İçeriğe geç

LAÇİN

Bölüm 30 · 13 dk okuma

LAÇİN

Bölüm 30

²⁹| görev

'Silahsız dövüşte silaha abanacak kadar aciz misin?'

¤

Geçmiş aklına doluşurken kocaman gülümsedi. Yaşlılığın getirdiği ağrılarla baş etmeye çalışırken Türkiye’nin ilk kadın paşası olmanın gururu da vardı yüzünde pek tabii. Şimdi emekli de olsa hatrı sayılmaya devam ediyordu. Çünkü, o hala kendini vatanına adayan üsteğmenden başkası değildi.

Genç kız derin bir nefes aldı. “Evlenme teklifini o an mı kabul ettin? Yoksa sonra mı hala?”

Laçin kocaman kahkahasını salıverdi. “O an ettim. Daha fazla ilişkimizi zorlaştırmak istemiyordum. Barbaros zaten her daim düşünceli bir adamdı. Evlilik teklifinde de yakınlarımı çağırması da benim içinmiş. Deli yürek o anları paylaşmamız gerektiğini savunurdu hep.”

Genç kız da burukça gülümsedi. “Eniştem...”

...

Kalbim hala aynı heyecanla atarken zihnimde Barbaros un söyledikleri yankılanıyordu. Önümde diz çökmüş elinde yüzükle bana bakıyor olduğu anların gerçek olduğuna inanmakta güçlük çekiyordum. Etrafımızda ailemiz vardı ama ben ona “evet!” diyip birbirimize kocaman sarılışımız bana sadece ikimiz varmışız gibi hissettirmişti. Onun kollarında kaybolmak istiyordum.

Birlikte masaya oturup bir şişe şarap açıp bu anı kutlamaya giriştiğimizde de o heyecan dinmemişti. İçimdeki mutluluk sığacak yer bile bulamıyordu.

Elçin ayağa kalkıp kadehini masanın ortasına doğrulttu. “O zaman, Laçin ve Barbaros un mutluluğuna”

Kahkahalar arasında ilk kalkan Oğuz olmuştu. O da kadehini doğrulttu. Biz de aynısını yaparken anlaşmış gibi tokuşturduk. Kahkahalarımız salonu inletiyordu ve bu bana o kadar iyi gelmişti ki. Uzun zamanın üzerimizdeki yorgunluğunu atmıştık sanki üzerimizden.

“Valla komutanım geldiğimizden beri herkes saptı,” dedi Selçuk yüzündeki kocaman sırıtışı hiç bozmadan. "Bir benden hayır yok."

Kartal "neden öyle diyorsun aslanım? Yakışıklısın, mis gibi mesleğin var buluruz sana bir kadın."

Hakan “ben artık lanetlendiğimizi düşünüyordum. Basiretimiz falan mı bağlandı acaba bir kurşun mu döktürsek diyordum.”

“Sorun bence çözüldü ha Hakan?”

Elimi hafif kaldırıp yüzüğüme baktım. O sırada bir parmak uzandı yüzüğüme. Oğuz un parmağını görür görmez kaşlarım çatıldı.

“Ne yapıyorsun?”

Oğuz “gerçek mi diye bakıyordum illüzyon falan olmasın...”

Kartal abim geldiğinden beri ikinciye konuştu. “ne alaka lan düğün pastasında bir süs mü bu?”

Oğuz “komutanım göz yanılsaması sandım. Yüzük bu kadar büyük olunca insan şüphe ediyor tabii...”

Bu sefer kendimi tutamayıp güldüğümde diğerleri de gülmeye başlamıştı.

Elçin “hala inanamıyorum bu olanlara ya...”

Baş salladım ona. “Bende ikiz, bende...”

...

“Hedefimiz Nicolas. Bu adam Türkiye’deki, hatta dünyadaki terör unsurlarına silah ve finans sağlıyor. Örgütlerin yöneticileri de yarın sabah işte bu adamla görüşecek,” derken ekrandan bir adamı gösterdi. Nicolas denen adam olmalıydı. “Yerlerini tespit etmek üzereyiz.”

Kartal binbaşı üniformasının içinde tüm heybetiyle yaslandığı yerden hafifçe doğruldu. Sayıları hakkında bir istihbaratımız var mı?”

Albay “25 30 kadar silahlı adam. Örgütler gelince daha da artacaktır. Nicolas ı istiyorum. Bulabildiğiniz kadar bilgi toplayın bunun için de kimseyi kaçırmamanız gerek.”

