İçeriğe geç

LAKAYIT

Bölüm 19 · 9 dk okuma

LAKAYIT

Bölüm 19

19-GERÇEK LAKAYIT

YOĞUN İŞKENCE İÇERİR!

"Önceki bölümde Akay, Şüheda'ya kanser olduğunu söylemişti. Şüheda kanser olduğunu öğrendiğinde üzülme belirtileri göstermeyip eskisi gibi davranmaya çalışmıştı. Akay bunun üzerine psikolojisinin cidden iyi olmadığına kanaat getirmişti. Düşüncelerini toplamak için spora gitmek isterken iki gözü farklı renkte(biri koyu yeşil diğeri lacivert) esmer bir adamla karşılaşmıştı ve adamı tuhaf bulup şüphelenmişti. Son olarak da Kurt'u öldürmek için karar kılmıştı."

Hastaneye tekrar gidip telefonumu aldıktan sonra ekibimi aramış, yarın için Kurt'u istemiştim. Onu öldürecek, kendime kim olduğumu hatırlatacaktım.

Araba askeriyenin önünde durduğunda erlere kimliğimi gösterip içeri girdim. Otoparka arabamı bırakıp askeriye binasına girdim. Binanın arka kapısından çıkarak askerlerin spor yaptığı bahçeye giriş yapmış oldum.

Ötüken Timi'ni bahçenin en ücra köşesinde görmemle tam tersi noktaya doğru ilerledim. Şimdi hiç uğraşamazdım.

Kendi halimde yaklaşık iki saat spor yaptıktan sonra artık kafam daha bi' yerindeydi. Kalan tek işim eve gidip banyo yapmak, ben ve Şüheda için temiz kıyafet almaktı.

Eve gidip hızlıca duş aldıktan sonra saçlarımı kuruttum. Dolaptan haki rengi örme kazak ve siyah kumaş pantolonu çıkardım. Çamaşırları giydikten sonra kazak ve pantolonu da üstüme geçirdim. Belime kadar gelen saçlarımı zor da olsa taramayı başarıp topuz yaptım. Şüheda'nın odasına girdiğimde ağzına kadar doldurduğu dolaptan üç adet pamuklu pijama takımı, iki kazak, iki eşofman, birkaç çorap ve iç çamaşırı seçerek bir çantaya doldurdum. Ne kadar kalacağı belli değildi ne de olsa.

Hastaneye doğru giderken bir fırının önünde durmuş, poğaça, açma, simit ve kurabiye gibi şeyler alarak tekrar arabaya binip yola çıkmıştım. Yanlız şu kurabiyeler niye bu kadar pahalıydı lan? Ekonominin de içine etmişler. Tek lokmalık şeye iki yüz verdim amk. Paketin içinde olsa olsa yirmi adet vardır. Tek bir kurabiye on lira. Bir ekmek parası amına koyim.

Allah'a bin şükür ki bu günüm olaysız geçti. Zafer fazla konuşmadı, Şüheda bana yürümedi ve ben de kimseye şiddet uygulamadım. Şaşırtıcıdır ki küfür bile etmedim. İç sesim buna dahil değil orası ayrı konu hiç girmeyelim o topa.

Ve sevindirici bir haber. Kurt bana devredildi. Üstelik istersem öldürebileceğim dahi söylendi. Daha doğrusu söylenmedi, ima edildi. Ne demişlerdi..? Hah.

Umarız ki Lakayıt'a dayanır. Durumu kötü. Her an son nefesini verebilir.

Kısaca öldürsen hiçbirimizin sikinde olmayacak. Takıl kafana göre. Yeter ki onu bilerek öldürdüğün bize ulaşmasın. Yani öldürdükten sonra rapora işkenceye dayanamadı yazacaktım.

Ufak bir sorunum da vardı. Lakayıt karargahı Ankaradaydı. Ve ben Kurt'u Ankaraya, Lakayıt karargahına göndertmiştim.

Lakayıt karargahı bir eğitim merkeziydi aslında. Şunu da söyleyeyim orayı benim için açmadılar. Demiştim ya, Lakayıt devletin önemli projelerinden biri diye. Aslında projenin gerçek adı Akıncı idi. Ancak benim yoğun ısrarlarımla Lakayıt olarak değiştilimişti. Belki bu değişiklikte projenin ilk katılımcısı olmam da rol oynamış olabilir. Hakkımda tutulan raporlar sayesinde ilk Akıncı olma onurunu bana vermişlerdi.

