Ravenwood Akademisi’nin taş duvarları, gece yarısı kopardığım o histerik çığlıkların yankısını hala saklıyor gibiydi. Sabaha karşı yağmur dinmiş, yerini pencerelerden içeri sızan boğucu, grimsi bir sise bırakmıştı. Yatakhanede neredeyse kimse uyuyamamıştı. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte koridorlara dökülen öğrencilerin göz altları çökmüş, yüzlerindeki o kibirli vampir ifadeleri yerini uykusuz bir gerginliğe bırakmıştı.
Herkes fısıldaşıyordu. Herkes göz ucuyla koridorda yürüyen Bethany’ye bakıyordu.
Bethany, dün gece yaşattığım o büyük bozgundan sonra tamamen yalnız kalmıştı. Üzerindeki o rüküş bordo-siyah üniformanın ceketini titreyen elleriyle düzeltirken, gözlerindeki o saf öfke dalgası dışarıdan bile okunabiliyordu. Kıyafetlerinden, saçlarının arasından hala hamam böceklerinin çıktığını hayal ediyor, delirecek gibi oluyordu. Karşısına çıkan ilk köşede, büyük bir soğukkanlılıkla yürüdüğümü gördüğünde adımları durdu.
Etrafta ne Chloe vardı ne de başkası. Bethany, bu sefer arkasına sığınacağı bir güç olmadan, tek başına ve hırsından titreyerek tam yolumun üstünde dikildi.
"Bunu senin yaptığını biliyorum, Sara," dedi, sesi koridordaki diğer sesleri bıçak gibi keserek. Sadece ikimizin duyabileceği kadar alçak ama nefret dolu bir fısıltıyla konuşuyordu. "Elimde bir kanıt yok, evet. Ama o iğrenç böcekleri odama kimin doldurduğunu çok iyi biliyorum. Kendini çok zeki sanıyorsun, değil mi?"
Bavulumdan çıkardığım eski tarih kitabını göğsüme doğru bastırdım ve duruşumu hiç bozmadan, onun o parlayan gözlerinin içine dik dik baktım. Yüzümde en ufak bir suçluluk ya da korku yoktu. "Ne hakkında konuştuğunu inan hiç anlamıyorum, Bethany. Ama eğer odanda bir böcek problemi varsa, belki de temizlik alışkanlıklarını gözden geçirmelisin."
Bethany dişlerini sıktı. O sırada koridordan geçen birkaç kıdemli öğrencinin bakışları bize döndü. Tırnakları avuç içine gömülmüştü. "Bunun bedelini ödeyeceksin. Ravenwood’u sana cehennem edeceğim. Burada kimse benimle böyle oynayamaz."
"Denemekten çekinme," dedim, sesimi daha da sabitleyerek. "Ama unutma, benim canımı yakmaya çalışanların canı her zaman daha çok yanar."
Tam yanından geçip gidecekken, koridorun sonundaki devasa meşe kapı gürültüyle açıldı ve müdürün asistanı göründü. "Sara! Bethany! Müdür bey ikinizi de hemen odasında bekliyor!"
Bethany yüzüne anlık, sinsi bir memnuniyet yerleştirip önden yürümeye başladı. Ben ise derin bir nefes alıp arkasından ilerledim. Hak aramayı seviyordum ama müdürün odasında işlerin nasıl döneceğini henüz bilemiyordum.
Müdürün odasına girdiğimde, içerideki ağır tütün ve eski kitap kokusu genzimi yaktı. Ancak odadaki tek şey bu koku değildi. Masanın hemen sağ tarafındaki deri koltuğa yayılmış, bir bacağını diğerinin üzerine atmış olan Victor da oradaydı.
Üzerindeki bordo-siyah ceket yine tamamen açıktı, kravatı gevşetilmişti. Elindeki gümüş köstekli saatle oynuyor, yüzündeki o pervasız, fırlama gülüşle bizi izliyordu. Müdür ise masasının arkasında ayakta duruyordu ve suratı adeta bir fırtına bulutu gibi simsiyahtı.
"Oturun!" diye gürledi müdür, masaya sert bir yumruk indirerek.
Bethany hemen masanın önündeki sandalyeye çöktü ve saniyeler içinde gözlerini doldurmayı başararak o mağdur kız rolüne büründü. Ben ise yavaşça yanındaki sandalyeye oturdum. Sırtım dik, başım yukarıdaydı.
