İçeriğe geç

LAÇİN

Bölüm 31 · 10 dk okuma

LAÇİN

Bölüm 31

³⁰| çay protokolü

Okunma oranı ile beğeni arasında bir uçurum var her bölümde. Lütfen beğenmeden geçmeyin. Beğeni ve yorumlar bana motivasyon oluyor ve böylelikle daha hızlı, daha güzel bölümler yazabiliyorum.

...

'Biz düşmana güven dosta korku salarız küçük kız.'

¤

Abim köyün kuşatma altına alındığını söylediği o an kafamda dönüp durmuştu. Sivilleri mi hedef almışlardı? Ne kadar gaddarca bir hareketti masum canı yakmak.

“Ne kadar zamanımız var?”

Abim kısa bir bakış attı düşmanlara. “oraya ulaşmak için çok hızlanmalıyız.”

Bu durumun vahimliğini açıklardı.

Helikopter yaklaşırken Nicolas ve yandaşlarını tutan silah arkadaşlarıma yöneldim.

Nicolas yerde kıvranıyordu ama hala çırpınıyordu. Tıpkı bir balık gibi. “Sizi pişman edeceğim,” diye tısladı dişlerinin arasından. Kafasını yana çevirip yere tükürdü.

“İmkanın varken çekip vur dedim dinlemedin. O fırsat eline bir kez geçer.”

Selçuk ve Feyzullah ı onlarla bırakıp köye doğru yol aldık. Vakit kaybetmemek için biz önden gidiyorduk. Diğer ikili de hemen arkamızdan bize yetişirdi.

“Köydeki durum hakkında bilgimiz var mı?”

Abim “bilmiyoruz,” dedi. “Köylülere ulaşım sağlanamıyormuş.”

Köye varmamız düşündüğümden kısa sürmüştü. Olabildiğine sessizdi. Hiçbir ışık yanmıyordu. Kendimize siper alacak bir yer bulduk. Köyün etrafını inceliyordum.

“Dört unsur girişte.”

Oğuz “iki sağ kanattaki sokak başında.”

“Tamam,” dedi Kartal abim. “İkiye bölüneceğiz. Bir grup girişten dikkatlerini dağıtırken diğer grup arka taraftan içeri sızacak. Muhtarı bulmaya odaklanın.”

“Ben öncü gruptan giriyorum komutanım. Tarık ve Barbaros benimle gelsin, siz Hakan, Oğuz Gamze arkadan kuşatın.”

Kartal “tamam, dikkatli olun.”

Tüfeğimi düzeltip ilerlemeye başladım. Barbaros solumda, Tarık sağımdaydı.

Girişe iyice yaklaşınca konuştum. “Koç sağ taraf, ben de solu temizliyorum. Barbar sen de direkt girip şaşırt onları.”

Hızla pozisyon aldım. Elimde otomatik bir tüfek olmadığından kendimi geri plana atmıştım. Buradan çok daha yardımım dokunurdu.

Ben birini indirirken adamlardan biri Barbaros a silah doğrultmuştu. Hızla onu da etkisiz hale getirirken yeni mermiyi namluya sürdüm. O anda kendimi ağacın gövdesi arkasına alarak korumuştum. Siper aldığım yerden çıkıp bir tanesini daha vurdum.

Barbaros ise talimatımı alır almaz içeri daldı. Adamların dikkati onunla dağıldığı gibi Tarık ve ben geri kalanı indirme şansı yakaladık. Şarjörümü hızla değiştirmiştim. Yeni şarjörün ilk mermisiyle biri daha gitti. Abimler çoktan arka tarafa ulaşmış olmalıydı. Önden biz arkadan onlar girip ortada kıskaç yapabilirdik.

Adamları etkisiz hale getirip içeri girebildiğimizde daha yeni başladığımızı biliyordum oysa. Buradakileri temizlemeden bize rahat yoktu. Göreve çıktığımızdan beri tek lokma birşey yememiştik ve karnımız açtı. Şuan hissetmiyorduk ama rahatladığımız vakit çok fena hissettireceğini de biliyordum.

