Sabah olmuş, saat altıya geliyordu. İki saate sorgu başlayacaktı. Baba Dinçer geçip çocuğunu sorgulayacaktı. Ancak benim aklımı kemiren bir soru vardı. Ya işbirliği yapıyorlarsa?
Acımam, beni doğuran kadına spermlerini yollayıp oluşumuma katkı sağlayan adamı da vururum.
Üstümdeki tembelliği atmak için banyoya girdim. (Lan şu girdi çıktı kelimelerini ben niye bu kadar fesat algılıyorum amına) Güzelcene yıkanıp saçlarımı kuruttum. Şimdi hiç öyle kendiliğinden kurumaya bırakamam. Damlaya damlaya göl olur yoksa.
Tamam TDK'yı kanser etmeden şu Türkçeyi katletmeyi bırakmalıyım. Yoksa TDK dillikten çıkıp bindiğimiz küpe döner.
Ne oluyor lan bana sabah sabah? Kesin cin kaçtı içime.
Saçlarımı yavaş yavaş ördüm. Şimdi acemi gibi yarım saat erkenden gitmeyeyim. Enayi miyim amına koyim niye olması gerekenden erken gideyim? Tam saatinde orada olsam yeter.
Askeri üniformamı da büyük bir zevkle giyindim. Mutfağa girerek dolabı açıp boş boş baktım. Ulan uzun zamandır yapmıyorum iyi geldi.
Dolabın kapağını kapatarak etrafa bakındım. Oğlum açım lan. Yemek yok mu koca evde?
Karnım artık isyan bayraklarını kaldırmışken gözüm tezgahın köşesindeki bir kaba kilitlendi. Avına yürüyen aslan misali ilerledim ve tam da önünde durdum. Zaten üstünde duracak halim yok aq. Ne edebiyat yapıyorum.
Kabın kapağını açtığım gibi poğaçalar bana göz kırptı. Bu arada ciddi ciddi göz kırptı.
"Ananı sikim!" Diyerek uzaklaştım. "Cin çarptı. Yemin ediyorum çarptı beni." Diyerek daha da uzaklaştım. "Ne bok yedim lan yine?" Derken çoktan mutfaktan çıkmış kapıyı da kapatmıştım.
Lan nasıl birşey yaptım da bu varlıkları kendime musallat ettim. Hay kafamı sikim lan. Kur'an okumayı da bilmiyorum. Felak, Nas da yok bende. Lan elin gavuru gibi yaşamışım!
Bir dakika lan Fatiha biliyorum.
Ben tam Fatiha okumaya başlayacakken arkamda bir nefes hissedince tüm reflekslerimi kullandım ve bir cine etki etmeyeceğini bile bile yumruğumu en sert şekilde attım. Ancak işe yaramış olacak ki cin bir çığlık attı. Tabi göt korkusundan gözümü açamadığım için şaheserime bakamıyordum. Hâlâ inleme sesleri gelince merak ağır bastı. Gözümü açtım. Şüheda burnunu tutmuş yerde ağlıyordu.
"Şüheda?" Dediğimde bana baktı dolu gözlerle.
"Gerizekalı niye vurdun öyle?" Dedi. Elini burnundan çekip bakınca kan gördü. "Gitti güzel burnum." Dedi ağlayarak. Yanlız şuan bayılmadığına şükrediyorum.
"Alt tarafı şaka yapacaktım." Dedi ağlamaya devam ederken. Sonra ne dediğini fark etmiş gibi gözleri açıldı. Ama artık çok geçti. Boku yemişti.
╾━╤デ╦︻
Şüheda'yı hastaneye bırakıp askeriyeye gelmiştim. Hanımefendi bana şaka yapmak, moralimi yükseltmek için bütün beyin hücrelerini harcayıp telefonundan göz kırpan tek göz videosu açmış ben banyodayken. Onu da kaba koymuş. Daha sonra da telefonun kenarlarını poğaçalarla donatıp gizlemiş. Sonra da şoka gireceğimden ötürü savunmasız olacağımı sanıp arkamdan da korkutmak istemiş.
Bedel olarak şuan sokakta kalacak.
Ulan Şüheda'yı biryerlerden atmak veya kovmak meslek olsaydı ben de milyarder olurdum.
Ama işte meslek değildi.