"Dün gece yatakhanede yaşanan o rezillik de neydi öyle?" diye sordu müdür, gözlerini ikimizin arasında gezdirerek. "Bethany, odanın kapısının dışarıdan kilitlendiğini ve içeride yüzlerce böcek olduğunu söylüyorsun. Ve fail olarak yeni gelen öğrencimiz Sara’yı işaret ediyorsun."
"Çünkü o yaptı müdür bey!" dedi Bethany, sesini ağlamaklı bir tona bükerek. "Dün sabah onunla ufak bir tartışma yaşadık. Bana açıkça tehditler savurdu. Gece de odama o iğrenç şeyleri doldurup beni oraya kilitledi! Psikolojim altüst oldu, bu okulda can güvenliğim yok!"
Müdür bakışlarını bana çevirdi. "Söyleyecek bir şeyin var mı, Sara?"
"Müdür bey," dedim, sesimdeki o buz gibi netlikle. "Dün sabah Bethany’nin benim ayakkabılarımın içine hamam böcekleri doldurduğunu ve bana 'Ravenwood’a hoş geldin hediyesi' dediğini odadaki herkes biliyor. Eğer dün gece odasında böcek çıktıysa, bu muhtemelen kendi topladığı böceklerin elinden kaçmasından ibarettir. Benim gece odadan çıktığıma dair tek bir kanıtınız, tek bir şahidiniz var mı?"
Müdür duraksadı. Gerçekten de hiçbir kanıt yoktu. Vampir hızımla işimi o kadar sessiz ve profesyonelce halletmiştim ki, arkamda tek bir iz bile bırakmamıştım.
Tam o sırada odanın köşesinden sinir bozucu bir kıkırdama sesi yükseldi. Victor, elindeki saati cebine koyup oturduğu koltukta hafifçe öne doğru eğildi. Gözleri doğrudan benim üzerimdeydi, o kahverengi gözlerinde öyle alaycı bir parıltı vardı ki içimden adama bir tane çarpma isteği doğuyordu.
"Hadi ama moruk," dedi Victor, o pürüzsüz Fransız aksanıyla araya girerek. "Bence de Sara haklı. Yani şu kıza bir baksana, daha İstanbul’dan yeni gelmiş, rüküş formamızın içinde bile yolunu zor buluyor. Gece yarısı koskoca akademinin seralarından yüzlerce böcek toplayıp, Bethany gibi çığlıklarıyla kurtadamları bile kaçırabilecek bir kızın odasına gizlice sızacak kadar dahi olduğunu sanmıyorum. Bence Bethany sadece odasında temizlik yapmayı unutmuş ve suçlayacak bir ezik arıyor."
Victor lafı güya beni savunmak için açmıştı ama kelimeleriyle bana resmen "beceriksiz ezik" imasında bulunuyordu. Beni çaktırmadan müdürün gözünde temize çıkarıyor, suçu Bethany’nin üzerine yıkıyordu ama bunu o kadar fırlama bir şekilde yapıyordu ki teşekkür mü etsem yoksa üstüne mi atlasam karar veremiyordum.
Bethany sinirle ayağa kalktı. "Victor! Sen ne anlarsın be! Sürekli kasabadan beslenip ceza almaktan başka ne işe yararsın?"
Müdür masaya bir kez daha vurdu. "Kesin sesinizi! Yeter! Sara, eldeki kanıt yetersizliğinden dolayı bu seferlik odana dönebilirsin. Ama gözüm üzerinde. Bethany, sen de odanı temizlet ve bu konuyu kapat. Victor, sen zaten cezalıydın, cezan iki katına çıktı!"
Victor sadece omuz silkti ve o pervasız gülüşüyle arkasına yaslandı.
Odadan ilk çıkan ben oldum. Hızlı adımlarla loş ve sisli koridorda yürürken arkamdan gelen o tanıdık, rahat adım seslerini duydum. Köşeyi dönecekken Victor hızlanıp tam önüme geçti. Sırtımı koridorun taş duvarına yaslamak zorunda kaldım.
Aramızdaki mesafe o kadar azaldı ki, nefesi yüzüme çarpıyordu. O fırlama, ukala gülüşü hala yüzündeydi.
"Beni müdürün odasında küçük düşürmeye ne hakkın var senin?" dedim, sesimi yükseltmemeye çalışarak ama gözlerim öfkeden parlıyordu. "Bana yardım ediyormuş gibi görünüp hakaret etmek ne demek?"
Victor hafifçe başını eğdi, gözlerini gözlerime dikti. "Seni küçük düşürmedim, taze kan. Sadece müdürün o kalın kafasını karıştırıp seni cezadan kurtardım. Ama o böcekleri nasıl o kadar kusursuz yerleştirdiğini hala merak ediyorum. Gerçekten göründüğünden çok daha dişli çıktın."