Dağ evindeyken acil kodla karargaha çağrılmıştık. Biz de hiç vakit kaybetmemiş gelmiştik. Gelir gelmez 5 dakika içinde üniformalarımızı giyip harekat merkezine girmiştik. Albay bizi bekliyordu her zaman oturduğu baş köşesinde.

Albay elindeki dosyayı abime uzattı. “Koordinatlar burada. Gidin ve onu bana getirin.”

Komutan son sözüyle ayaklanınca biz de kalktık onunla. Hep bir ağızdan “emredersiniz komutanım!” diye bağırırken o harekat merkezinden çıkmıştı.

Abim “15 dakika içinde tam teçhizat bahçede oluyorsunuz.”

Direkt odama geçmiştim. Üniformaları çıkarıp içliklerimi geçirdim üstüme. Badimi de giydiğimde en son koruyucu kıyafetlerimi giydim. Üstümüzde o kadar teçhizat varken zordu ama bu soğukta böyle olmak da zorundaydık.

Gerekli ekipmanlarımı palaskama bağlayıp silahımı da kınına geçirdim. Montumu da giydiğim gibi hazırda duran koca çantayı sırtladım. Cephaneliğe geçmiştim. Benimle birlikte Selçuk un da olduğunu görünce ufak bir baş selamı verdim ona.

Selçuk “evlilik teklifi aldığın gün göreve çıkmak biraz delice bir şey.”

Sırıtmıştım. “Görev beklemez astsubayım.”

Keskin nişancımı aldım elime. Normal silahlardan biraz daha ağırdı ama yine de onu daha çok seviyordum. Alttaki de Feyzullah ındı ama genelde ben nişancı tüfeği aldığımda o otomatik alırdı. Aramızda gizli bir anlaşmaydı.

Mühimmatları toplarken timin geri kalanı da gelmişti bile. Köşede kendi kendine hazırlığını yapan Gamze yi görünce onun yanına adımlamaya karar verdim.

“Bizimle çıkacağın ilk görevin,” diye girdim söze. “Göreve çıkana kadar ful goygoy yaparlar. Ekip biraz gevşek görünebilir ama gerektiğinde dağları yerinden oynatır.”

Gülümsedi. “Ona ne şüphe komutanım?”

Bende bir tebessümle karşılık verdim.

...

Helikopterden iner inmez buz gibi bir rüzgar yüzümüze çarptı. Dağların karla kaplı zirveleri, gökyüzüne meydan okurcasına uzanıyordu. Eh, en azından kar veyahut tipi yoktu. Işimiz bir tık daha kolaydı. Olumsuz hava koşullarından hoşlanmazdım.

Abim "Feyzullah konumumuzu sapta hızlıca bir rota oluşturalım."

Kartal abimin etrafında bir çember oluşturmuştuk. Her birimiz etrafı, dağları gözetliyorduk. Hiçbir hareketlilik göremeyince helikopter kalkışa geçip bizden uzaklaştığında doğrulup abime döndüm.

"Buradan sonrasını yürürüz de umarım geç kalmayız."

Başını sağa sola salladı. "Sanmıyorum."

Feyzullah konumumuzu söylediğinde gelen istihbarat doğrultusunda hızlı bir plan oluşturduk. Hedefimize doğru yol almıştık. Yaklaşık 2 buçuk saatlik bir yol vardı.

Hakan ın derin bir nefes aldığını duydum tam arkamdan. “Gökyüzü bizi selamlamaya çıkmış, çok etkileyici,” dedi. "Hava da ne kadar güzel."

“Hakan sen romantik takılmaya başladın ama hadi hayırlısı,” dedim minik bir alay içeren sesimle. "Umarım şom ağızlı değilsindir."

“Romantik değilim ya da şom ağızlı, sadece manzara etkiledi,” diye cevap verdi Hakan da. "Değilimdir herhalde ya? Selçuk değilim dimi?"

Gülümsedim kocaman ağzımı bez parçası örttüğünden görmüyor olmalarının verdiği bir rahatlıkla.

Kartal Binbaşı başını bizden tarafa çevirip önüne döndü. “Konuyu dağlarla değil, Nicolas’la tutalım. Çeneniz değil ayağınız çalışsın.”

Feyzullah omzundaki çantayı ayarlarken yanıma yaklaştı. “Bu Nicolas işini bitirince dağ evine geri dönebilir miyiz komutanım? Bir kahve içmeden geldik çok içimde kaldı.”