"Buyrun?" Diyerek durdurdu bir asker beni. Kimliğimi gösterdim. Tekmil vererek kapıyı açtırdığında arabayı yine aynı yere sürdüm. Sorgu odasına gelmem beş dakikamı almıştı. Saat sekizi elli beş geçe kapıya gelmiştim. Benden tahmini iki dakika sonra da Alkan Dinçer. Sadece göz ucuyla baktım.
Eğer dikkat etmesem gözlerindeki acıyı göremezdim. Tamamen dik duruyordu. Üstünde en ufak bir mazlumluk, mahcubiyet veya korkunun ezikliği yoktu.
"Hazır mısınız komutanım?" Diye sordum yüzüne bile bakmadan. Hastane odasında da siz böyle yapmıştınız.
"Gir." Dedi sadece. Ben de birşey demeden kapıyı açtım. Tabi kapı tuvaletin değil ki öyle çat diye abanayım. Askeri kimliğimi gösterdim bir cihaza.
İçeri girdiğimizde bizi sandalyeye kelepçelenmiş bir adet baygın Kurt, onun başında da Alpay binbaşı ve binbaşı ibne karşıladı. Bizden önceki ön sorguyu onlar yapmışlar demek ki. Odaya girmemizle binbaşı ibnenin bakışları hemen bana döndü.
"Çıkın." Dedi orgeneral. Allah kahretmesin ne geldi aklıma.
ORrrrrrrruspuGENERAL
Kendine gel Akay. Mal mısın, aq? Bir sirkelen. Ne oluyor sana sabah sabah. Hayır cin de çarpmamış.
İyiki kimse beynimin içindekileri duyamıyor. Yoksa giderdi tüm karizma.
"Emredersiniz komutanım." Diyerek ikisi de çıktı. Tabi binbaşı ibne kasıtlı olarak bana yaklaşıp kapıdan çıkmadan önce kolunu koluma sürttü. Hafifçe yüzümü buruşturup kolumu çektim.
Binbaşılar odadan çıkmadan hemen önce Alpay binbaşıya seslendim. Daha doğrusu binbaşı diye seslendim ve ikisi de bana döndü. Binbaşı ibneyi boş verip Alpay binbaşıya doğru yürüdüm. Her ne kadar göremesem de ibnenin bozulduğunu biliyordum. İçimden bir oh çektim. Ulan bu adamı zort etmek çok güzel lan.
"Dal ver." Dedim. Alpay hiç yadırgamadan göğüs cebinden üç dal tütün sigara verdi. Sonra da üstünde iç içe girmiş AG harflerinin olduğu büyük ihtimal özel tasarım olan çakmağı uzattı.
"Müsadenizle komutanım." Dedim orgenerale. Umrunda değilmiş gibi başını sallayınca tütün sigaradan birini yakıp dudaklarım arasına koydum.
Götüme koyacak halim yok zaten aq ne boş konuşuyorum.
Çakmağı geri uzattım. Sonra da Alpay binbaşıya doğru başımı hafifçe eğerek göz kırptım. Anlam basitti. Sağol. O da aynı şeyi yaptı. Bu da basitti. Bir şey değil.
Onlar odadan çıkıp kapıyı kapattıklarında ben de sigaradan bir nefes çekip baygın Kurt'un yanına gittim. Orgeneral de öyle.
"Yapamayacaksanız söylemeniz yeterli." Dedim hafif kenara çekilerek. Hiç kendimi yoramam. Benim asıl olayım bu odada sadece ikimiz kaldığı zaman olacak. İşimi mahremiyet olmadan yapamam.
"Gerek yok binbaşı. Benim oğlum hain değil." Son kelimesini sessizce söylemişti. İçten içe haklı çıkmak için Allah'a yalvarıyordu büyük ihtimalle.
"Kurt." Diye seslendi oğulcuğuna. La baygın kurt böyle mi uyandırılır? Bir de orgeneral olacak. Dayı sen bu rütbeye bu zekayla nasıl geldin?
Oğlunun yanına gidip dürttü biraz. Kurtçuk yine uyanmadı. Ama cidden sıkılıyorum. Bu ne ya. Bir de öp istersen uyuyan güzeli.