Ikiliye el hareketimle dağılmasını işaret ederken ben ortadan yürümeye devam etmiştim. Kılıfından beylik tabancamı çıkarmayı unutmadım. Keskin nişancıyla yakın mesafeye girmek pek akıl karı olmazdı.

“Güvenli mi?”

Kulaklıktan Barbaros un sesi geldi. “Güvenli.”

Köşede bir silüet fark ettim. Kaşlarım çatılırken silahımı oraya doğrultup ilerlemeye başlamıştım. Temkinli adımlarla ilerlerken bir ağlama sesi doldurdu kulaklarımı. Çcouk muydu?

Orayı görebilecek konuma geldiğimde gördüğüm çocukla silahımı sakladım hemen. “Merhaba...” dedim usulca. Korkmuş görünüyordu.

Dizlerini kendine çekmiş çocuk yüzünü dizlerinden kaldırıp bana baktı ve daha çok ağlamaya başladı. “Lütfen bana zarar verme.”

Yanına çökmüştüm. Dizlerimi yere koyup başımdaki kaskı çıkardım ve ağzımı kapatan bez parçasını indirdim. “Ben Türk askeriyim küçük, sana zarar vermeye değil korumaya geldim.”

Küçük kız “Türk askeri mi?”

Başımı salladım yaşlarını silerken. “hıhım. Ben Zülal, peki senin adın ne?”

“Mehir,” dedi. “Onlar... onlar çok kötüler. Lütfen annemleri kurtar.”

Hay ben böyle işin.

“Kurtaracağız. Peki onlar neredeler biliyor musun?”

Başını salladı.

“Oraya götürür müsün?”

Yine başını salladı. Elimi uzattım. “Birlikte buradan yavaşça çıkacağız. Köyün etrafında arkadaşlarım var. Onlar bizi koruyacak. Biz de gidip aileni kurtaracağız. Anlaştık mı?”

Sabırla bekledim onu. Ürkütmek istemiyordum. Küçük elleri titreyerek havaya kalktı. Sonra elimi tuttu. Elleri buz gibiydi. Üşümüş olmalıydı. Incecik bir pijama vardı çünkü üstünde. Onu sakince ayağa kaldırıp elini bıraktım. Hızlıca ceketimi çıkarıp onun omuzlarına bıraktım. Ben soğuğa dayanabilirdim ama o dayanamazdı.

“İşte şimdi üşümezsin.”

Gülümsedi. “Teşekkür ederim.”

Elini geri tutup kulaklığıma dokundum. “bir çocuk buldum,” dedim alçak bir sesle. “Bizi köylünün yanına götürecek.”

Tarık “o iyi mi komutanım?”

“İyi zarar görmemiş son anda kaçmış olmalı. Kız benimle, siz etrafı temizlemeye devam edin konum bildirimi yaparım.”

Abimin sesi geldi kulağıma. “Bizi beklemeden birşey yapma.”

“Emredersiniz komutanım.”

Selçuk un sesi geldi bu sefer. “Komutanım hemen arkanızdayız.”

Sırıttım. Şov başlasın o zaman.

“Tutuldukları yere gelmeden biraz uzakta söyle bana olur mu?”

Mehir “olur.”

“Kaç yaşındasın bakalım sen?”

Bir yandan etrafı tarıyordu gözlerim. Umarım karşıma biri çıkmazdı da Mehir i korkutmazdım.

Mehir “6. Senin de çocuğun var mı? Belki arkadaş oluruz.”

Söylediği cümle beni derinden yaralamıştı. “Hayır yok ama abimin bir kızı var. O da senin gibi çok güzel bir hanımefendi. Senin gibi çok cesur.”

Ani bir harekette silahıma uzanamam diye elime almıştım. Görmesin diye de yanımda tutuyordum ama arkamdaki kocaman uzun nişancı tüfeği imayla sırıtıyordu bana.

Mehir “ben cesur değilim ki.”

Korkup saklandığı için böyle diyordu muhtemelen.