İçimden olur desem de "Kahve falan şimdi sırada değil,” dedim ona.

Gamze Teğmenin çevresini dikkatle süzdüğünü gördüm.

“Gamze Teğmenim, ilk operasyonunda dağ havasını aldın ha.”

Gamze “komutanım, dağ havası sıkıntı değil de sizden gelen şakalara ne kadar dayanırım, onu bilemem,” diye yanıtlayınca kaşlarım çatılmıştı. Bence esprililer gayet de yerindeydi.

Oğuz gülerek söze girdi. “Bu ekipte alay ve şaka dozu hep yüksektir komutanım. Ama merak etme, operasyonu başarıyla atlatırız.”

Bir zahmet.

Barbaros “çene çalmayı bırakın artık."

"Doğru," diyerek güldüm. "Nicolas bu muhabbetlere denk gelirse bizi ciddiyetsizlikle suçlayabilir.”

Oğuz “bence Nicolas yandaşlarının bizim kadar eğlenceli bir ekip olmadığını fark edip teslim olur,” diye karşılık verdi.

Yürüyüş devam ederken hava gittikçe soğuyor, kar birikintileri botlarımızın altında tuhaf bir ses çıkartmaya devam ediyordu. Devam eden tek şey o sesler değildi. Benim ekibin esprileri de devam ediyordu.

“Görüş pozisyonuna varmadan önce herkes dikkatli olsun. Artık sessizlik,” dedi Kartal Binbaşı, tok bir sesle. Abimin son sözü ile varmamız gereken yere gelene kadar kimseden çıt çıkmadı.

Sonunda belirlenen pozisyona vardığımızda abim kulaklıktan konuştu. “kendinize bir yer bulun.”

Dediğini yaparken abim timin geri kalanına direktifler vermeye devam ediyordu. Tim ile birlikte aralıklı olarak mevzilendiğimde dürbünü açıp etrafı gözetledim. Tahmin ettiğimizden daha az adam vardı.

Barbaros “alışverişe henüz bir saat var.”

Nicolas muhtemelen daha gelmemişti.

Kartal “olabildiğine sessiziz. Nicolas iti gelene kadar çıt duymayacağım. Görevi riske atmayın.”

Derin bir nefes alıp yerimde hafif yaylanıp rahat bir pozisyona getirdim kendimi. Ne kadar o şekilde kaldık bilmiyorum ama hareketlilik başladığında doğruldum biraz. Dürbünle baktığımda birkaç kişinin ters tarafa koşturduğunu gördüm.

“Hareketlilik var.”

Selçuk “geliyorlar. Üç araçlık bir konvoy.”

Kartal “hazırda bekleyin.”

Selçuk un bahsettiği konvoy benim de görüş açıma girdiğinde namluyu geri bina tarafına çevirdim. Kapıya birileri çıkmıştı.

“Kapıya karşılamaya birileri çıktı.”

Gamze “komutanım o da kırmızı bültenle aranan bir kaçak. Muhammed El Fadi.”

Hım... demek öyle.

Konvoy bina girişinde durdu. Araçların motor sesleri kesildiğinde, hepimiz tetikteydik. Konvoydan inen silahlı adamlar hızlıca etrafa yayıldı. Hepsi de silahlıydı. Zaten elindekinden başka tutabilecek birşeyleri yoktu. Ne uğruna savaştığı bile bellli olmayan it sürüsünün bir parçasıydı işte.

Abimin sesi kulaklıktan duyuldu. “Artık çift hedefimiz var.”

“İçeri giriyorlar.”

Abim “bekliyoruz. Diğer örgüt liderleri gelmeden bu binadan ayrılmayacaklar.”

Gamze “içerisi muhtemelen tahmin ettiğimizden kalabalık.”

Feyzullah “Fadi nin adamlarını göremedik. Haklı olabilirsiniz.”

Bu durumda işimiz zorlaşacaktı işte. Hava desteği alsak? Nicolas ı sağlam yakalamasak da olurdu bence.

Camlardan gördüğüm birkaç hareketlilik dışında hiçbir şey de görünmüyordu. Bu da demek oluyordu ki bodrumda bir sığınakları vardı. Tabi ya... hava desteği alırsak diye kendilerince önlem almış şerefsiz.

Kuş kadar beyinleriyle plan yapıyorlar birde.

Selçuk “diğer grup geliyor.”

Üç araçlık bir konvoy daha.

