"Önceki bölümde Akay, Ankaradaki Lakayıt karargahına giderek Kurt'a işkence etmiş ve işkence sırasında bir terör örgütü başkanı olan Dizdar'ın Kurt'un babası olduğunu öğrenmişti."
Şüheda Gürgen
Tüm dikkatim karşımda duran Zafer abimdeydi. Göz temasını birkez bile kesmeden birbirimize bakıyorduk. Gözlerim yanmaya başlamıştı artık ancak inat yaptığım için bu ufak yanmayı umursamamaya çalışıyordum.
"Hayır ya." Derken gözünü kırpmıştı Zafer abim. Onun gözünü kırpmasıyla ben de rahatça yumdum gözlerimi.
"Kazandım." Dedim hâlâ gözlerim kapalıyken. Göz kırpmama yarışı yapıyorduk. "İddiayı kaybettin. Hemşireyle flört edeceksin."
Benimle ilgilenen bir hemşire vardı ve o kadına kanım ısınmıştı. Sadece ben değil Zafer abim de beğenmişti kızı. Benden daha minyon bir kızdı. Kahverengi saçları ve mavi gözleri vardı. Benimle neredeyse aynı boydaydı ancak sanki ben ondan birazcık daha kısaydım. Boyu 1,55 ile 1,60 arasında olmalıydı. Çok minnoştu.
"Başka birşey isteseydin ya." Dediği zaman pekala da benim kararımdan dönmeyeceğimi biliyordu. Önceden olsa -ki bu önceden Akay'dan öncesini kapsıyor- asla bu kadar özgüvenli olmazdım. Akay ile yaşamaya başladığımdan beri üstümdeki o çekingenliği atmış, daha girişken biri olmuştum. Eski beni tanıyamıyordum neredeyse. Ne yaparsam yapayım Akay'a olan borcumu ödeyemezdim.
"İddiaya girmeseydin." Derken abimin an ve an kızaran yanaklarına bakıyordum. Her ne kadar Akay'a arsız ve yüzsüz biri gibi davransa da özünde kızlara karşı utangaç birisiydi.
Ama galiba Akay'ı kızdan saymıyor ki onun yanında rahattı. Yoksa abim hayatta bir kızın yanında küfür etmez, şiddet kullanmaz, kaba davranmaz veya kavga etmezdi. Tam bir İstanbul beyefendisiydi yani.
Odanın içinde telefonumun melodisi yankılandığı zaman abim hemen koltuğun üstünden alıp bakmadan bana verdi. Bu özelliğini seviyordum. Bana çok da karışmazdı. Üstelik o evde bana yaşatılan herşeyi sorgulayan tek kişiydi.
Siyah Arabalı Şövalye arıyor...
Çok yaratıcı bir rehberim vardı ve bundan gayet memnundum. Ki zaten Akay benim için siyah arabalı şövalye gibiydi. Hemen açtım.
"Alo?" Dediğim sırada meraklı gözlerle beni izleyen Zafer abime gözüm takıldı.
"Zafer oradaysa hoparlöre al." Dediğinde anlam veremesem de telefonu hoparlöre aldım.
"Burada. Seni duyuyor." Dediğim zaman önce birkaç hışırtı, sonra küfür ve sonra da birisini azarlamasını duydum. Galiba Ankaradaki karargahtaydı.
"O şerefefsizin yanında aklını kaybetmiş olmandan şüphe ettiğim için bir psikolog ayarladım. Yarın saat iki gibi hastaneye gelecek kadın. Onun doğru kişi olduğunu anlamanız için 'Akay'ın selamı var' demesi yeterli. Şüpheli bir davranış görürseniz beni arayın."
"Sen ne zaman geleceksin?" Diye sordu yanıma gelen abim. Yüzünde bir sırıtış vardı. Akay ile kavga etmeye bayılıyordu. Ve galiba yine kadını sinir edecekti.
"Çıkmaz ayın son çarşambası." Dediği zaman Zafer abim daha da çok sırıttı.