“onların elinden kaçmayı başardın. Şimdi ise tüm herkesi kurtarıp kahraman olacaksın. Bu cesaret değil de nedir?”

Mehir “öyle mi?”

“Hıhım... ama şimdi sessiz olmalıyız.”

Abim “Lal, köylülerin olduğu yeri buldunuz mu?”

“Mehir bana yol gösteriyor. Birazdan varırız gibi.”

Mehir birkaç adım daha attıktan sonra aniden durdu. “Geldik,” dedi alçak bir sesle. Bir sokağı gösterdi. “o sokaktan sağa dönünce, herkesi oraya topladılar.”

“Kaç kişilerdi biliyor musun?”

Başını sağa sola salladı.

“Tamam o zaman. Şimdi seni bir yere saklayacağız. Ben gelene kadar kafanı kaldırma olur mu?”

Kucağıma aldım hemen. Bir bahçe vardı. Küçük bir alan kestirdim gözüme. Onu güvenliğe aldıktan sonra çıktım oradan.

Biraz ilerleyip sokağa baktım dikkatlice. Üç kişi devriye geziyordu, 2 kişi de sohbet ediyordu.

“Hedef binayı tespit ettim.” koordinatları verdim.

Arkamdan birinin geldiğini hissedince ona baktım hemen. Barbaros “ceketin?”

“Kıza verdim.”

Çantasını indirdi hızla.

“ne yapıyorsun?”

Barbaros gözünü devirirken ceketini çıkardı. Omuzlarıma bıraktı sonra. “Üşüme.”

Gülümsedim. İçime tarifsiz bir sıcaklık yayılmıştı ama bu fiziksel değildi. “Sokağı dönünce tam ortadaki binaya toplamışlar.”

Bina demeye bin şahit isterdi. Yapı olarak düzeltmeliyim.

O an Selçuk ve Feyzullah da geldi.

Abim “varmak üzereyiz.”

“İçerideki düşman sayısını bilmiyoruz. Geldiğimizi duymuşlardır. Dikkatli olmalıyız. Selçuk sen Feyzullah ile diğer tarafa gidin.”

Çatışma sesleri yaklaşmıştı. Anlaşılan abimler parti vermeye devam ediyordu.

Gamze “komutanım ben geldim. Bir sokak arkada, sağdayım.”

“Sağdaki bir kişiyi al. Geri kalanları devriyeleri de halledin. Bina girişinde buluşuyoruz.”

Sokağı temizleyip temkinli adımlarla ilerlemeye devam ettik. Ahır tarzı yapının önünde durduğumuzda elim kapıya gitti. Tam açacakken Selçuk un sesiyle durdum. Elimi çekmemiştim. “Komutanım durun.” cümlesinden sonra yeri aramaya başlamıştı.

Kartal “ne oluyor? Siktir.”

Bence de. Kapıyı mı tuzaklamışlar gerçekten? Ve ben bunu fark etmemiş miydim?

Barbaros “şerefsizler ya.”

“İçeride köylüler dışında kimse yok muhtemelen. Burayı tuzakladılarsa gerisine cesaret edemezler.”

Bu iyi miydi kötü müydü bilmiyorum.

Abim “Selçuk bul şunu.” dedikten sonra kapıya yaklaştı. “İçeride kaç kişisiniz?”

Ağlama sesleri yükselmeye başladı. Birkaç adım sesi geldi hemen ardından. “Komutan? Siz mi geldiniz?” dedi biri. Düşman yoktu.

Abim “evet. Şimdi sakin olmanızı isteyeceğim sizden. Kapıyı tuzaklamışlar ama hemen halledeceğiz. Geride durun.”

Selçuk toprağı ararken biz tetikte bekliyorduk. Elim hala kapıdaydı. O kadar dikkatliydim ki nefes alışverişlerşm bile kontrol ediyordum. Küçük bir hareket bile hepimizin havaya uçmasına neden olurdu.