“Lal ve Atmaca, siz dışarıdan destek sağlayacaksınız. Bahçeyi sessizce temizlememiz için bize koruma ateşi verin. Yeni teğmen, Barbar ve Barut önden giriyor. Geveze, arkadan destek sağlayacak. İçeri sızar sızmaz hedefe odaklanıyoruz. Unutmayın, Nicolas’ı canlı istiyoruz,” diye tek tek emirlerini sıraladı abim.

“Kuzeyden girin. Biz destek sağlarız fark edilmeden girebilirsiniz. Kuzey ve kuzeybatı kanadında toplamda on iki silahlı adam var.”

Abimler çoktan o tarafa yönelmişti. Kimse fark etmeden ilerleyip binaya girmeleri gerekiyordu ki kimse uyanmadan halledebilelim.

“Sağ benim sol senin.”

Susturuculu nişancı tüfeğimizin sessiz mermileriyle ilk grup teker teker düştü. Tim de geri kalanı indirirken yardımcı olmaya devam ediyorduk. Abimlerin gireceği tarafı temizlerken onlar hızla devam ediyordu ilerlemeye. Barbar ve abimin kol gücüyle geri kalanın da silahlarla ilerlediğini söylemeliydim. Henüz bizi fark etmemişlerdi. Fark etmesinlerdi zaten. Böyle daha kolay sızabiliyorsak onu almamız da kolay olurdu.

Feyzullah “hareketlilik kesildi. Hala fark edilmedik.”

“küçük bir grup toplanıyor. Birileri daha gelebilir.”

Barbaros “çok sessiz ve kolay oldu. Bu hiç hayra alamet değil,” diye mırıldandı.

Bahçedekileri indirirken tim sırayla içeri girmişti.

Evdeki hesap çarşıya uymaz ya, fark edilmişlerdi.

Gamze “12 yönünde,” derken birini indirmişti. Söylediği tarafa baktım hızla. Iki kişi yerdeydi ve ben de ayakta olanı vurdum.

Kısa sürede olabildiğince temizledik. Kapıya yaklaşanı vuruyorduk. Içeride ne kadar adam olduğunu bilmiyorduk ama dışarıda bu kadar varsa arabaların çokluğuna göre bir o kadar da içeride olduğunu düşünüyordum. Pencereler tahtalar ile kaplıydı. Içerisi asla görünmüyordu.

“İçerisi görünmüyor ama muhtemelen dışarısını onlar görüyordur.”

Feyzullah “muhtemelen bizi bekliyorlar.”

Sessizce onayladım onu.

Kartal “beklesinler bakalım.”

Sırıttım. Onları içeride belki de büyük bir tehlike bekliyordu ama soğukkanlılıkla tehlikeye yürüyorlardı. Bizi zaten göbek adımızdı tehlike. Abime söyleyeyim de bizim timin adını tehlike olarak değiştirelim.

“İçeride neler oluyor, neden hala çok sessiz?” diye mırıldandım kendi kendime.

Feyzullah “belki planladığımız gibi gidiyordur?”

“Planlandığı gibi giderse endişelenmeye başlarım yalnız,” dedim. “bu kadar gürültüye fark edilmemesi imkansız.”

Sessizlik. Hiçbir ses yok. Telsizden de. Bu sessizlik beni delirtmeye başlıyordu yavaştan.

Birini daha vurdum. O sırada kulaklıktan bir ses yükseldi. “Selçuk bomba at.”

Bir anda dışarıdakiler binadan koşturarak uzaklaşmaya başladığında “pusu! Kapaklanın!” diye bağırdı Selçuk. O an donakalmıştım. Yüksek sesle bir patlama meydana gelirken gözlerim etrafı tarıyordu.

“Komutanım?”

Çıt çıkmadı. “Orada ne oluyor!”

Feyzullah “komutanım?”

“Bir ses versenize!”

Bir inilti doldurdu kulaklarımı. “i-iyiz..” Birkaç öksürük.

“Geliyorum.”

Ayaklansam da sözümü abim kesti. “Hayır dışarıdan kontrolü bırakmıyorsunuz. Içerisi çok kötü Nicolas kaçmaya çalışırsa tek umudumuz sizsiniz.”

Silah sesleri yükselmeye başladı yeniden. Cevap beni yerime mıhlamıştı. “Bu sesler ne?”

“Panik yapma Lal. Durumu kontrol altına alıyoruz.”