"Müsade eder misiniz?" Dedim artık dayanamayıp. Orgeneral istemeye istemeye başını sallayıp kenara çekilince önce sigaramı söndürüp masaya bıraktım. Ardından da kurtçuğun karşısına dikildim. Çenesinden tutup başını kaldırdım. Sonra da en okkalısından bir Osmanlı tokadı yapıştırdım.
"Siktir." Diyerek sıçradı yerinden. Buğulu gözlerle nerede olduğunu anlamaya çalıştı. Önce babasını sonra da beni gördü. Babasına bakarken şaşkın, bana bakarken öfkeliydi. Çok da tın.
"Evet," Dedim harfleri uzatarak. "Gelelim fasülyenin faydalarına." Kan kokusu almış köpek balıkları gibi çevresinde döndüm.
"Orada ne işin vardı?" Dedi orgeneral sakince. Kıyamıyor tabi camış gibi oğluna. Tahta kurdu sadece sırıttı. Bu sırıtış başlı başına hain olduğunu bağırıyordu.
"Tekrar soruyorum yüzbaşı, orda ne işin vardı?" Acı çekiyordu büyük ihtimalle. Aman çeksin. Bana ne. Şüheda da acı çekmişti.
"Sence?" Dedi sırıtmasına devam ederken. Gevşek kurt.
"Tim olarak esir düşmüştünüz. Neden seni bıraktılar? Elinde neden silah vardı? Neden yara almamıştın? Onlardan biri gibi görünüp bize bilgi aktarımı mı yapacaktın?" Diye sormaya devam etti Alkan Dinçer. Oğlu ise sadece sırıttı. "Bana cevap ver!" Diye gürledi.
"İzninizle." Diyerek tekrar meydana döndüm. Hiç acımadan saçını tutup kaldırarak yüzüme baktırdım.
"Cevap vermene gerek yok. Hain olduğunu biliyoruz." Göz ucuyla orgenerale baktım. "Gözlem odasına geçebilir misiniz komutanım?" Çok duygusal yaklaşıyordu. İşime engel olmasını istemiyorum.
"Neden binbaşı?" Diye sordu haliyle.
"Oğlunuzun pisliklerinin dökülmesi sırasında burada olmak isteyeceğinizi pek sanmıyorum." Dedim hemen. Dürüstlük desen vardı.
Bir süre durdu. Gözleri benim ve oğlunun arasında mekik dokudu. En sonunda gerçekten buna dayanamayacağını anlamış olacak ki dediğimi yapıp dışarı çıktık.
"Kaldık mı baş başa." Dedim ölümcül bir sakinlikle. Fırtına öncesi sessizliği yaşadık kısa bir süre.
"Terör örgütü ile iş birliği yaptın. Neden?" Diye sordum. Tehtid mi edilmişti yoksa kendi iradesiyle mi katılmıştı aralarına?
"Hastanede karıştırılmadığını düşünüyorsun, değil mi?" Diye sordu yine aynı sırıtışla. Konuyu ilgimi çekecek bir şeylerle dağıtmak istiyordu.
"Teröre katılma sebebin ne? Güç? Para? Mevki? İntikam? Hırs?" Diyerek yineledim sorumu.
"Ahin'i tanıyor musun?" Diyerek sorumdan yine kaçtı.
Ahin, en büyük terör örgütlerinden birinin başıydı. Arap soyundan geliyordu. Ülkeye ilk başta sığınmacı olarak girmiş, ardından da farklı terör örgütleri tarafından cezbedilip onların aralarına katılmıştı. Şuana kadar bizleri en çok zorlayan örgüt liderlerindendi. Babam üstteğmen rütbesindeyken, timi ile beraber onun çok kuyruğuna basmış ve işlerini büyük oranda sekteye uğratmıştı. Ailemin ölümünde parmağı olduğunu düşündüğüm birisiydi.
"Sana ne vaat ettiler?" Eğer ne ile kandırdıklarını öğrenebilirsem bu çok işimize yarardı. Ancak o yine sorumdan kaçtı.
"Şüheda tecavüze uğradığı zaman beni ve Pençe timini Ahin'in örgütünü yok etmeye göndermişlerdi." Dediğinde işte şimdi ilgimi çekmişti. "Pençe timi saldırıya uğrayıp dağıldığı sırada fırsattan istifade Şüheda'yı kaçıran örgütün yanına gittim." Yüzünde pis bir sırıtış belirdi.