"Sana benden uzak durmanı söylemiştim Victor," dedim, elimi göğsüne bastırıp onu hafifçe geriye iterek. "Benim sınırlarımla oynama."
Victor geriye doğru bir adım attı ama o sinir bozucu gülüşü hiç kaybolmadı. "Ravenwood’u çok hafife alıyorsun, Sara. Sınırlar burada sadece çiğnenmek içindir. Yakında bunu sen de öğreneceksin."
Victor’un koridordaki o ukala fısıltısını arkamda bırakıp hızla binadan dışarı çıktım. Ravenwood Akademisi’nin devasa taş binasından bahçeye adım attığım an, İskoçya’nın o ciğerleri üşüten keskin havası yüzüme çarptı. Ders aralarında herkes bahçedeki gotik sütunların altına ve asırlık meşe ağaçlarının gölgesine dağılırdı. Ama buradaki hava, İstanbul’daki okul bahçelerine hiç benzemiyordu. Kimse gülmüyordu, kimse yüksek sesle şaka yapmıyordu. Herkes gruplar halindeydi ve gözler sürekli üzerimde dolanıyordu.
"Şu üzerindeki paçavralarla gerçekten buraya ait olduğunu mu sanıyorsun?"
Arkamdan gelen o kibirli ve tiz sesle adımlarım durdu. Bahçenin avlusundaki taş basamakların üzerinde duruyordum. Arkamı döndüğümde, Bethany’nin hemen yanında dikilen o kızı gördüm. Chloe.
Okulun "yan kraliçesi" dedikleri kız tam karşımdaydı. Simsiyah, jilet gibi ütülenmiş üniforması, kusursuz yapılmış koyu renk makyajı ve bana tepeden bakan o buz gibi kahverengi gözleriyle tam bir aristokrattı. Bethany dün geceki böcek şokunun ardından hala solgun görünüyordu ama Chloe’nin arkasına sığındığı için yüzünde o sinsi cesaret yeniden peydah olmuştu.
"Sen Sara olmalısın," dedi Chloe, bana doğru yavaş ve ritmik adımlarla yürürken. Sesinde insanı çılgına çevirebilecek cinsten bir küçümseme vardı. "İstanbul’dan gelen o tuhaf, geçmişi belirsiz kız. Bethany’ye yaptığın o küçük böcek şakasını duydum. Komik olduğunu mu sanıyorsun?"
Kollarımı göğsümde birleştirdim. Boynumdaki zincirin ucunda, formamın altında gizlenen annemin yüzüğünü hissedebiliyordum. "Komik olup olmadığını Bethany’ye sormak lazım," dedim, sesimi en ufak bir duygu kırıntısı göstermeden buz gibi tutarak. "Bana bulaşılmadığı sürece oldukça sakin biriyimdir. Ama birileri benim eşyalarıma dokunursa, karşılığını fazlasıyla alır."
Chloe tam karşımda durdu. Boyu benden biraz uzundu ama kafamı dikleştirip doğrudan gözlerinin içine baktım. Aramızda öyle sert bir bakışma geçti ki, etraftaki diğer öğrencilerin fısıldaşmaları bıçak gibi kesildi.
"Bak buraya, taze kan," diye fısıldadı Chloe, yüzünü yüzüme yaklaştırarak. "Burası senin o geldiğin varoş sokaklara benzemez. Burada bir hiyerarşi var ve sen en alttasın. Eğer bu okulda bir sonraki ayı görmek istiyorsan, Bethany’den de benden de uzak duracaksın. Yoksa seni bu okuldan öyle bir kazıtırım ki, kimse kemiklerini bile bulamaz."
"Tehditlerden pek korkmam, Chloe," dedim, dudağımın kenarıyla hafifçe alay ederek. "Denemek istersen buradayım."
Chloe’nin gözleri öfkeden bir anlığına o vahşi kırmızıya dönecek gibi oldu ama zilin çalmasıyla dişlerini sıkıp arkasını döndü. Bethany de bana nefret dolu bir bakış atıp onun peşinden koşturdu.
Tarih dersi için sınıfa girdiğimde en arkadaki boş sıralardan birine oturdum. Okula kabul edilmek için aylarca o eski kütüphane arşivlerini, klan tarihini boşuna ezberlememiştim. Ders başladığında öğretmen antik vampir soyları ve göçleri hakkında o ağdalı diliyle bir şeyler anlatırken pencereden dışarıyı, sislerin yuttuğu ormanı izliyordum.
