya baktım. Banyoda metalin fayansa değme sesi yankılandı. Makas, parmaklarım arasından en kıymetli varlığımın, saçlarımın üstüne düşmüştü.

"İşte böyle, Akay. Kendine dön. Lakayıt'a dön." Sesim kısıktı ancak banyonun duvarları arasında normal düzeyde çıkmıştı. Gözlerimi aynadaki yansımaya çevirdim.

Yüzümde Lakayıt olduğumu gösteren yara izi.

Yerde kimsesizliğimin, Akay'a veda ettiğimin simgesi saçlarım.

Gözümde ilk kez gördüğüm bir ifade.

"Sana özüne dön demiştim." Kısık gözlerle yansımama baktım. Bir an için orada çocuk Akay'ı gördüğümü sandım ancak bu beynimin bana bir oyunuydu.

"Bana bunu yaptıranları kendi kanında boğacağım." Dedim and içer gibi. Ki aslında şuan Akay'a, Lakayıt'a ve yaşadıklarıma yemin ediyordum.

Omuzlarımın biraz altında biten yamuk yumuk saçlarımı düzeltmek için yerden makası aldım. Bu sefer dikkatlice kestim. Artık normal duruyordu. Tam omuzlarımda biten kestane rengi saçlar açıkçası rahatlatmıştı. Üstümden tır kalkmış gibiydi.

Duvarın köşesindeki paspası alarak yerdeki saçlarımı bir araya getirdim ve tüm saçları avuçlayıp çöpe attım. Yarım kalmış banyomu yaparak kapının arkasında asılı bornozu giydim. Bir havlu yardımıyla saçımı kuruttuktan sonra havluyu saçıma dolayıp banyoyu temizledim. Odaya girdiğim gibi ufak demir dolaba ilerledim ve içinden operasyon için uygun olan gri bir üniformayı aldım. Özel tasarım kıyafet iki parçadan oluşuyordu. Ellerim, ayaklarım ve boğazımı da kapsayan iç tulumu giydikten sonra zırh gibi olan ancak lastik esnekliğine sahip siperleri de üstüme geçirdim. Uzun postalları giyip yüzüme maske taktıktan sonra artık daha kısa olan saçlarımı ördüm. Saçlarımı da beremin altına sakladığımda hazırdım.

İki saat kalmıştı.

Son bir saat kala çıkmalıydık. Çaylaklara bakmakta fayda var diyerek odadan çıktım.

Lakayıt duvarları arkasına girdiğim için düşüncelerimi bile derleyip toplayıp öyle girdim son hazırlıklar yapılan sınıfa. Benim gelişimle herkes işi bırakıp hazır ola geçti.

"Rahat." Herkes tekrar işine dönerken ben de etraflarında kan kokusu almış köpekbalığı misali dolaşıyordum. Tüm öğrenciler ve eğitmenler aralarında fısır fısır konuşuyordu. Eğitmenlerden bir adama işaret verdiğim zaman gür sesiyle tüm herkesi susturdu. Odadakilerin hepsi de bana odaklandı.

"Bakın, sizden sadece bir kişi Lakayıt olacak. Eğer ölürseniz o kişiye kolaylık sağlayacaksınız. O yüzden ölmemeye bakın. Şunu da unutmayın; Lakayıt daima tekti, ve de tek olacak. Sizler sadece kendi arkanızı koruyun ve görevi başarıyla yerine getirin. Hepiniz tek tabanca olacaksınız. Aptalca bir hareket yaparsanız sizi ben öldürürüm. Canlı yakalanırsanız siz kendinizi öldürürsünüz. Kahramanlık yapmaya da çalışmayın. Aptallık ve cesaret arasındaki çizgiye dikkat edin. Aptallık yaparsanız bok yoluna ölürsünüz ve bu kimsenin umrunda olmaz. Siz buraya er ya da geç öleceğinizi bilerek geldiniz. Merhamet beklemeyin, emrimden çıkmayın ve sadece kendi arkanızı koruyun. Çünkü ben sizin arkanızda olmayacağım."

Öğrencilere tek tek bakarken hepsinin tedirginliğini görüyordum lakin benim dikkatimi çeken başka bir şey vardı. Arkalarda bir oğlan, korku kırıntılarıyla bakıyordu. Ancak bu korku... Nasıl desem, sanki kendisi için değildi.

Gençliğimde bana yapılmayan bir şeyi yaptım. Çocuğa herkesin önünde bunu sormadım. Gözlerimi biraz zorlayarak bulanık görüntüyü netleştirdim ve üniformanın yakasında yazan soy adını okudum.

"Günnar!" Diye seslendiğimde herkes çocuğa, çocuk bana baktı.

"Emredin!" Saniyesinde kendini toplayıp hazır ola geçmişti.

"Benimle gel." Başka bir şey söylemeden odadan çıktım. Hemen arkamda ise o geliyordu. Yeterince uzaklaştığıma kanaat getirince durdum. Ona döndüğümde karşımda tekrar hazır ola geçti.

"Rahat." Rahat pozisyonuna geçtiğinde bu sefer gözlerinde önceki korku yoktu. Onun yerine tilkiler dolaşıyordu. Gözleri hınzır bir pırıltıya ev sahipliği yapıyordu. Gözlerindeki tilkiler etrafı tarıyordu. Sanki her an onun boğazına yapışacakmışım gibi. Şüheda olsa yapardı gerçi. Malum, boğaza yapışmak gibi hobileri mevcut.

Çocuğu tepeden tırnağa fark ettirmeden süzdüm. Boyu 1.80 rahat vardı. Eğitimden olsa gerek fit bir vücuda sahipti. Kısa saçları kızıl ile kahve arasındaydı. Gözleri hafiften çekik gibiydi ve kahverengi tonlarındaydı. Baby face denilen yüz tipine sahipti ancak nasıl oluyorsa etrafa yaydığı hava kafa karıştırıyordu. Hem çok çocuksu hem de çok yaşlıydı. İlginç.

"Adın ne?"

"Lakayıt." Dediği zaman maske altından sırıttım. Bundan olurdu.

Sevdim seni Pikachu.

"Demek yerime geçeceğini düşünüyorsun." Ona doğru tehtid edercesine bastırmak ister gibi bir adım attım. O ise gerilse de yerinde durmaya devam etti. Bir artı daha.

"Hayır. Sizin yeriniz ayrı. Ben kendi yerimi oluşturacağım." Aferin çocuk.

"Beceremezsin." O kadar alaycı konuşuyordum ki biri bana böyle konuşsa şimdiye onun yedi ceddini sikmiştim.

"Peki komutanım." O da bana aynı şekilde hafif bir alay ile karşılık verdi.

"Sınıfına git çaylak." Emrimi ikiletmeden geri döndüğünde bu sefer tilkiler benim gözlerimde fink atıyordu.

Tilkileri sevdiğimi söylemiş miydim?

╾━╤デ╦︻

Bölüm sonu!

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.