"Neredeyse iki hafta boyunca tim dağılmış, kaybolmuş veya esir alınmıştı. Üyesi olduğum örgüte gittiğimde Şüheda'yı dövdüklerini, onunla çok sevgili babamı tehtid ettiklerini gördüm." Sırıtması daha pis bir hal aldı. "Başkan ona işkence etmek için beni görevlendirdi."
Şuanda her şeyi itiraf ediyordu. Tüm konuşma kayıt altına alındığı için her sözü kanıt niteliğindeydi. Ve bu sözleri babası da duyuyordu. Umarım kalp krizi geçirmez de biricik oğlunun nasıl bir... İbne diyecem de o kelime sadece binbaşı Kıvanç'a özel. Ondan âlâ ibne mi olur.
"Başıma maske taktım. Kamerayı da tavana kaldırarak gözükmemi engelledim." Artık 32 diş sırıtıyordu. Ben ise yine tüm ifadesizliğimle gözlerine bakıyordum. "Şüheda'nın elini ayağını çözdüm." Durdu. Sonra da daha büyük bir gülümsemeyle devam etti. "Ardından da onu güzelce siktim."
"Oruspu çocuğu!" Diyerek boğazına yapıştım. Susmasını beklerken o daha da büyük keyifle sırıttı.
"O iki hafta boyunca her sabah ve her akşam onu becerdim. O ise sadece ağladı."
Kapı açıldı. Binbaşı ibne ve binbaşı Alpay içeri dalıp beni ondan ayırdılar. Kurt önce öksürdü, sonra da kahkaha attı keyifle. Halim onu keyiflendirdiği için zar zor sakinleştirdim kendimi.
"Şüheda'yı Ötüken timi kurtarmıştı." Diyerek aynı sırıtışla binbaşı ibneye baktı. "O sırada ben de kamptaydım. Sizin keskin nişancıyı öldüren de bendim."
"Nasıl yaparsın lan?!" Diye bu sefer Kıvanç binbaşı atıldı ileriye. Ancak benim yaptığım hatayı o yapmasın diye hemen tuttum. "Sana aşıktı lan o kız!" what dedin gülüm?
"İşin zevki de burada." Diyerek yayılabildiği kadar yayıldı. "Ben göreve gitmeden önce açılmıştı bana." Kahkaha attı tekrar. "Ne kadar acınasıydı." Sonra bana döndü.
"Benim aptal ailemi kandırmak cidden çok kolay." Dedi. "Ya da belki ben usta bir manipülatörüm." Yüzünde kendini beğenmiş kibirli sırıtışı yerini koruyordu. Birazdan yüzü kalacak mıydı emin değilim.
"Canım kardeşim çocukluktan beri veteriner olmak istedi biliyor musun." Gözlerini kocaman açıp, masum bakışlar attı. "Saf kardeşim psikoloji bölümünden korkardı. Sırf o korkuyor diye yeteneklerimi kullanıp babama onun psikoloji okumasını sağlattırdım."
"Okula göndermek yerine evde eğitim görmesi için Turan abimi kullandım. Bu yüzden daima yanlız kaldı. Özgüveni düşük, yaşadığı yeri bilemeyen gölgedeki kız olarak büyüdü." O kadar keyif alıyordu ki öldürmemek için zor duruyordum.
"O kız asla ilk tercih olmadı. Babamın mesleği malum. Devleti her şeyden önce gelir. İşte kızın burada beynine girdim. Asla sevilmediğini düşünürken ne kadar zevk alıyordum anlatamam." Adi piç.
"Sonra acıdım da yanlız kalmasın diye bizim örgütten Musti ile nişanlandırdım. Ah pardon. Ailemin bildiği kimliğiyle terörle mücadele savcısı Mustafa Andaç." Kahkaha attı. "Bence bana teşekkür etmesi lazım. Her gece yanında olacak birisini buldum ona." Gözlerimin içine baka baka daha da sırıttı.
"Musti de bana şükretsin. Zevki bol bir oyuncak verdim eline." Gözlerini kapatıp iç çekti. Sonra da şeytan gülüşünü takındı. "Şüheda güzel beceriliyor."