Uzun lafın kısası, şuan uçakta olmamın nedeni Ankaraya gidiyor olmam.

Daha kargalar bokunu yemeden uyanıp hazırlanmış, Şüheda'ya haber vererek dünden aldığım biletle bugünki Ankara uçağına binmiştim. Yaklaşık iki saatlik yol vardı ve çoktan bir saati gitmişti bile. Kalan bir saati de gözlerimi kapatarak geçirsem birşey olmazdı.

╾━╤デ╦︻

Lakayıt karargahına gelmiş, bana tahsis edilen odaya girerek yapacaklarım için hazırlanmaya başlamıştım bile. Üstüme o şerefsizin kanının gelmesini istemiyorum. Sırf bu yüzden kullan at tulumlardan bir tanesini giyecektim başlamadan önce.

Kafamda Lakayıt formatına geçtim hızlıca. Bakalım bu Kurt ne kadar dayanıklıymış.

Odadan çıkıp bodrum kata giden merdivenlere doğru ilerlerken geleceğin Lakayıt'ı olacak askerlerin eğitim gördüğü odaları da izliyordum. Kapılar açık olduğu için rahatlıkla bakabiliyordum. Her sınıfın kapısının önünde öğrencilerin adları ve puanlarının olduğu tablolar asılıydı. Karargahı baya geliştirmişlerdi. Ancak şunu söylemeliydim ki puan tabloları pek iç açıcı değildi. Karargahın kendi bağımsız puan sistemi vardı. En fazla iki yüz puan alınabilirdi. Benim puanım yüz seksendi ve baraj puanı yüz kırk olmalıydı. Ve şuan en yüksek puanın doksan üç olduğunu gördüm.

Merdivenlerden aşağı inerek bodrum katına giriş yapmış oldum. Önümde bir koridor, koridorda ona yakın kapı vardı. Gitmem gereken oda sorgu odasıydı. Koridoru tamamen yürüyerek sağ tarafın en köşesindeki kapıya gittim. Kapıyı araladığımda beni geniş bir oda karşıladı.

Duvarda zincirler, köşede elektrikli aletler, karşısında küvet, bir başka duvarda asılı raflar üzerindeki kesici aletler. Ortada sırt sırta iki sandalye. Burası aslında işkence odası gibi bir şeydi. Kamera yoktu. Serbesttim.

Her şeyi usulüne göre yapacaktım. Ancak önce bir takım bilgileri almalıydım. Ardından ölecekti zaten. Kurt ve onun gibilerine merhamet göstermeyecektim. Kurt, gerçek Lakayıt ile tanışacaktı.

İçeri girdiğim gibi tulumu üzerime geçirdim. Ellerime eldiven, ayaklarıma da galoş giydim. Yüzüme maske takmaya gerek görmedim.

"Demek uyuyorsun." Diyerek sandalyedeki Kurt'a doğru yürüdüm. Başı öne eğik, elleri sandalyenin kol taraflarına kelepçeli. Yüzü gözü şişmiş halde. Raflara yönelip gözüme kestirdiğim ufak şişi aldım. Tekrar yanına dönüp birazcık süzdüm. Mahvolmuştu. Az bile kalır. "Uyandırırız o halde." Dediğim gibi şişi sol gözüne batırdım. Çığlık atarak uyandı.

"Piç." Diyerek hırladı. Kıçımın kurdu.

"Beni fazla uğraştırma. Sorularıma cevap ver, daha acısız bir sorgu olsun." Diyerek tam karşısına dikildim. Tabi ufak şiş hâlâ gözündeydi.

"Cehenneme kadar yolun var." Diyen tahta kurduna sadece baktım.

"Dizdar kim?" Kamera olmaması ses kayıt cihazı olmayacağı anlamına gelmezdi. Konuşulan her şey kayıt altındaydı. Sorum karşısında sessiz kaldı. Tekrar sormayacaktım. Ve o da benim sorumu yanıtsız bırakmamayı öğrenecekti. Öğrendiği son şey bu olacaktı.

"Galiba sana kim olduğumu söylemediler?" Derken tekrar rafa gitmiştim. Aletlere alıcı gözüyle bakındım. Elime tasmayı alarak tekrar Kurt'un yanına gittim. "Ben Lakayıt," Gözlerindeki şaşkınlık ve nefret beni daha da mutlu ediyordu.

Tasmanın iki kenarında da uzun iğneler vardı. Başını hangi tarafa eğerse iğneler o tarafına batacaktı. Tasmayı zorla taktım. Kurt başını dik tutmaya çalışırken bu sefer de elime neşter aldım. "Ve benim elimde konuşmayan it yoktur." Diye tamamladım cümlemi.