"Biraz erken değil mi?"
"Siktir git lan şerefini haysiyetini-" Demişti ki her ne olduysa sustu. Yine birkaç ses geldi. "Bu ne lan? Boka versem daha iyi yapar!" Bizimle konuşmuyordu. İşi vardı. Ancak yine de iş arasında beni düşünmüştü. Kendimi tekrar suçlu hissetmekten alıkoyamadım. Eğer o gün cinnet geçirip evden kaçarak ona baskın yapmasaydım sadece işiyle uğraşırdı. Annesine... Yani annemize benzediğim için sürekli ona eski zamanları hatırlatıyor olmalıydım.
"Sen işine bak. Daha sonra ararsın istersen. Sana kolay gelsin."
"Ararım." Dedi ve kapattı. Telefonu yandaki komodine koymak yerine abime verdim. Neden yaptım bilmiyorum ama içimden öyle gelmişti. Bir süre Zafer abim ile sohbet ettikten sonra içeri o güzel hemşire girdi. Kızı gördüğüm gibi hemen abime kaş göz yaptım. Bana kötü kötü bakarak çenesini kaşıdı. Sakalları uzamıştı.
"İyi akşamlar Şüheda hanım." Dedi önce bana gülümseyerek. Ardından da abime döndü ve baş selamı verdi yine aynı gülümsemeyle. "Serumu kontrol etmeye geldim. Herhangi bir şikayetiniz var mı?"
"Sadece biraz halsizim." Diyerek gerçeği söyledim. "Ama onun dışında iyiyim." Bu seferki yalandı. Kemiklerim de ağrıyordu ancak bunu kadınla baş başa kalacağım zaman söyleyecektim. Zafer abim buradayken söylersem hiç şüphesiz o da Akay'a söylerdi. Akay'ı daha fazla endişelendirmek istemiyorum.
"Halsizlik gayet normal." Derken yanıma gelmiş, serum torbasını değiştirmeye başlamıştı bile. Kız işiyle ilgilenirken abime işaret vermeye devam ettim. Hemşire işini bitirdiği zaman en sonunda cesaretini toplayan abim söze girdi.
"Ee, şey..." Diyerek biraz bocaladı. "Hemşire hanım, adınızı öğrenebilir miyiz?" Eh. İlk konuşma için gayet normaldi.
"Deniz." Dedi hemşire yine dost canlısı bir gülümsemeyle. Ay şimdi ikisini yan yana koydum da baya bi' yakışıyorlar.
"Yakışmış." Derken gözlerini kaçırdı Zafer abim. "Yani sizinle uyumlu. Gözleriniz mavi ya. Deniz gibi. Bi' içim su. Berrak berrak." İyice saçmalamaya başlamıştı. Tam müdahale edecektim ki Deniz hemşirenin utangaç bir gülümseme ile ellerini önden birleştirmesini gördüm.
"Şey... Sizin isminiz de sizinle uyumlu. Sanki siz doğduğunuzda aileniz zafer kazanmış da adınızla taçlandırmış gibi." Hemşire de aniden flört etmeye -ki bunu baya açık yapıyor- başlamasıyla abim de kıpkırmızı kesilip tebessüm etti.
"Sağolun." Diyerek bir elini ensesine attı. "Rica etsem sizli bizli konuşmayı bıraksak mı?"
"Bilmem ki." İkisinin de gözleri yerdeydi. "Olabilir."
"Teşekkür ederim. Böyle daha rahat oldu." Derken dudaklarını ıslatmıştı. Şuan sanki iddia için değil de istediği için sohbet ediyordu.
"Bence de." Ben tam dalmış dördüncü çocuklarını hayal edecektim ki Deniz hemşire varlığımı hatırladı. Of ya. Ne vardı sanki beni unutacak. Niye hatırlıyorsun ki. Ne güzel sessiz sessiz oturmuş izliyordum sizi.
