"Bavulunu düzgün kapat yoksa içindeki tüm o tarihi araştırma notların İskoçya’nın çamurlu yollarına saçılacak," dedi Mina, yatağımın kenarına oturmuş beni izlerken.
Gözlerimi devirdim ama haklıydı. Günlerdir İstanbul’daki odamda, o hain saldırıdan sonra hayatımın nasıl değiştiğini çözmek için antik kitapları, eski soy ağaçlarını yalayıp yutmuştum. Hakan karşıma çıkıp hayatımı mahvetmeden önce sıradan bir kızdım. Ama o geceden sonra... Kalbimin artık atmadığını, aynadaki gözlerimin bazen kan kırmızısına döndüğünü fark ettiğimde dünyam başıma yıkılmıştı. Ölmüştüm ama yarım kalan intikamım beni bu dünyaya geri fırlatmıştı. Vampir olmuştum.
"Mina, eğer o kasabadaki Ravenwood Akademisi'ne gitmezsem, Hakan’ın ve ailemin ölümünün arkasındaki sırrı asla çözemem," dedim bavulun fermuarını zorla çekerken. Boynumdaki zincire takılı duran annemin yüzüğüne dokundum. Beni sakinleştiren tek şey buydu.
"Biliyorum," dedi Mina sesi titreyerek. Beni bu okula gitmeye ikna eden zaten oydu. İnternetin derinliklerinde bu gizemli okulu o bulmuştu. "Ama orası normal bir yer değil Sara. Dış dünyadan tamamen izole. Yakalanmamak için saklanan, senin gibi... yani vampirlerin gittiği bir yer. Dikkatli ol."
"Ben hakkımı aramayı severim biliyorsun. Kimsenin beni ezmesine izin vermem," dedim dik bir duruşla.
Birkaç gün sonra, kendimi İskoçya’nın o bitmek bilmeyen yağmuru ve sisi altında, devasa bir kale gibi yükselen Ravenwood Akademisi'nin kapısında buldum. Üzerimdeki bordo-siyah okul üniformasından nefret etmiştim. Hayatımda gördüğüm en çirkin, en rüküş şeydi ama katlanmak zorundaydım.
Okula adım atar atmaz kendimi müdürün odasında buldum. Ancak odada yalnız değildik.
İçeride, müdürün masasının önünde, benim yaşlarımda bir çocuk dikiliyordu. Yaklaşık 180 boylarında, dağınık kumral saçları ve kahverengi gözleriyle acayip çekici bir tipti. Üzerindeki o çirkin okul üniformasının ceketini gevşetmiş, gömleğinin düğmelerini açmıştı. Yüzünde öyle sinir bozucu, öyle fırlama bir alaycılık vardı ki, daha ilk saniyeden çocuğa inanılmaz gıcık oldum.
"Hadi ama moruk!" dedi çocuk, acayip cool bir Fransız aksanıyla. "Kasabadaki çocuk alt tarafı biraz korktu ve hafif kan kaybetti. Abartılacak bir şey yok."
Müdür öfkeyle masaya vurdu. "Kes sesini Victor! Kasaba halkından beslenmek kesinlikle yasak demedim mi ben sana? Yine suçüstü yakalandın!"
Victor o sırada arkasını döndü ve kapıda dikilen beni gördü. Bakışları doğrudan kolumda, kıyafetin altından hafifçe taşan o gizemli kuzgun dövmesine kaydı. Alaycı gülüşü bir anlığına soldu, gözlerinde derin bir merak belirdi. Bana yukarıdan aşağıya doğru bir süzdü.
Ben ise ona sadece "Ne bakıyorsun be?" der gibi dik dik baktım. Kimdi bu ukala çete lideri bilmiyordum ama Ravenwood maceramın pek de sakin geçmeyeceği şimdiden belli olmuştu.
Müdürün odasındaki o gergin hava, Victor denen o sinir bozucu derecede çekici çocuğun bana attığı o ukala bakışla iyice elektriklendi. Müdür masasının üzerindeki evrakları sertçe toparlayıp bana döndüğünde, Victor hala arkasını dönmüş, gözlerini kısmış bir şekilde beni süzmeye devam ediyordu.
"Pekala Sara," dedi müdür, sesindeki öfkeyi bastırmaya çalışarak. "İstanbul’dan referanslarınla geldin ama burası Ravenwood. Burada kurallar katıdır. Victor gibi... haddini bilmezlerin oyunlarına gelmeyeceğini umuyorum. Şimdi odana yerleşebilirsin. Oda arkadaşın Bethany sana etrafı gösterir."
