İçeriğe geç

LAÇİN

Bölüm 18 · 7 dk okuma

LAÇİN

Bölüm 18

¹⁷| tören

Sessizlik hakimdi. Yoğun üzüntü konuşuyordu sadece. Acı. Çok fazla acı vardı. Şehidimiz için toplanan insanlar tek kelime etmiyordu anlaşmış gibi. Ama yüzlerinden duyuluyordu o çığlıklar. Gözlerindeki hıçkırıklar ortadaydı. Ailesi bir nişanlısını ve annesini içeriyordu yalnızca. Babasını 15 sene evvel kaybetmişti Ercan. Çok yakından tanırdım onları. Sık sık gelirlerdi karargaha. Sık sık börek çörek yapar getirirdi Derya anne. Eli o kadar lezzetliydi ki, bir kere yediğinizde bir daha ve bir daha istiyordunuz. Bunu bildiğinden sürekli bizim midemizi bayram ettirirdi. Birkaç aydır Bahar ile yapacakları nişanın hazırlıklarını yaptıklarından dolayı memleketinde, Kayseri'deydiler. Nişanı olacaktı ilkbaharda. Şehit vermeseydik...

Cenaze aracı yaklaşana kadar devam etti bu sessizlik. Araç yaklaştıkça Derya annenin hıçkırıkları da yükseliyordu. Araç durdu, askerler araca yaklaştı. Komutanlarının komutuyla Ercan ın tabutunu aldılar ellerine.

"Cenaze yürüyüşü, marş!"

yürüdüler, yürüdüler ve tam ortada durdular. "Şehit bırak! İleri bak! Sağa, sola dön! Yerlerinize marş marş!" Kalbim acıyla bir kez daha çağladı. Albay protokol konuşmasını yaparken gözümü albayrağa sarılı tabuttan ayıramıyordum. Hoş, ayırsam da duymuyordum kimseyi. Görüntü vardı sadece. Kafam o kadar doluydu ki sesler onları geçip kulağıma erişmedi. Gencecikti o. Evlenip yuva kuracaktı. Biz alışırdık buna. Kulağa korkunç geliyordu ölümlere alışmak değil mi? Askerliğin en zoru da buydu işte. Biz alışırdık ama, ailesi?

Albay ın konuşmasının bittiğini abimin hareketlenmesiyle anladım. Komutunu beklerken tüfeğimi tutan parmaklarım sıklaştı. "Şehidi uğurlamak için Kasırga timi, yerlerinize, marş!" Tabutun yanındaki yerimizi alırken gözlerim doldu iyice. "Saygı atışı için, havaya nişan vaziyeti al!"

Silahlarımızı kaldırdık. Gözümden akan yaşa engel olamamıştım o an. Bizim de kalbimiz vardı. Üzülürdük, ağlardık ve çokça sinirlenirdik.

Kartal abim "emniyeti aç, ateş! Doldur! Kapa!" üç kez tekrarladık saygı atışını. "emniyet kapat! Esas duruş!"

Derya anne ve Bahar biz geri çekilip yerlerimize geçerken tabuta ilerledi. "Yavrum!" diye bağırırken tabuta sarılmıştı. Gördüğüm sahne yürekleri dağlarken kalbim bir kez daha acıyla sancılandı. Bağırmak, çağırmak, ağlamak... hiçbir şey o ateşi söndürmeyecekti. Ercan memleketi Kayseri'de toprağa verilecekti. O yüzden oraya götürülmek için tekrardan araca bindirildi. Ailesini sandalyelerin bulunduğu alana götürmüşlerdi. Titrek bir nefes alarak yanlarına yürüdüm. "Başımız sağolsun," dedim Bahar a. Güçlü durmaya çalışıyordu.

"Vatan sağolsun," dedi. "sizler sağolun."

derya annenin dizinin dibine çöktüm. Beni görünce gözleri daha da akmaya başladı. "Nasıl kıydılar?" dedi. Sesindeki acı... "Zülal im... Nasıl kıydılar benim evladıma."

Bir şey diyemedim. Ne diyebilirdim ki?

"Derya anne." diyerek ayaklanıp sarıldım ona sıkıca.

"Söyle bana," dedi. "şimdi ben ne yapayım? Nasıl devam edeyim hayatıma? Söyle, nasıl söküp atayım ben yüreğimin acısını?"

"Ercan ın kanını biz yerde bırakmayacağız anacığım. Evladını özlediğin an bize sarıl." başka ne denirdi ki? "Bizde senin evlatlarınız."

Beni kendinden hafifçe geriye çekti. Yüzümü silerken ağladığımın farkında bile değildim. "Sen ağlama," dedi. "kızım ben ağlarım. Sen dik dur."