Sol elinin orta parmak tırnağı arasına neşteri sokup içe doğru batırdım. O inlerken ve de başını sabit tutmaya çalışırken neşteri içinde bırakıp küçük boy timsah makasını aldım.

"Her cevapsız soruya bir parmak." Derken makası sağ işaret parmağına doğru yaklaştırdım. "Dizdar kim?" Sustu, parmağını kökten kestim. Bu sefer susmadı, bağırdı.

"İkinci parmak gidiyor." Derken sağ yüzük parmağını hafifçe kesmiştim.

"Başkan." Dedi nefes nefese. Başı hafifçe öne eğilince dikenler battı.

"Bana bilmediğim bir şey söyle." Parmağını kestim. Yüzük parmağı da yere düşerken yüzümü bile buruşturmadım. Üçüncü parmağa geçtim.

"Üfürükçü. Irak taraflarına yakın sınırda yaşıyor." Tasmayı çıkarttım. Şimdi başını aniden eğer ve kendini öldürür, hevesim kursağımda kalır filan. Olmaz öyle.

"Örgütün merkezi neresi?" Yine ve yine sustu. Bu sefer iki parmağını da kestim. Kan ayak uçlarıma geliyordu. İyiki galoş giymiştim. Bir parmağını daha kesince sağ elinden sadece avuç tarafı kaldı. Diğer ele geçtim.

"Irak sınırı." Dedi nefes nefese. Her an bayılabilirdi. Daha bunlarla başa çıkamıyorsa diğer yöntemlerimle hızlıca ölürdü.

"Neden örgüte katıldın?" Cevap vermedi. İki parmağını kestim. Onlar da yere düştü. Ayağımla biraz öteye iteledim parmakları.

"Konuş." Dedim sadece. Yine sustuğu zaman kalan parmaklarını da kestim. Şuan itibariyle ölmek için yalvaracaktı.

Kelepçelerini çözdüm. Karşı koyacak hali olmadığı için iki katı kolaylıkla köşedeki küvete ilerlettim. Küvet daha çok jakuziye benzediği ve de yere yakın olduğu için kolayca küvete attım.

"Kendimi tekrarlamayı sevmem." Derken aniden soğuk suya düşmenin şokuyla çırpınan Kurt'u izliyordum. Biraz ilerleyerek elektrik şalterlerinin olduğu tarafa geçtim. Bir butonu indirerek küvete elektrik akımı gönderdim. Kurt'un çığlıkları duyuldu.

İşte şimdi başlıyordum.

Elektriği daha da arttırdım ve ardından aniden kapattım. Bu vücudunda şok etkisi yapacaktı. On dakika kadar bu işlemi tekrarladım. Artık çığlık bile atamıyordu.

Rafa gidip elime dondurma kaşığına benzeyen keskin oyacağı alıp hafifçe sırıtarak tekrar piçe doğru gittim. Artık iyice pestili çıkan Kurt'u tabiri caiz ise yerde sürükleye sürükleye tekrar sandalyeye oturttum. Bileklerini sandalyeye zincirleyip oyacağı elime aldım. İşte en zevkli kısıma gelmiştik.

Oyacağı dikkatli olmaya gerek görmeden şiş sokmadığım sağlam gözüne batırdım. Göz yuvarının içinde dairesel şekilde döndürdüm ve oyacağı gözüyle birlikte çektim. Kurt boğazını zorlayarak bağırırken acı dolu sesinden ekstra zevk alarak baktım sadece. Artık tamamen kördü.

Ancak bu kadarla sınırlı değil. Eğer sorumu cevapsız bırakırsa asıl işkenceyle tanışacaktı.

"Neden örgüte katıldın?" Onun acıklı nefeslerinin aksine benim sesim resmen huzur doluydu. İşte gerçek Lakayıt buydu.

Lakayıt, aslında acıdan zevk alan bir oruspu çocuğuydu. Neden kendime küfrettim bilmiyorum.

"Dizdar," dedi. Sonra öksürdü ve birkaç kez iç çekti. Konuşmakta zorluk çekiyordu. "Benim babam." wtf?

"Nereden biliyorsun?" Diye sorduğumda ise acısına rağmen sesindeki alayı gizlemeyerek konuştu. "Test yaptıran tek sen değilsin."