Müdürün elime tutuşturduğu anahtarı aldım. Odadan çıkmak için kapıya yöneldiğimde, Victor bilerek tam yolumun üstünde durdu. Yanından geçecekken hafifçe eğildi ve sadece benim duyabileceğim bir ses tonuyla, o sinir bozucu Fransız aksanıyla fısıldadı:
"Yeni gelenlerin buraya alışması zordur, hele de ne olduğunu gizlemeye çalışanların... Hoş geldin, taze kan."
Ona cevap bile vermedim. Sadece omzumla göğsüne sertçe çarpıp yanından geçtim. Arkamdan hafifçe kıkırdadığını duyabiliyordum. Daha ilk dakikadan bu fırlama çete liderinin listeme eklendiği kesinleşmişti. Benim adım Sara'ysa, bana öyle üstten bakan herkesin o havasını söndürmeyi çok iyi bilirdim.
Koridorları geçip yatakhanenin 214 numaralı odasının kapısını açtığımda, içerideki kasvetli ama son derece lüks hava gözüme çarptı. Odada iki yatak vardı. Biri tamamen boş bırakılmıştı, diğerinin üzerinde ise bacak bacak üstüne atmış, tırnaklarını törpüleyen sarışın bir kız oturuyordu. Beni görünce törpüyü yavaşça yatağa bıraktı ve tepeden tırnağa, özellikle de üzerimdeki o nefret ettiğim rüküş bordo-siyah formaya bakarak yüzünü ekşitti.
"Demek yeni ezik sensin," dedi kibirli bir sesle. "Ben Bethany. Chloe’nin en yakın arkadaşıyım. Yani bu odada kimin kuralları koyduğunu şimdiden anlasan iyi edersin. Benim eşyalarıma dokunmak yasak, ses çıkarmak yasak, kısacası nefes alırken bile benden izin alacaksın."
Valizimi boş yatağın kenarına bırakıp ona doğru döndüm. Yüzümde en ufak bir korku kırıntısı bile yoktu. "Ben de Sara. Ve senin o kuralların benim odanın eşiğinden adımımı attığım an bitti, Bethany. Bana bulaşmadığın sürece sorun yaşamayız. Ama bulaşırsan... inan bana hiç hoşuna gitmez."
Bethany şaşkınlıkla gözlerini açtı. Muhtemelen okulda herkes Chloe ve onun karşısında el pençe divan duruyordu. Cevap vermedi, sadece ters bir bakış atıp odadan çıktı.
Yol yorgunluğu ve günlerdir içimde biriken o tuhaf, ne olduğunu çözemediğim vampir açlığı beni bitirmişti. Valizimi bile tam açmadan, ayağımdaki o rahatsız okul ayakkabılarını çıkarıp kendimi yatağa bıraktım ve gözlerimi kapattım.
Ertesi sabah uyandığımda hava hala İskoçya’nın o klasik, kapalı ve sisli havasıydı. Yataktan kalktım, banyoda yüzümü yıkadım. Aynaya baktığımda gözlerimin rengi normal kahverengiydi. İçimdeki gücün ne olduğunu hala bilmiyordum ama vampir olduğumdan beri duyularım inanılmaz keskinleşmişti.
Dolaptan formamı alıp giyindim. Yatağın kenarında duran siyah okul ayakkabılarımı ayağıma geçirmek için ilkini elime aldım. Tam ayağımı içine sokacaktım ki, içeriden gelen o iğrenç kıpırtıyı ve çıtırtı sesini duydum.
Ayakkabıyı hızla yere fırlattım. İçinden, neredeyse parmak boyunda, simsiyah ve iğrenç üç tane hamam böceği fırlayıp halının üzerinde yürümeye başladı. Diğer ayakkabıya baktığımda onun da içinin böceklerle kaynadığını gördüm.
Tam o sırada odanın kapısı açıldı ve Bethany içeri girdi. Yerdeki böcekleri ve benim şoke olmuş yüzümü görünce kendini tutamayarak kahkahayı bastı. "Aaa, ne oldu Sara? İstanbul’dan gelen köylüler böceklerden korkmaz sanıyordum. Ravenwood’a hoş geldin hediyesi, Chloe ile sana küçük bir sürprizimiz."