Barbaros ile göz göze geldim. Üzerinde sadece üniforması vardı ama gram üşüme belirtisi göstermeden bana bakıyordu. Minik bir gülümseme bahşedip önüme döndüğümde bu sefer abimle göz göze geldik. Göz devirip homurdanmasına gülmemek için kendimi zor tutmuştum.

Kartal abim “Barbar, Geveze devriye atın. Gamze, Yılan koru bizi”

Selçuk en sonunda bombanın kendisine ulaşabildiğinde rahatlamıştım. “Basit bir patlayıcı düzenek. Ama kapıyı açıp havaya uçsaydık o kadar basit olmazdı.”

“Çöz şunu Barut. Lak lak sırası değil.”

Selçuk “emredersiniz komutanım.”

Zaten üzerinde çalışmaya başlamıştı bile. Konuşsa da işini halledebilirdi. Sadece takılmak istemiştim ona.

Barbar “etrafta bir hareketlilik yok. Ama tahliyeyi hızlandırmamız gerekebilir.”

Abim “Barut işini bitirir bitirmez herkes tahliye noktasına çekilecek.”

Selçuk “neredeyse çözdüm.” bir kabloyu kesti. Klik sesi duyulduğunda irkilmiştim. Ta ki “tamamdır,” diyene kadar.

Rahatlamıştım.

“Açıyorum.”

Yavaşça açtığım kapının ardından köylüler açığa çıkmıştı. Hepsi bizi görünce rahat bir nefes verdiğini görmüştüm. Tek göz ahıra bütün köyü mü toplamışlardı?

“Güvendesiniz.”

Biri ayaklandı. “Kızım!” dedi. “Kızım yok onlar aldı götürdü!”

Abimle bir an göz göze gelmiştim. Sonra kadına döndüm. “Kızınız güvende. Getireceğim onu size.”

Abim “herkesi güvenli noktaya götürelim.” Köylüler toparlanmaya başlamıştı. Sakince dışarı çıkıyorlardı. “Laçin o çocuğu bul ve hızlıca buraya getir. Zamanımız daralıyor.”

“Anlaşıldı,” dedim ve hızla dışarı çıktım. Biraz önce Mehir’i sakladığım yere doğru koştum. Yaklaştığımda Mehir’i bıraktığım yerde buldum. Hala aynı şekilde saklanıyordu, ellerini dizlerine sarmış ve başını öne eğmişti. Sessizce yanına çömeldim. “Mehir?”

Küçük kız başını kaldırdı, yüzündeki korku yerini tanıdık bir rahatlamaya bırakmıştı. “Geldin...” dedi. Sesi yorgun ama umut doluydu.

Gülümsedim ve elimi uzattım. “Hadi bakalım, annen seni bekliyor.”

Mehir elimi tuttu ve ayağa kalktı. Onun yanında yürürken çevreyi gözlerimle taramaya devam ediyordum. Her an bir şey olabilir gibi hissediyordum. Bu tür durumlarda hiçbir şey garanti değildi.

Köyün girişine vardığımda diğerleri güvenli bölgeye doğru ilerliyordu. Kadın, Mehir’i gördüğü anda çığlık atarak bize doğru koştu. “Mehir! Kızım!”

Küçük kızı annesine teslim ederken içimde bir huzur dalgası hissettim. Mehir annesine sarıldığında gözyaşları içinde “Anne askerler bizi kurtardı!” dedi.

O an abimin sert sesi yine kulaklıkta yankılandı. “Herkes yerini alsın. Dönüyoruz.”

Bir adam bir adım öne çıktı. “Komutanım, bir tas yemek ikram etseydik.”

Abim “olur mu öyle şey? Döneceğiz.”

Adam “bakın ben köyün muhtarıyım. Adım Cengiz. Köylüler yemek yedirmeden göndermek istemiyorlar. Lütfen ricamızı geri çevirmeyin.”

Abim bir an durdu, gözleri dikkatle muhtarı taradı. Aslında onun için işin resmi kısmı her zaman öncelikliydi ama böyle durumlarda halkın gönlünü almak da önemliydi. “Cengiz Bey, sizi anlıyorum,” dedi sonunda. “Ama güvenlik riskleri hala devam ediyor. Burada çok uzun süre kalamayız.”