Ama sesindeki gerginlik, sözcüklerinden daha güçlüydü. İyi bir yalan söylese de abimin ne kadar tehlikeli bir durumda olduğunu hissedebiliyordum.

Feyzullah’a döndüm. “Eğer işler daha kötüye giderse ben de içeri giriyorum.”

O anda gözüme bir hareketlilik takıldı. Dikkatli bakıp dürbünümle iyice yaklaştırdığımda Nicolas olduğunu fark etmem hiç iyi olmamıştı.

“Nicolas kaçıyor!”

Hiçbir yanıt gelmedi. Sessizlik. Bu, en kötüsüydü. İçeride bir şeyler ters gitmişti, ama bekleyecek vaktim yoktu. Nicolas’ı kaçırırsak bütün görev boşa giderdi. Bende hızla yerimden kalktım. “Feyzo burası sende.”

Sırtımdaki çantayı oraya bıraktığım gibi tüfeğimi arkama alıp koşmaya başladım. Çantayı bıraktığım için daha da hızlanabilmiştim. Bizim orada olacağımızı tahmin edip nasıl bir kaçış planı hazırlayabilmişlerdi? Onlar geleceğimizi mi öğrenmişti? Ama nasıl?

Hızlanabildiğim kadar hızlandım.

“Nicolas!”

Beni fark ettikleri gibi keleşlerine abanmışlardı. Sıkmalarına müsaade etmeden kemerime bağlı tabancamı kılıfından çıkarıp vurdum iki tanesini.

Koşmaya devam ediyordum ağaçları kendime siper alarak. Zaten üç kişiydiler ve birisi de zaten Nicolas’dı.

Sırıttım. “Kaldık mı başbaşa?”

O da sırıttı. “Boşuna uğraşma asker.” bozuk bir türkçesi vardı. Hepsi aynıydı işte. Ağızlarına bile yakışmıyordu dilimiz.

Yüzümü buruşturdum. “Çok kötü konuşuyorsun.”

İngilizce konuşmaya döndü bir anda. “Bırak kan çıkmadan gideyim.” böylesi daha iyiydi.

“Ben seni komutanlarıma teslim etmeden bir adım atmam Nicolas.” silahsız olduğu için tabancamı yerine yerleştirdim. O da bundan güç alıp üstüme doğru koştu. ne yani böyle üstüme koşup beni alaşağı edeceğini mi sanıyordu?

Yumruğunu suratıma doğru savurduğunda hızla eğilip karnına dirseğimi geçirdim. Sendeleyeerk geri çekildiğinde ayaklanıp başımı sağa sola yatırdım kütletmek için.

Nefesi kesilmiş gibi bir an donakaldı, ama toparlanması uzun sürmedi. Tekrar üzerime gelirken hızla geri çekildim.

“Sanırım seninle biraz dans edeceğiz.”

Nicolas “canın cehenneme,” öfkeli bir kükremeyle yeniden saldırdı. Bu sefer beklemedim ve doğrudan üzerine yürüyüp yumruğumu kaburgasına savurdum. Ardından dizimi suratına kaldırdım. Siz Amerikalılar ve garip sözcükleriniz...

“Bu kadar mı? Hadi, daha iyi bir şey bekliyordum senden!”

Geri çekilirken eli ceketinin cebine gitti. Birşeyler arıyordu.

“Elinden gelen buysa işin bitti.”

“Sen öyle san,” derken aradığını bulup çıkarmıştı. Bir bıçak.

“Gerçekten mi?” Kendimi tutamayıp güldüm. “Silahsız dövüşte silaha abanacak kadar aciz misin?”

Hiçbir şey söylemeden bıçağı savurduğunda bir adım geri çekildim. Hızı beni şaşırtmıştı ama korkmuyordum. Zaten Türk askeri Allah’tan başka kimseden korkmazdı.

Üzerime gelmeye devam ederken sol ayağımı yere sağlamca basıp ağırlığımı verdim ve hızla sağ elimle bileğine sert bir darbe indirdim. Bıçak elinden düştü, ama Nicolas pes etmeye niyetli değildi sanırım. Dizini karnıma doğru savurduğunda hızla yana çekildim ama bana çarpmayı başardı ve bir an nefesim kesildi.

Geri çekilip toparlandım. “Bu işler sadece kalıp ve güçle olmuyor biliyor musun Nicolas? En büyük farkımız da bunu biliyor oluşumuz. Bize karşı hep bu yüzden kaybediyorsunuz.”