"Geçmiş olsun Şüheda hanım. Kendinizi yormayın, ilaçlarınızı aksatmayın ve bol bol dinlenin. Bir sorun çıkarsa baş ucunuzdaki düğmeye basmanız yeterli." Zafer abime utangaç bir bakış attı. "Tekrar iyi akşamlar Zafer." Ve gitti.
Abim bir süre arkasından bakakaldı. Birden gülümsedi. Sonra artık her ne düşünüyorsa suratı hızlıca düştü. Ardından tekrar gülümsedi ve dudağını ısırıp ifadesiz olmaya çalıştı. Gözlem ve mimikler konusu tek başarım olduğu için aklından geçen şeylerin bir kısmını anlamış sayılıyordum.
Sevimli bulduğu için gülümsedi. Bunu düşünmemesi gerektiğini düşündüğü için kendi içinde söylemese de üzüldü. Ve bu konuşmaya benim sebep olmamın rahatlığıyla tekrar gülümseyip bundan mutluluk duymamış gibi bana kızmak için kendini toparlamaya çalıştı.
"Ne o. Çok mu etkilendin?" Dedim sırıtarak. Açık konuşmak gerekirse kafam lay lay lon olduğu için pek bir kavrayamıyordum. Serumun yan etkisi buydu. Uyku getiriyordu ancak ben hastaneye gelmeden önce telefondan öğrendiklerim yüzünden uyuyamıyordum. Ve bu da beni yarı sarhoş yapıyordu resmen.
"Şüheda uyusana sen. İddia dedin yaptım işte." Kızmaya çalışıyordu ancak onun da hali benimkinden pek farklı değildi. Onunla biraz dalaşırken kapı tıklatıldı.
╾━╤デ╦︻
Alpay Günata
"Sonay." Diyerek yatakta camış gibi yayılmış kardeşimi dürttüm tekrardan. Lakin kış uykusuna dalmış ayı gibi hareket bile etmeden uykusuna devam ediyordu. "Sonay." Üstünden battaniyeyi çektim hızlıca. Yine ve yine uyanmayınca ofladım. Hiç uğraşamazdım. Evde olduğum bütün sabahları tekrarlar şekilde kardeşimin yanına uzandım. Kurak basitti. Uyandıramıyorsan sen de uyu.
Ben de tam uykuya dalacaktım ki aniden yüzüme dökülen soğuk su ile homurdanarak uyandım. Bu suya o kadar alışmıştım ki artık tepki vermiyordum.
"Baba." Derken ters ters bakıyordum elinde sürahiyle başımızda dikilen adama. Sürahiyi yere bırakıp ellerini kaldırdı.
"Bıraksak akşama kadar yatarsınız siz." Dedi elleriyle. Konuşma engelliydi. Onunda tek iletişimimiz işaret diliydi. Babam konuşma duyusunu kaybedince uzun bir süre bu dili öğrenmeye çalışmıştı herkes. Ben özel bir çabaya girmemiştim gerçi. Zaten bildiğim, eğitimini aldığım bir konuydu. Dudak okumayı da biliyordum. Bu sayede babam benimle sanki normal konuşuyormuş gibi davranabiliyordu.
"İyi olurdu." Dedim ben de işaret diliyle. Dün nöbete kalmıştım. Nöbetleri sevsem de sonrasında gelen yorgunluk ve yorgunluğun eşliğindeki baş ağrısı pek çekilmiyordu.
"Kalk artık. Saat üç oldu bile. Sonay'ı uyandırma. O da daha yeni uyudu. Onun da nöbeti vardı." Sonay sağlık teknisyeniydi. Dolayısıyla nöbete kaldığı günler çok sıktı. Babama başımı sallayıp daha yeni uzandığım yataktan kalktım.
"Ayrımcılık yapıyorsun. Ben de nöbetteydim." Desem de babam sadece güldü. Tabi Sonay kıymetliydi. Hem en küçük çocuk hem de tek kız. Daha ne olsun?