Bunu demesi son damlaydı. Alpay binbaşı beni tutamadan boğazına yapıştım. Binbaşı ibne de benim gibi yanıma gelip suratına yumruk attı. Sandalye geriye devrilince o da devrildi.
"Akay yeter! Ölecek!" Diye bağırıp ellerimi piçin boynundan çekti Alpay. Yüzüne baktığımda öfkeli gözleriyle karşılaştım. O da öfkelenmişti ancak kendini tutmuştu. "Ölürse bu onun kurtuluşu olur." Lanet gelsin ki haklıydı!
Alpay binbaşı Kıvanç binbaşının yanına gidip onu ayırırken ben de kafamı toparlamaya çalışıyordum. Oruspu çocuğu zaaflarıma oynuyordu. Siktir! Şüheda ne zaman benim zaafım olmuştu?
Odada sadece hain Kurt'un öksürmeleri, ben ve binbaşı ibnenin düzensiz nefes alışları vardı.
"Kardeşindi lan o senin." Dedim anlam veremeyerek. Kim kardeşine bunları yapardı? Kardeşine kim tecavüz ederdi? Bir insan bu kadar da aşağılık olamazdı.
"Onun kardeşim olmadığını daima biliyordum. Eğer kardeşim olsaydı yapmazdım zaten." Dedi rahatça. Neden sadece tüm zararı Şüheda'ya verdiğini anlamış oldum. İster istemez hiç karıştırılmamış olsak bunları bana da yaparmıydı diye düşünmeden edemedim. Ancak Kurt'un yüzüne baktığım anda kardeşlerine değer verdiğini anlayabiliyordum. Midem bulandı.
"Neden Şüheda'ya bu kadar eziyet ettin?" Diye sordum bu sefer. Yine rahatça yanıtladı beni.
"Babası olacak merhum başkanın kızını öldürdü. Başkan da intikam için onun kızını seçti. Bense işin zevkindeyim." Yarrağı yamuk yaratık.
"Ne kadar zamandır terör örgütündensin?" Diye sordu Alpay.
"13 yaşımdan beri." Dediğinde ürperdim. Bu kadar erken yaşta devletini satmış olamazdı. Onun devletini sattığı yaşta ben kendimi devletime adamıştım.
"Hangi örgüttensin?" Bunu soran binbaşı ibneydi.
"Dizdar'ın örgütü." Dizdar kimdi? Şuana kadar hiç böyle birini tanımamıştım. Diğerlerine baktığımda şaşırdıklarını gördüm. Demek tanıyorlardı.
"Devletini Dizdar köpeğine ne karşılığında sattın?" Diye sordu Alpay binbaşı. O da benim gibi düşünüyordu. Ne için teröre katıldığını öğrenirsek gençleri o kadar iyi koruyabilirdik. Terör örgütleri gençlere ve onların zaaflarına oynuyordu.
"Devletiniz er yada geç yıkılacak." Dedi kendinden emin şekilde. "Sizler dağılmış koyun sürüsü haricinde bir bok değilsiniz. Ülkenin temeli yok. Ve siz de çürük ağacın çürük meyvelerisiniz. Sizin aksinize bizler temeli sağlam yepyeni bir ülke kuracağız. Ben ve bu yolda ölenler ise genç ağacın taze meyveleri olarak anılıcaz."
"Bir elmanın doğal olduğunu nereden anlarız biliyor musun?" Diye sordum sakinlikle. "İçine zehir girmemiş elmada kurtçuklar olur." Dudaklarımı ıslatıp devam ettim. "Ve herkes doğal elmayı ister."
"Ülkeyi elma gibi düşünürsek, ve sen de Kurtçuk olduğuna göre..." Diye devam ettim. "Çürük elmanın içine giremediğin için doğal olana saldırman gayet normal."
"Ancak unuttuğunuz birşey var. O da taze elmanın asla doğal elmanın yerini tutamayacağı." Gözlerimi hafifçe kısıp psikopatça gülümsedim. "Doğal elma veren ağaç ise genç ağaçtan daha sağlamdır." Kendimi daha fazla tutamayacağım için sakin olmaya çalışarak sorgu odasından çıktım.
Kapıyı açmamla karşımda koridorun duvarına yaslanmış orgenerali gördüm. Dağılmış görünüyordu. Beni gördüğünde gözleri buğulandı.