"Dizdar senin baban olamaz." Derken birşeyleri ona hatırlatmaya çalışıyordum. Eğer öyleyse üç seçenek vardı. Birincisi, onun yaptırdığı test yanlıştı. İkincisi, benim yaptırdığım testle oynamışlardı. Üçüncü, Duru hanım Alakn beyi Dizdar ile aldatmıştı. Eğer üçüncüsüyse...

Zevkinize sıçayım Duru hanım.

"Korkma korkma." Derken hâlâ gizlemiyordu sesindeki alayı. "Sen benim kardeşim değilsin. Alkan da benim babam değil."

Zevkine sıçayım Duru.

Alkan bey, azıcık da olsa temize çıkmıştı. Ancak bakın tekrarlıyorum, azıcık. Duru hanım ise ülkeye geldiği an tutuklanacaktı. Şuan itibariyle hakkında işlem başlatılmıştı bile. Normalde ülkeden çıkışları yasaktı ancak diplomat olduğu için, ve de devlet adına önemli bir isim olduğu için devlet gözetiminde gitmişti.

"Şimdiye kadar hangi bilgileri verdin?" Sonunda beni ikiletmemesi gerektiğini anlamış olacak ki sorularımı yanıtlıyordu.

"Birkaç operasyon." Dediğinde rafa gittim ve oraya bıraktığım maskeyi yüzüme taktım. Maske dediğim de, şantiyecilerin kaynak yaparken kullandığı yüzü tamamen örten cam maskeydi. Ancak benimki plastikti.

Büyük boy timsah makasını alarak elimde döndürdüm. Ağırdı. Ve keskin. Ancak bu hemen öldürürdü. İlk olarak puştun karnını doyurmalıydık. Ne de olsa temel bilgileri öğrenmiştim.

"Yarasın tahta kurduma." Diyerek kopardığım gözü zorla ağzına tıktım. Afiyet olsun.

"Yut." Dedim otoriter sesimle. Kısa bir cebelleşmenin ardından yutturmuştum. "Ne yedin biliyor musun?" Derken oldukça eğleniyordum. "Kendi gözünü." Dememle öğürmeye başladı.

O kendi kendine öğürürken bu sefer de elime kurşun yağmurlama etini aldım. İçi doluydu. Tek yapmam gereken ısıtmaktı. Ancak neyse ki elektrikle ısınıyordu da iki saat çakmakla yanmasını beklemeyecektim.

Cihaz ısındığı zaman içindeki kurşun damlamaya başlamıştı. Erimiş kurşunu artık boş olan göz yuvasına damlattım. Kurt bağırırken bu sefer de açtığı ağzına damlattım. Artık bağıramıyordu bile. Daha sonra da kerpeten aldım ve kurşundan birbirine yapışan dişlerini söktüm. Ardından da üstünde iğne olan sopalardan birini alıp en sert darbelerimle vurdum. Artık son nefeslerini alıyordu piç.

Büyük boy timsah makasını ısıttım önce.ardından da ilk sağ, sonra da sol ayağını kestim. Ayakları bağımsız olarak yere serilirken bu sefer de diz kapağının biraz üstünden kestim sırayla. Dizleri de yere düştüğünde ortalık kan gölüne dönmüştü. Umursamadan kollarına da aynı işlemi uyguladım. Zaten ölmüştü. Bu yüzden boynunu keserken pek zevk almadım. Ancak başı ayak ucuma düştüğü zaman gülümsememi durdurmadım.

"Kahpenin evladı." Derken sesim kayıt altına girmesin diye fısıldamıştım. Gözümü ölü Kurt'un cesedinden çekip etrafa baktığımda heryerde bir uvuz, kan gölü ve işkence aleti olduğunu görmemle burada temizlik yapmam gerektiğini anlamış oldum. Ama önce şu Dizdar'a bir hediye göndermeliydik.

Eğer gerçekten de Kurt onun oğluysa oğluşunun cesedine kayıtsız kalamazdı herhalde. Sinirlenirse hata yapacaktı. Ve onun hata yapması demek işimizin kolaylaşması demekti.

Yaklaşık iki saat içinde tüm odayı temizlemiş, hatta eskisinden daha temiz hale getirmiştim. İşe koskoca Lakayıt da olsan temizlik yapıyordun.

Neyseki sonunda her şey bitmiş, cesedi de büyük bir kutuya koyup paketlemiştim. Bir de not vardı içinde. Tek cümle. İmzam.

'Lakayıt'ın selamı var.'

╾━╤デ╦︻

Bölüm sonu!

Bölüm sonu

4 yorum