Cengiz Bey boynunu eğdi, ama gözlerindeki ısrar kaybolmamıştı. “En azından bir bardak çay içmeden göndermeyelim sizi. Bu köyde askerimize yapılan ikram onur meselesidir.”

Barbaros un hafif alaycı sesi kulaklığımdan geldi. “Cengiz Bey’in çayı kötü çıkarsa rapora eklerim, haberiniz olsun.”

“Çay değil, güvenlik.”

Oğuz “İyi bir bardak çayın morali yükseltme gücünü küçümsemeyin komutanım. Orduda çay ve moral herşeyden önce gelir.”

“Geveze, çayın hatırına güvenliğimizi unutmazsak sevinirim.”

Abim, duymamış gibi yaparak bana baktı. “Ne diyorsun Zülal? Vakit kaybı mı olur?”

Omuz silktim. “Halkın güvenini kazanmak savaş kazanmak kadar değerlidir. Ama riskli olur dersen burada kalmak yerine bir tahliye noktası belirleyip orada görüşebiliriz.”

Abim kısa bir süre düşündü, sonra başını muhtara çevirdi. “Cengiz Bey, köyünüzün girişindeki düzlüğe geçelim. Orada hem güvenliği sağlayabiliriz hem de bir bardak çayınızı içeriz.”

Muhtarın yüzü aydınlandı. “Elbette komutanım! Hemen hazırlıklara başlayalım.”

Köylüler hızla hareketlenirken Barbaros, Feyzullah ve Selçuk çevreyi kontrol etmeye koyuldu. Ben de köyün girişine doğru yürürken bir yandan gözlerimi tetikte tutuyor, diğer yandan köylülerin yüzlerindeki minneti izliyordum.

Bir bardak çay içmek bir yandan anlamsız bir detay gibi görünse de halkla kurulan bu bağların sahada ne kadar değerli olduğunu biliyordum. Abimin de bunu bildiğini görmek beni gülümsetti.

“Savaşın ortasında bir de çay protokolü...”

Oğuz “Çay iyidir komutanım. Gör bak nasıl iyi gelecek bize.”

Gülümsedim ama belli etmedim. Gevezenin bu laylaylom halini seviyordum. Bazen çok sinir bozucu olsa da bizim stresimizi azaltmanın en büyük etkeniydi. Iyi bir strateji.

“Öyle olsun bakalım.”

Oğuz “komutanım çayla birlikte tatlı da teklif ederlerse red mi ediyoruz?”

“Demek ki az yorulmuşsun. Dönüşte yemekhanenin patateslerine yardımcı ol da enerjini at.”

Herkes hafifçe gülerken köylüler oturmamız için birkaç hasır getirdi. Hemen ardından kadınlar ellerinde taze pişmiş ekmekler, peynirler ve küçük kaselerde bal ile geldi. Çay ile bırakmayacaklarını biliyordum.

Mehir in annesi konuştu birden. “Allah hepinizden razı olsun. Bizi ölüme terk etmediniz.”

Mehir “kocamansınız. Ben ürkütücü durursunuz sandım.”

Oğuz “biz düşmana güven dosta korku salarız küçük kız,” dedi gülerek. Sonra kızın burnuna minik bir vurdu.

Düşmana güven dosta korku?

Abim “helikopter geliyor. Yarım saat içinde toparlanıp gidiyoruz.”

Muhtar “tekrardan çok teşekkür ederiz.”

Hem karnımızı doyurmuşlardı hem de gönlümüzü. Her ne kadar başta istemesek de bize de çok iyi gelmişti bu.

¤

Nasıldı? Lütfen beğenmeyen geçmeyin 🙏🏻

Yeni bölüm ne zaman gelir bilmiyorum. Yavaştan bölümleri düzenlemeye alıyorum. Biraz gecikebilir.

Bölüm sonu

5 yorum