Tam o sırada sınıfın kapısı gürültüyle açıldı. İçeri giren tabiki Victor ve arkasındaki o gaddar, kuralcı çetesiydi. Grubun başını çeken, yüzü hiç gülmeyen Alistair denen o çocuk doğrudan benim olduğum sıranın önünde durdu. Victor ise elleri cebinde, yüzünde o her zamanki pervasız, fırlama gülüşüyle arkadan geliyordu.
Alistair önümdeki sıraya sertçe vurdu. "Kalk oradan," dedi, sesi tüm sınıfta yankılanarak. "Burası bizim yerimiz."
Sıramda geriye doğru yaslandım, gözlerimi kırpmadan yüzüne baktım. "Sıranın üzerinde adını göremiyorum. Git başka yere otur."
Sınıfta derin bir sessizlik oldu. Kimse Victor’un grubuna, hele de Alistair gibi acımasız bir tipe karşı gelmeye cesaret edemezdi. Alistair öfkeyle üzerime doğru eğildiğinde, Victor araya girdi. Alistair’ın omzuna elini koyup onu hafifçe geriye çekti.
"Rahat bırak taze kanı, Alistair," dedi Victor, o pürüzsüz Fransız aksanıyla. Gözleri doğrudan benim gözlerime kilitlenmişti. "Görmüyor musun, daha yeni geldi ve buranın kurallarını bilmiyor. Hem baksana, o kadar korkmuş ki gözlerini bile kırpamıyor."
Bunu söylerken güya Alistair’ı durduruyordu ama kelimeleriyle benimle resmen dalga geçiyordu. Sınıftaki diğer çocuklar kıkırdamaya başladığında dişlerimi sıktım. Victor’un bu "gaddar grup lideri ama fırlama zorba" halleri beni deli ediyordu. Alistair homurdanarak yan sıraya geçti, Victor ise benim tam çaprazımdaki sıraya yayılarak oturdu. Ders boyunca ne zaman kafamı kaldırsam, o kahverengi gözlerinin alaycı bir parıltıyla beni izlediğini gördüm. Ona içimden okkalı bir tokat atma isteğimi zor bastırdım.
Gece yarısı olduğunda nihayet odamda yalnız kalabilmiştim. Bethany, yaşadığı o böcek krizinden sonra bu gece Chloe’nin odasında kalacağını söyleyip eşyalarını toplayıp gitmişti. Bu benim için bulunmaz bir nimetti.
Yatağın içine girip yorganı üzerime çektim. Şu an her şeyden çok Mina’nın sesini duymaya ihtiyacım vardı. Cebimden telefonu çıkarıp Mina’yı aradım. Hat birkaç kez çaldıktan sonra açıldı.
"Sara! Tanrım, sesini duymak o kadar iyi geldi ki!" dedi Mina, sesi telefonun hoparlöründen endişeyle dökülürken. "Nasılsın? O okul... Ravenwood nasıl bir yer? Her şey yolunda mı?"
Derin bir iç çektim, gözlerimi tavanın karanlığına diktim. "Hiçbir şey yolunda değil, Mina. Buradaki insanlar tam bir kabus. Okulun yan kraliçesi dedikleri Chloe adında bir kız var, daha ilk günden bana açıkça savaş açtı."
"Peki ya... o çocuk? Hani müdürün odasında karşılaştığın Victor?" diye sordu Mina merakla.
"O tam bir fırlama," dedim, sesimdeki gıcıklığı gizleyemeyerek. "Çetesiyle birlikte sınıfta herkesi zorbalıyor. Bana laf atıp duruyor, güya koruyor gibi yapıyor ama aslında dalga geçiyor. Üzerimdeki formaya bile laf etti ukala."
Mina telefonda hafifçe kıkırdadı. "Seni deli etmesi normal, sen haksızlığa gelemezsin. Ama unutma Sara, oraya neden gittiğini unutma. Hakan’ı bulmak, ailene ne olduğunu çözmek için o okulda kalmalısın. Kendini belli etme."
Hakan o gece beni İstanbul’da ısırdığında öldüğümü sandı. Ama buradayım ve hesabını soracağım."
Mina ile bir süre daha İstanbul’dan, eski günlerden ve buradaki uykusuz gecelerimden konuştuk. Telefonu kapattığımda odadaki o gri sise baktım. Ravenwood bana meydan okuyordu, Victor ve Chloe bana meydan okuyordu. Ama bilmedikleri bir şey vardı: Ben vampir ısırığından sağ çıkmış bir vampirdim ve bu oyunu kurallarına göre oynamayacaktım.