"Akay," Dedi yutkunup. "Yanıma gel." Ne söyleyeceğini merak ettiğim için yanına gittim. Umarım Kurtçuğun infazını ve bu infazı benim yapmamı istiyordur.
Hiçbir şey demeden soğukça yüzüne baktığımı görünce iç çekti. "Şüheda'ya bir özür borcumuz var." Dedi çekinerek. "Daha doğrusu iki kızımla da konuşmam gerek. Yarın akşam bize gelir misiniz?"
"Hayır." Dedim sertçe. Kızı asla yaklaştırmayacaktım bu aileye. Şüheda bana ailemin emanetiydi. Ve ben emanetime çok iyi sahip çıkarım. Alkan Dinçer benim kararlılığımı görmüş olacak ki başka bir yöntem denedi.
"Bu bir emirdir binbaşı! Sen ve Şüheda yarın akşam eve geliyorsunuz!" Eğer samimiyetimiz olsaydı şurada kahkaha atmaktan bayılırdım. Ama samimiyetimiz yoktu.
"Bana emir veremezsiniz." Dedim önce sakince. "Oğlunuz devletini sattığını, terörist olduğunu kabul etti. Akrabalık durumundan dolayı şuan rütbeniz geçersiz. Kendinizi yakın zamana kadar aklamadıkça da tüm aileniz görevlerinizden uzaklaştırılacaksınız." Ona doğru birkaç adım attım.
"Kısacası, Alkan bey, artık orgeneral olmanız bir şey ifade etmez." Bir adım daha atarak aramızda sadece kol boyu mesafe bıraktım. "Masumluğunuz kanıtlanmadıkça siz de, aileniz de potansiyel şüpheliler arasındasınız."
Dediklerimden sonra adam daha da yıkıldı. Arkamı dönüp çıkmak için yürüdüm. Ancak yarı yolda durup tekrar babam olacak adama döndüm.
"Şuan itibariyle şehirden bile çıkışınız yasak. Her hareketiniz kontrol altında tutulacak."
"Peki sen, binbaşı?" Diye sordu. "Biyolojik olarak benim kızımsın. Kayıtlarda DNA testi raporu var. Neye güvenerek böyle konuşuyorsun?"
"Merak etmeyin, Alkan bey. Benim konumum asla sarsılmayacak bir yerde." Lakayıt devletin en önemli projesiydi. Devlet beni görevden uzaklaştıramazdı. Akay atılsa bile Lakayıt olarak görev vermeye devam ederdi. Ne de olsa Lakayıt olmak bunu gerektirirdi. Devletine sonsuz güven vermek.
Arkamı dönüp bütün artistliğimle merdivenleri çıktım. Bodrum kattan çıktıktan sonra da giriş katta durdum ve nefes aldım. Askeriyeden çıktığım gibi en güvenli yere, arabama gittim. Kuzgunuma binip herzamanki gibi direksiyonu okşadım. Sonra da arabayı çalıştırıp tek kalabileceğim bir yere sürdüm.
Geldiğim yer bomboş bir araziydi. Araba toprak yolda biraz hırpalanmıştı ancak hâlâ sağlamdı. Torpidodan bir dal tütün sigara çıkardım ve çakmağı alarak arabadan indim. Dalın ucunu ateşleyip derin bir nefes çektim. Boş boş ufku izlerken cebimdeki telefonum titredi. Şüheda arıyordu.
"Alo, Şüheda?" Dedim direkt. Ancak bana Şüheda yerine başka biri cevap verdi.
"İyi günler hanımefendi, *** hastanesinden arıyorum. Şüheda hanım şuan fenalık geçirdiği için hastanemize kaldırılmış durumda. Acil durumlarda aranması için sizin numaranız işaretlenmiş." Dedi bir adam. Ama sesini tanıyordum. Bu geçen gün benim ayağımı saran doktordu. Adı neydi... Hah, Akın. Adı buydu.
"Geliyorum." Dedim ve hemen sigaramı söndürüp telefonu kapattım. Arabama bindiğim gibi de daha önce gittiğim merkez hastanesine sürdüm. Neredeyse yarım saate orada olurdum. Tabi önümü kesmeselerdi.
Burnum boktan çıkmasın zaten!
╾━╤デ╦︻
Bölüm sonu!