Bu sefer öfkesi iyice yüzüne vurdu. Üzerime daha vahşice geldi. Bu kez yumruk atmak için hamle yaptığında hızla altına girdim ve tüm gücümle omzuna doğru yüklenerek onu yere savurdum.

Nicolas sırt üstü düşerken bir inleme sesi çıkardı. Hızla üzerine çıkıp bileklerini dizlerimle yere bastırdım. “Bitti,” dedim, kısık ve soğuk bir sesle.

Tam ellerimi kelepçe için uzatıyordum ki arkamdan bir ses duyuldu. Bir çift ayak sesi ve ardından soğuk metalin enseme değdiğini hissettim.

“Onu bırak,” dedi bir ses. Nicolas’ın yedek adamları gelmişti.

Yüzünde pis bir sırıtış oluşurken “işin bitti asker,” dedi.

Göz devirdim.

“Elinize düşmüşken şimdi öldürün beni.”

Onu bırakıp geri çekildim.

Nicolas hemen kendini toparladı. “Ona kimse dokunmayacak. Akşama benimle.”

Bir kez daha devirdim.

Nicolas’ın o kibirli sözleri beni çileden çıkarmıştı. Kendini toparlar toparlamaz adamlarına emir vermeye çalışıyordu ama ben sinirlenmiştim. Hızla bir hamleyle Nicolas’ı tekrar yere savurdum.

Adamlarından biri silahını doğrultmaya çalıştı, ama reflekslerim onlardan hızlıydı. Bir yandan Nicolas ı etkisiz hale getirmeye çalışırken diğer yandan ani bir hareketle tüfeğini yere düşürdüğüm adamın silahını kaptım ve doğrudan ona doğrulttum.

“Bunu tekrar deneme,” dedim soğukkanlı bir şekilde. “Yoksa bir daha nefes almana izin vermem.” Muhammed denen adam olduğunu fark ettiğimden öldürmemiştim onu. Mis, bir taşla iki kuş.

Adam şaşkınlıkla geri çekilirken Nicolas hala yerde inliyordu salak. Onun yanına eğildim, yüzümde soğuk bir ifade vardı.

“Beni tehdit etmeden önce iki kez düşünmeliydin Nicolas,” dedim. “Bu kadar güçsüz olduğunu bile bile bir bordo bereliye neden saldırırsın ki zaten?”

Tam o sırada telsizden gelen bir cızırtı dikkatimi dağıttı. Kartal binbaşının sesi yankılandı: “Zülal, durum nedir?”

“Biraz yoğun bir an yaşıyordum komutanım,” dedim, Nicolas’a doğru bakarak. “Hedef elimde, ama biraz fazla misafiri varmış.” rahatlamıştım onun sesini bir kez daha duyunca. Iyilerdi.

Kartal abim “destek gönderiyorum konumunu sabit tut.”

Nicolas zorlukla nefes alıyordu ama gözlerinin hala öfkeyle parladığını görebiliyordum. Adamları ellerindeki silahlarla mesafelerini koruyordu ama bir hamle yapamıyorlardı. Ödleri patlıyordu, korkuyorlardı bizden.

“Nicolas,” dedim soğukkanlı bir şekilde, silahı hala elimde sıkıca tutarken, “bu gece senin için çok uzun olacak.”

Onlar öyle yatarken tim yanıma gelmişti. Ellerinde birkaç kişi daha vardı. Iyi görünüyorlardı. Sadece Oğuz biraz topallıyordu.

Abim “tahliye helikopteri gelmek üzere. Bu itleri gönderip devam edeceğiz.”

Kaşlarım çatılırken abime döndüm. “Görev bitmedi mi?”

Kaşlarını havaya kaldırıp indirdi ve cevap verdi. Timden tersi yöne yürüyünce yanına yürüdüm.

“Komutanım ne oluyor?”

Abim “ileride bir köy kuşatmaya uğramış. Oraya saklananlar var. Onları da alıp döneceğiz.”

¤

Oldukça uzun bir bölümle geldimmm umarım beğenmişsinizdir. Nasıldı?

Bu tarz yazmam daha iyi mi yoksa eskisi gibi mi yazayım. Yazarken gözüme kapatıyorum sanki ben de onlarla aynı ortsmdaymışım gibi canlandırıyorum ve ona göre yazıyorum artık. İlk bölümler oldukça acemi olduğundan final yaptığımda ennn baştan yeniden düzenleyeceğim bu yüzden.

Bölüm sonu

1 yorum