Babam tüm heybetiyle odadan çıktığında sakince sırtını izliyordum. Sırtı seğiriyordu. Sırtına aldığı o kurşun darbesi yüzünden hem mesleğinden hem de sesinden olmuştu uzun yıllar önce. Ben harp okuluna ilk girdiğim zaman olmuştu bu olay. Savaş muhabiriydi. Haber için sınıra gittiği zaman vurulmuştu.
Kendi odama geçip dolabın karşısına dikildim. Boy aynasından kendime bakarken, daha doğrusu dövmeye bakarken aklım eski anılara gitti. Ancak kendime bunun için izin vermeyip dolabı açtım. Siyah sort beyaz tişört alarak dolabı kapattım ve aynaya bakmayıp üstümü giyindim. Eğer eskileri aklıma getirirsem acıların çocuğu Küçük Emrah'a dönerdim amına koyim. Hiç arabesk kanala bağlayamam.
Mutfağa inip buzdolabını açtım. Dolaba boş gözlerle bakıp kapattım. İşte şimdi tatilim resmen başlamıştı. Uzun zamandır amaçsızca dolap açmamıştım.
"Alpo!" Diye bir ses geldiğinde arkamı dönüp abimle karşılaştım. Bunun işi yok muydu amına. Herkesin izin zamanı aynı güne mi denk gelmişti cidden?
"Altay abi?" Dediğimde yüzündeki anlamsız sırıtışı be üstündeki takım elbiseyi soruyordum.
"Atalay'ın ablasının düğünüme gidiyorum. Sen de gelsene." Başımı hayır anlamında salladım. "Oğlum dünki kınaya da gelmedin. Ondan önceki bekarlığa veda partisinde de yoktun." Yani illa ki götürecekti. Diretmem anlamsızdı.
"İyi." Dediğimde kapıya doğru ilerledim. Tam ayakkabımı giyecekken abimin enseme vurmasıyla sendeledim.
"Git üstünü değiştir. Karizmamı bozacaksın." Sadece aval aval suratına baktım. Ancak söz konusu Altay abimse direnmek anlamsızdı. Allem eder kullem eder yine de istediğini bana yaptırırdı. İnatçı puşt.
"İyi" dedim tekrardan. Yönümü değiştirip odama ilerledim. Aynaya bakmadan kapağı açıp klasik siyah kumaş pantolon ve boğazlı haki kazak aldım. Üstümü hızlıca değiştirip kapıda beni bekleyen abimin yanına gittim. Hava ılık olmasına rağmen bana kabanımı attığında göz devirerek koluma astım. Boşta kalan elimle de kısa botlarımı giydim. Ben bunları yaparken abim çoktan arabasına binmişti. El mahkum ön koltuğa geçtim.
"Oğlum bir hatunla tanışmışım, taş taş." Derken heyecanlı heyecanlı kızı tarif ediyordu. "Mira ablanın arkadaşıymış." Dediği zaman bu ekstra şık ve hevesli halinin sebebini anlamış oldum. Ben susmuş yolu izlerken abim sağ olsun bir saniye bile arabayı sessiz bırakmadı.
Sonunda bir düğün salonunun yakınında durduk. Ben arabadan indiğimde abim arabayı boş bir yere götürüp park ederek tekrar yanıma geldi. Yan yana kapıdan içeri girdiğimizde önce aşağı inan merdivenle ve de karşımızdaki dev avizeyle karşılaştık. Biz aşağı inerken tanımadığım birkaç kişi yukarı çıkıyordu. Aşiret düğünü olduğu için baya kalabalıktı.
Salona indiğimiz gibi abim beni bir masaya doğru çekiştirmeye başladı. Sessizce onu takip ederken aynı zamanda yüksek sesli müziğe küfrediyordum. Üstelik her yerde ışık vardı ve bu benim migranimi tetikliyordu. Baş ağrısı şimdiden beni etkisi altına almıştı.