İçimdeki o inatçı, haksızlığa asla gelemeyen damar öyle bir attı ki, damarlarımdaki kanın anlık olarak ısındığını hissettim. Gözlerimin o an kırmızıya döndüğüne emindim çünkü Bethany’nin gülüşü yüzünde dondu ve bir adım geri kaçtı.
"Bunu sen istedin," dedim son derece sakin ama buz gibi bir sesle.
O gün dersler boyunca Bethany ve o kraliçe dedikleri Chloe’nin arkamdan kıkırdaşmalarını, beni izlemelerini tamamen görmezden geldim. Tarih dersinde öğretmen antik klanlarla ilgili bir soru sorduğunda, dün gece Mina’nın gönderdiği notlar sayesinde tıkır tıkır cevap verip Bethany’nin o kibirli yüzünü mosmor ettim ama bu bana yetmezdi. Ben hakkımı öyle küçük laf sokmalarla aramazdım. Okulu ayağa kaldırmam gerekiyordu.
Akşam herkes yatakhanesine çekildiğinde planımı devreye soktum. Çok iyi duyan kulaklarımın avantajını kullanarak, okulun arka bahçesindeki seralardan ve mahzen diplerinden, vampir hızımla neredeyse yüzlerce çiğdem böceği, hamam böceği ve kırkayak topladım. Hepsini büyük bir bez torbaya doldurdum.
Gece yarısı, Bethany odada derin bir uykudayken yavaşça yatağımdan kalktım. Kızın o çok değer verdiği, markalı kıyafetlerle dolu devasa gardırobunun kapağını açtım. Torbadaki yüzlerce böceği kıyafetlerinin, ayakkabılarının ve hatta yatağının yorganının altına yavaşça bıraktım. Çıt çıkarmıyordum.
İşimi bitirdikten sonra kendi değerli eşyalarımı ve valizimi kaptığım gibi odadan çıktım. Kapıyı dışarıdan, müdürün odasından aldığım o eski anahtarla kilitledim. Hatta kapının altındaki boşluğu bile Bethany’nin kendi pahalı şallarıyla sıkıca kapattım ki böcekler koridora kaçmasın, tamamen onun üzerinde kalsın.
Koridorun köşesine geçip sırtımı duvara yasladım ve kollarımı göğsümde birleştirip beklemeye başladım.
Tam beş dakika sonra, sessiz koridorda öyle bir çığlık koptu ki, sanırsınız Ravenwood’u kurtadamlar basmıştı.
"AAAAAAAUUUUGGGHHH! BÖCEKLER! YARDIM EDİN! ELBİSELERİM! HERYERDELER!"
Bethany kapıyı yumrukluyor, deli gibi ağlıyor ve çığlık atıyordu. Onun bu avaz avaz bağırışıyla birlikte koridordaki tüm odaların kapıları birer birer açılmaya başladı. Öğrenciler pijama ve gecelikleriyle koridora fırlıyordu. Müdür dahil herkes yatakhaneye doğru koşuyordu. Bütün okul ayağa kalkmıştı.
Ben ise koridorun köşesinde, yüzümde zafer kazanmış bir gülümsemeyle Bethany’nin kapısının önündeki kaosu izliyordum.
"Güzel intikam." dedi arkamdan bir ses.
Hızla arkama döndüğümde, Victor’un duvara yaslanmış, üzerinde sadece siyah bir tişört ve alt eşofmanıyla bana baktığını gördüm. Gözlerini kısmış, o her zamanki fırlama ve alaycı gülümsemesiyle beni izliyordu.
"Senin yaptığını biliyorum." diye fısıldadı, bir adım öne çıkarak. Aramızdaki mesafe kapandığında nefesi yüzüme çarptı. "Kimse Bethany’ye ya da Chloe’nin çetesine böyle bir şey yapacak kadar aptal değil. Sen gerçekten çok tehlikeli bir şeysin, Sara."
"Hak eden hak ettiğini alır, Victor," dedim kafamı dikleştirerek. Gözlerinin içine meydan okur gibi baktım. "Ve bana bulaşan herkes, bedelini öder. Sen dahil."
Victor bu sözüm üzerine hafifçe öne eğildi, gözlerinde çözmeye çalıştığı o gizemli merak parıltısıyla gülümsedi. "Öyle mi? Bak bunu görmeyi gerçekten çok isterim."