"Duracağım."

Onları da uğurlamıştık. Elçin de yanımızdaydı. Benim kötü olduğumu hissettiğini, destek olmak istediğini söyleyerek yanımda gelmişti.

"Komutanım," diyerek yanımıza gelen Oğuz ve Feyzullah ile onlara döndük ikimizde.

Feyzullah "Kartal binbaşı timi alanda bekliyor. Toparlanıyoruz."

"Geliyorum." Elçin e baktım.

Oğuz "Elçin hanımdı değil mi?"

Çok yanlış sularda geziyordu.

Elçin başını salladı. "evet. ya siz?"

Elini uzattı. "kıdemli başçavuş Oğuz Toygar."

Elçin de elini sıktı. "Cumhuriyet savcısı Elçin Turhal."

"İkizim oluyor benim Oğuz."

Uyarımı alıp geri çekildi.

"Sen arabanla gelmiştin. Evde görüşürüz ikiz."

Sarıldı bana. "İyi ol tamam mı?"

"Olacağım. Dikkatli ol."

Karargaha dönünce üstümdekileri bile çıkarmadan abimi odasında kıstırmıştım. Zira içimde bir sıkıntı vardı. Barbaros hala ortada yoktu. Rütbeli biri olarak abimin biliyor olabileceğini düşünmüştüm. Belliydi, kafayı yememe ramak kaldı.

"Müsait misin?"

"Gel güzelim," dedi elindeki kağıtları bırakıp. Kaşları çatılmıştı. "Sen niye hala-"

"Abi Barbaros nerede?" Sözünü kesip pat diye sordum.

Elleri masayı buldu. "Bilmiyorum. "

"Ne demek bilmiyorum?"

Abim "bilmiyorum bilmiyorum demek Laçin. Şuan içinde bulunduğumuz an benim hiç hoşuma gitmedi."

Gardım düşmüştü hemen. Yüzüm düştü. Kendimi koltuklardan birine atarken tüfeğimi de koltuğa yaslamıştım. "Abi..."

Oturduğu sandalyeden kalkıp önüme oturdu. "Bak," ellerimi tuttu. "endişeni anlıyorum hak da veriyorum ama sana şuan hiçbir şey söyleyemem."

Anlamıştım. Operasyondaydı.

"İyi ama değil mi?"

Başını salladı. "Hıhı-"

Kapı pat diye açıldı. "Kart-" İçeri giren kadın ile ikimiz de ona dönmüştük. Krem jilet gibi bir takım vardı üstünde. "B-ben yanlış zamanda geldim galiba?"

Kimdi bu?

Kartal "yok Gamze, gel."

Adının Gamze olduğunu öğrendiğim kadın içeri girip kapıyı kapattı.

Abim "şimdi senden istediğim tek şey asker, teçhizatlarını bırakıp birşeyler yemen."

"Ama abi..."

Elimden tutup kaldırdı beni. "Hadi güzelim, birkaç lokma birşey girsin midene. Yarım saate kayseri ye geçeceğiz biliyorsun."

Derin bir nefes aldım. "Peki tamam." Alnımdan öptü. "Herşey yoluna girecek tamam mı?"

Güvenmek istedim ona. "Tamam."

Abim "seni çok seviyorum. Kantinde bekle beni tamam mı? Anlatacaklarım var."

...

Tostumu yerken Oğuz gelmişti yanıma. "Kartal binbaşı seni kontrol etmemi istedi."

"Otur Oğuz."

Hiç görmediğim kadar durgundu.

Oğuz karşımdaki sandalyedeki yerini alırken bordo beresini çıkarıp masaya bıraktı. "Abla." Dedi. Rütbeler bir kenara bırakılmıştı bir anda. "Kafam öyle bir dolu ki. Ne yapacağımı bilmiyorum."

Son lokmamı atmıştım ağzıma. Ellerimi silkeleyip dirseklerimi masaya yasladım. Başım çatlıyordu. "Aynı hisleri paylaşıyoruz Oğuz." Benden, dolayısıyla ikizimden de bir yaş küçüktü. Ama saygıdan ötürü abla derdi bana hep. "Ve ben ilk defa ne yapacağımı bilmiyorum."

Oğuz "sen bilmiyorsan biz nasıl bileceğiz abla?" Ofladı. "Gidip kendimi asacağım ama askerin de öyle ölmesi biraz şey olur diye engel oluyorum kendime."

Geveze.

"İsabet olur."

Oğuz "konutanım sadede geleyim." Eğildi hafifçe. "Ben aşık oldum."

"Pekala, bana bunu şak diye bu şekilde söylemeni beklemiyordum."