Masaya oturduğumuzda tanıdığım tek kişi aile dostumuz, aynı zamanda evlenen kişinin küçük erkek kardeşi olan Mir idi. Atalay aşiretinin ağası Vedat amcanın en küçük çocuğuydu. Heterokromi olan gözleriyle Mir çoğu kişinin dikkatini çekiyordu. Bir gözü koyu yeşil diğeri lacivertti. Kendisine ait psikiyatri merkezinde psikolog olarak çalışıyordu.
"Hoşgeldiniz." Dedi kadının biri. Abimin hemen yanında oturuyordu. Bana değil abime bakıyordu.
"Hoşbulduk." Ben tam bunlar beni unutur konuşmaya dalar umuduna tutulmuştum ki abim varlığımın haberini resmen anons etti. "Bakın size kimi getirdim." Eliyle beni gösterdi. "Kardeşim Alpay." Yanındaki kadın güldü.
"Alpay mı? Altay'ın çakması gibi." Bakmaya bile tenezzül etmeyerek arkama yaslandım. Cidden migrenim tutacaktı. Bokunda boğul Altay abi.
Yaklaşık iki buçuk saat boyunca masadan kalkmayarak, sadece birkaç kelime konuşarak ke iki şişe kola bitirerek geçmişti. Adının Gamze olduğunu öğrendiğim kadın ilgisini abimden alıp bana yöneltmişti. Şimdi ise hayat bana el hareketi çekerek ikimizi aynı masada, tek başına bırakmıştı.
"Sen hiç konuşmaz mısın? Yoksa bu tavrın gizemli adam havası imajın için mi?" Derken yüzünde aptal bir gülümseme vardı.
Aynen amına koyim. İşim gücüm yok kendime gizemli adam imajı çizdim.
"Konuşmaya değer birisi olduğunu sanmıyorum." Diyerek günün en uzun cümlesini kurdum.
"Egoluyuz bakıyorum." Derken hâlâ gülüyordu.
"Aptalız bakıyorum." Dediğim zaman telefon çaldı. Arayan kişi için bildiğim tüm duaları ederek telefonu aldım. Ancak aptal kadın masanın üstündeki telefonda yazan ismi görmüştü.
"Akay kim?" Derken masum kız rolleri kesiyordu.
"Ebem." Diyerek kalktım. Kadın aval aval bakıyordu.
"Ebenle tanışıyor musun?" Derken bu sefer gerçekten de şaşkındı.
"Sen tanışmıyor musun?" Dedim alayla. Sesimdeki alayı anlamayınca göz devirip masadan uzaklaştım. Telefonu açıp kulağıma götürdüm. Zaten götüme sokacak halim yoktu ya.
"Ne?" Diye sordum açar açmaz. Bu kızla konuşmak çok kolaydı. Tek kelimeden anlıyordu ve bu bulunmaz bir nimetti. İkimiz de fazla konuşmayan insanlardık ancak o çevresi gereği benden daha falza konuşmak zorunda kalıyordu.
"Ankaradayım. Şüheda sana emanet. *** hastanesinde, 16. odada." Dediğinde kafam karışmıştı açıkçası. Şüheda, Akay'ın birlikte yaşadığı bücürük ve psikopat kızdı. O küçücük boyuyla bana bıçak çekmesi olayı fazla komikti.
"Neden?" Derken kafa karışıklığımı gidermek istiyordum. Amına koyim zaten bir izin günüm var. Onda da neden birisinin korumalığını yapayım?
"Zafer piçi kendine bakmayı bilmiyor. Güvenliğinden emin değilim." Zafer kimdi bilmiyordum ve tam da bunu soracakken sihirli sözcüğü kullandı. "Bu bir emirdir."
"Üst rütbem değilsin."
"Şuan Lakayıt konuşuyor. Ve emri de o veriyor." Dediğinde yapacak bir şeyim yoktu. Rütbesi ne olursa olsun Lakayıt dediyse her emri verebilirdi. Adi piç kozlarını iyi oynuyor.
"Emredersiniz." Dedim ve Akay telefonu kapattı. Aslında bu görev için minnettardım. Hastane sessiz olmalıydı. Bir süreliğine o bücürüğün başında durabilirdim.
