Okulun kasvetli koridorları, Daniel’ın sabahki itiraflarından sonra Alis için artık birer film setinden farksızdı. Her öğrenciye, her gölgeye şüpheyle bakıyordu. Kimin gerçekten "insan" olduğunu, kimin ise sisin ardında saklanan bir başka sır olduğunu merak ediyordu.
Öğle arasından sonraki tarih dersi için kütüphaneye gidilmişti. Kuzgun Oluğu Lisesi’nin kütüphanesi, en az kasabanın kendisi kadar eski ve tozlu kokuyordu. Alis, öğretmenin verdiği araştırma ödevi için rafların arasında dolaşırken, en arka taraftaki, ışığın neredeyse hiç ulaşmadığı masada Rose’u gördü. Rose, önündeki devasa ve yıpranmış bir günlüğe benzeyen kitaba bakıyordu.
Alis yaklaşırken Rose’un elini kitabın sayfaları üzerinde gezdirdiğini fark etti. Ancak Rose okumuyordu; gözleri kapalıydı ve parmak uçları kağıdın üzerinde sanki bir piyano çalıyormuşçasına zarifçe titriyordu.
Alis: "Rose?" diye fısıldadı.
Rose: (irkilmedi bile. Yavaşça gözlerini açtı. Göz bebekleri normalden daha genişti ve bakışları sanki o anki zamana ait değilmiş gibi buğuluydu.) "Bu kitap..." dedi Rose, (sesi rüzgarın uğultusu gibi derinden geliyordu.) "Acı çekmiş. Sahibi bu satırları yazarken elinin titrediğini, mürekkebin üzerine düşen gözyaşının sıcaklığını hala hissedebiliyorum."
Alis: (şaşkınlıkla bir adım yaklaştı.) "Ne demek istiyorsun? Sadece bir kitap o."
Rose elini kitabın üzerinden çekip Alis’e baktı. O an Alis, Rose’un az önce öğrendiği Duyusal Senestezi yeteneğine ilk kez şahit oluyordu. Rose, parmaklarını masanın üzerine bıraktığı Alis’in kalemine doğru uzattı.
Rose: "Bu kaleme dokunduğunda ne hissettiğini biliyorum Alis," dedi nazikçe. "Sabah kahveni içerken ellerinin nasıl titrediğini, kalemi tutarken içindeki o belirsiz korkuyu... Eşyalar asla yalan söylemez. Onlar, sahiplerinin duygularını emen birer sünger gibidir."
Alis geri çekildi. Daniel her ne kadar "detayları zamanla görürsün" demiş olsa da, bu kadarını beklemiyordu. Rose sadece hızlı ve güçlü değildi; o, dokunduğu her şeyin ruhuna sızabiliyordu.
Alis: "Yani... sen sadece dokunarak geçmişi mi görüyorsun?"
Rose: (hafifçe gülümsedi ve ayağa kalktı.) Hareketi o kadar akıcıydı ki, Alis onun sandalyeden kalkış anını kaçırmıştı bile. "Geçmişi görmüyorum Alis, geçmişi hissediyorum. Tıpkı şu an bu kütüphanedeki tüm bu eski kitapların feryatlarını duyduğum gibi."
Tam o sırada kütüphanenin kapısı sertçe açıldı. İçeri giren Dean’di. Yüzündeki o her zamanki şakacı ifade yerini gergin bir ciddiyete bırakmıştı. Hızla yanlarına geldi; o kadar çabuk gelmişti ki rafların arasındaki tozlar arkasından havalanmıştı.
Dean: "Rose, Daniel seni çağırıyor," dedi. (Bakışları kısa bir an Alis’e kaydı.) "Sınırın ötesinde... tuhaf bir koku var. Lily bir şeylerin yaklaştığını hissediyor."
Rose’un yüzü anında ciddileşti. Az önceki o duygusal atmosfer dağılmış, yerini bir askerin disiplinine bırakmıştı.
Rose: (Alis’e döndü) "Derse dön Alis. Ve lütfen, bugün kütüphaneden çıkana kadar hiçbir şeye fazla derinlemesine dokunma. Bazı anılar taşınamayacak kadar ağırdır."
Alis, onların kütüphaneden saniyeler içinde çıkışını izlerken elindeki kalemi masaya bıraktı. Rose'un dedikleri kulağında çınlıyordu. Lily bir şeylerin yaklaştığını hissetmişti. Daniel’ın "sizi koruyoruz" dediği o tehlike, sandığından daha yakın olabilir miydi?