Oğuz "ben savcı hanımı gördüğümden beri unutamıyorum komutanım. İkizi olarak senden başka kiminle konuşurum onu da bilemedim."

Abim "ne diyorsun lan sen?"

Siktir.

Ayaklandım hızlıca. "Yemeğimi yedim abi, gitme zamanımız gelmiş albay bizi bekliyordu."

Kolundan tutup kantinden çıkardım onu. İşler karışacaktı ve olabildiğine ertelemek istedim.

Abim "bahsettiği kişi Elçin miydi Laçin?"

Başımı salladım. "Öyleymiş."

"Ulan," kantine yönelince engelledim onu.

"Bir sakin olur musun lütfen?" Sıkıca sarıldım ona. "Sakin ol. Fevri davranıyorsun şuan."

...

Cenaze töreninin ardından Kayseri de kalmıştık. Saat akşam 9 a geliyordu. Kış mevsiminde olduğumuzdan çabuk kararıyordu zaten. Her yer zifiri karanlıkken biraz olsun nefes alabilmek için dışarıya çıkmıştım. Herkes oteldeydi. Başımın ağrısı azıcık bilr hafiflememişti. Nasıl bir imtihandı bu böyle?

İşlek bir caddede değildim. Çok bir insan yoktu.

"Kal deme hiç, bunu benden isteme. Sus bu gece bana aşktan sakın hiç bahsetme. Dur bu gece bana dokunma beni delirtme. Sana boşuna umut vermek istemem."

Kulaklığımda çalan müziğe eşlik etmek istesem de sustum. Çok sevdiğim bir şarkıydı Hareket Vakti.

"Çağıran birşeyler var hep beni uzak şehirlerde. Bana ait birşeyler var hep o sert gülüşlerde. Sen yine olduğun gibi kal benim için sakın değişme. Giderim bugün ha yarın hare-" omzuma dokunan elle kulaklığı hızla çıkarıp arkamı döndüm. Telaşlı bir kadın vardı karşımda. "Ne olur yardım edin takip ediliyorum çok korkuyorum." Kulaklığı cebime atıp koluna girdim. Gülümsedim kocaman. Beni tanıyan sahte olduğunu anlardı.

"Nerede kaldın sen kanka ya. Ağaç oldum burda."

Kadın "b-ben," bir adam kolundan tuttu. Kaşlarım çatılmıştı. Kolunu ittim. "Noluyor ne yapıyorsun sen!"

Adam "bayan sen bir çekil, bu bayan ile konuşacağım ben."

Kadını çekecekken yine kolundan tuttu. Elim belimdeki silahımı bulmuştu. Adamı ne ara duvara dayadım silahımı ona doğrulttum anlayamamıştım. Kadından bir çığlık koptu.

"Bayan değil kadın diyeceksin! Utanmıyor musun sen yolda gördüğün kadına dokunmaya!"

Adam "Adnan yardım etsene oğlum!"

"Bir adım atıp yaklaşırsan sıkarım kafasına- ya da neyse ben niye silahla uğraşıyorum ki?" Belime geri koyar koymaz bir yumruk çaktım suratına. Biri çelimsiz iki adamı dakikalar içinde yere sermiş olmam kaçınılmaz son olmuştu.

...

Kartal abim "düş önüme," dedi sakince. Fırtına öncesi sessizlik diye yorumladım ve dediğini yaparak ilerledim.

Adamlar benden şikayetçi bile olamamıştı. İkisi de hastanedeydi ama asker olduğumu öğrenince korkularından susmuşlardı. Başka çareleri yoktu. Bir kadını taciz etmeye kalkmışlardı çünkü. Pişman değildim. Keşke biraz daha dövseydim polisler gelmeden önce. Birkaç ezik bir iki kırıkla atlatmamaları gerekiyordu aslında. Kadın tacizcilerinin kol gezdiği bu coğrafyada en azından iki tanesinden kurtulurduk.

Arabaya binene kadar sustuk.

"Birşey söylemeyecek misin?"

Abim "diyeceğim," arabayı park ettiği yerden çıkarıp yola sürdü. "Ulan madem dışarı çıkıyorsun, kimliğini ne yanına almıyorsun?"

Bu kadar mıydı? Hani karakolluk olup adam dövmeme sıralayacağı nutuklar?

"Unutmuşum?"

Abim "bir daha unutmuyorsun. Silah taşıyorsan kimliğini de unutmayacaksın. O pezevenk gibiler yüzünden bunca yolu tepmek istemiyorum bir daha." Sırıttı. "Hastanelik etmişsin."

Sırıttım. "Şanslılarmış, yaşıyorlar."

.

.

.

.

Bölüm sonu

1 yorum

  • Oğuz... iyi çocuktu be helvası benden

    2Yanıt