Masaya giderek sandalyemin arkasından kabanımı aldım. Masada sadece telefonuyla uğraşan Mir vardı.
"Nereye?" Diye sorduğunda onu terleyeceğimi adı kadar iyi bildiği için sırıtıyordu.
"Ebene." Benim ebeler ile ne alıp veremediğim vardı? Boşver.
"Ebeme benden selam söyle." Dediğinde o gülerken ben sadece göz devirmiştim.
"Hava soğuk. Arabamı al istersen yolun uzunsa." Başımı salladığımda anahtarı cebinden çıkartıp bana attı.
"Eyvallah." Diyerek çıkışa ilerledim. Mir'in arabasına bindikten yirmi dakika sonra hastaneye gelmiştim. Bahçeye arabayı park edip içeri girdim. 16. odayı bulduğumda önce kapıyı tıklatım. Bir erkeğin gel demesi üzerine içeri girdim. Bücürük yatakta uzanmış, karşısında da Zafer olduğunu düşündüğüm uzun boylu biri vardı.
"Hayırdır? Sen kimsin?" Diyen adamı süzdüm. Cidden aşırı uzundu. İki metre vardı. Tam cevap verecekken bücürük konuştu.
"Alapay ya. Akay'ın iş arkadaşı." Alapay?
"Alpay." Diyerek düzelttim kızı. Alapay neydi lan? Ala bu da senin payın der gibi.
"Ay dilim sürçtü." Dedi ufak bir telaşla. "Akay burada değil. Bir şey mi oldu?" Diye sorduğunda bana bakmıyordu.
"Beni o gönderdi." Anlaşılan onlara haber vermemişti. "Zafer'e güvenmiyormuş." Derken göz ucuyla adama baktım.
"Canım kardeşim ya." Diyerek sırıttı Zafer. "Nasıl da düşünceli." Ne alaka aq? "Tuvalete gitmem gerektiğini hissetti herhalde." Ben koltuğa genişçe oturmuşken o da odadan çıktı. Artık ne kadar sıkışmışsa resmen koşarak gitmişti.
"Geçmiş olsun." Dedim bücürüğe bakarak. Yorgun ve çökmüş görünüyordu. En son bana bıçak fırlatan kız şuan resmen sarhoş gibiydi. Gözleri hafiften kızarmıştı.
"Sağol." Derken gözlerini kaçırmıştı. Nerede o geçen seferki cesareti?
"Uykun var?" Derken neden yatmadığını da soruyordum. Resmen gözleri kapanmak istiyor ancak kendini uyanık kalmaya zorluyor gibiydi.
"Yok ya. Sana öyle gelmiştir." Dedi ancak pek inandırıcı değildi.
"Uyu Şüheda." Dediğimde bir an gözleri kocaman açıldı.
"Akay da böyle diyor." Derken şaşkındı. "İkiniz çok benziyorsunuz. Acaba kardeş olma olasılığınız kaç?" Benzediğimizin gayet de farkındaydım ancak kardeş veya akraba çıkmak gibi bir senaryonun yaşanmayacağını biliyordum.
"Sıfır." Hâlâ şüpheli gözlerle bakıyordu bana. Kahverengi gözleri ceylan gibiydi. Çok saf bakıyordu. Maske takmıyordu.
"Emin misin?" Diye sorarken esnemesini yutmuştu. Uykuya direniyordu.
"Güvendesin. Uyu." Dedim sadece. Bir an tuhaf şekilde bana baktı. Gözleri buğulandı. Sonra ise başını sallayarak sırtını yasladığı yastığı düzeltip başını koydu. O gözlerini kapattığı zamna ben gözümü bile kırpmadan onu izliyordum. Neyi vardı? Neden hastanede kalıyordu Aklımda sorular fink atarken bunları boş verip kızı izlemeye devam ettim.
Bir süre bücürüğün koruması olmaktan zarar gelmezdi.
