İçeriğe geç

Kuzgun Bahçesi

Bölüm 8 · 4 dk okuma

Kuzgun Bahçesi

Bölüm 8

"Günahkar"

Kuzgun Tepeleri'nin zirvesi, insan kaburgalarından örülmüş bir tahtı kemiren rüzgârlarla inliyordu. Rowan'ın her adımı, babasının kanlı mektubundaki o cümleyi kayalara çakıyordu: "Beni bu kılıçla öldürmen." Altın kılıcın kabzasında üç yıldız titriyordu: Bileğindeki mavi damarın hüznü, Lys'in fedakârlığının buz beyazı, ve şimdi... babasının canıyla sönecek kuzgun mührünün kara ışıltısı. Son kaya basamağını aştığında, gölgelerin bile ürktüğü figür tahttan doğruldu. Rowan'ın nefesi kesildi. Günahkar artık insan değildi.

Günahkar, mekanik bir kabusla insan çaresizliğinin bileşkesiydi. Sol yanağı çelik plakalarla kaplıydı – kaynak izleri arasından fırlayan kırmızı sensörler, buhar püskürterek etrafa motor yağı kokusu yayıyordu. Sağ yanağı ise çürümüş et parçası gibi sarkıyor; kabuk bağlamış yaralardan sızan irine sinekler üşüşüyordu. Alt dudağı yoktu. Yerinde paslı dişlerin arasından döner bir testere dili dışarı fırlıyor, her hareketinde vızzz diye metalik bir uğultu çıkarıyordu. Burnu iki parçalı solunum borusuna dönüşmüştü: Biri insan ciğerine bağlı – öksürdüğünde kanlı balgam fışkırtıyor; diğeri omzundaki siyah buhar kazanına uzanan boru – tıslayarak zehirli duman püskürtüyordu.

Omurgası tamamen dışarıdaydı. İnsan kemiği yerine pirinç dişlilerden oluşan bir sütun, her hareketinde tıkır tıkır dönüyordu. Sağ kolu hâlâ insandı ama mor lekelerle kaplı derisi çürümüş muz kabuğu gibi sarkıyor, tırnakları kartal pençesine dönüşmüştü. Sol kolu ise hidrolik pistonlarla çalışan bir mekanik dehşetti: Dirseğinden sonra üç eklemli metal bir uzuv, bileğinde döner bıçaklardan oluşan bir öğütücü. Göğüs kafesinin kemikleri kırılmış, içinde canlı kuzgunlar çırpınıyordu. Kuşların gagaları Aris'in ciğerlerini parçalıyor, çığlıkları taşları çatlatan bir uğultuya karışıyordu: "KAN! DAHA FAZLA KAN!"

Tırpanlı kırbacı ise elinde taşıdığı bir cehennemdi. Üç metre uzunluğunda, insan femur kemiklerinden birleştirilmiş esnek bir omurga. Her eklem yerinde kırık kılıç parçaları perçinlenmiş, paslı kenarları hâlâ kan lekeli. Yedi adet döner tırpan, zincirlerle bu omurgaya bağlanmıştı. Her tırpan, farklı bir kurbanın kafatasından dökülmüştü: Alın kemiklerine kazınmış çığlık ifadeleri hâlâ seçiliyordu. Tırpan dişleri, zehirli deniz kestanesi dikenleriyle kaplanmıştı – dokunan eti saniyede çürütüyordu. Günahkar kırbacı salladığında, tırpanlar vınlayarak dönmeye başlıyor, aralarından acı biber kokulu yeşil buhar sızıyordu. Belindeki kemer ise kesilmiş dillerden örülmüştü; her adımında pirinç ziller cin cin çalıyordu.

"Hoş geldin... oğlum," diye gıdakladı Günahkar. Ses, dişli çarklar arasında sıkışmış bir insan çığlığı gibi boğuk ve parçalıydı. Sol bacağındaki pistonlar tısss diye uzayarak tahttan indi. Pelermi dalgalandı – binlerce kurumuş kuzgun gözünden dikilmiş bu karanlık kumaş, ışıkta mordan yeşile dönüşen bir canlılıkla parlıyordu. "Lys'in kalbinden döktüğün o kılıcı... bana vermeni isterdim."

Rowan altın kılıcı savunma pozisyonunda kaldırdı: "Baba... bu son kez seni çağırıyorum. Özgür olacaksın!"

Günahkar'ın mekanik gözü kan kırmızısına döndü. Tırpanlı kırbacı savurduğu an, kemik omurga çıtırtıyla uzadı. İlk tırpan fırrtt diye Rowan'ın sol bacağını yırttı. Pantolon parçalandı, etten bir parça koptu. Yaradan sızan kan aniden yeşile dönüştü – zehir! Rowan diz çöktü, acıyla inledi. İkinci saldırıda kırbacı yılan gibi doladı. Tırpanlar altın kılıca değdiğinde şangır diye kıvılcım saçtılar. Çarpışmadan doğan kırmızı şimşek, kayaları eritti.

"O KILICI YAPMAK İÇİN LYS'İN KALBİNİ ERİTTİN DEĞİL Mİ?" diye gürledi Günahkar. Ağzındaki testere dili deli gibi dönüyordu. "KESTİĞİMDE ÇIĞLIĞINI DUYACAĞIM! TIPKI ÇOCUKKEN SES TELLERİNİ SÖKERKENKİ GİBİ!"

Rowan'ın gözleri fal taşı gibi açıldı. Kekemeliği... O günü hatırladı: Beş yaşındaydı. Babası Kael'in laboratuvarında saklanmıştı. Aris (o zamanki adıyla) elinde tırpanlı kırbaca benzeyen bir aletle Kael'e tehditler savuruyordu: "Deneyler için oğlunun ses tellerine ihtiyacım var Kael!" Sonra aniden dönmüş, cihazı Rowan'ın boğazına dayamıştı. Acı... keskin metal kokusu... ve sonsuz sessizlik. İşte kekemeliğinin gerçek nedeni buydu.

Günahkar bu anı kullanıyordu. Buhar kazanından beyaz bir duman püskürttü. Rowan'ın gözlerine dolan buhar, geçmişi canlandırdı: Laboratuvarın tozlu zemini, Aris'in ellerindeki kan... Kendi çığlığını duyuyordu! "B-B-Baba!" diye kekeledi şimdi, tıpkı çocukken olduğu gibi. Günahkar'ın gülen çarkları "HA! HA! HA!" diye çınlıyordu.

Tırpanlı kırbacın son darbesi Rowan'ın başına inerken, altın kılıç kabzasındaki üç yıldız aynı anda parladı. Rowan içgüdüsel bir hareketle kılıcı savurdu:

· Mavi yıldız (kendi gücü) kırbacın kemik omurgasına saplandı. İnsan femurları çatırdayarak kırıldı.

· Beyaz yıldız (Lys'in sevgisi) tırpanları sarstı. Kafatasları ahhh! diye inledi, zehirli dişler eriyerek toz oldu.

· Kara yıldız (Kuzgun mührü) Günahkar'ın buhar kazanına ters yönde enerji pompaladı. Makine tık tık tık diye geri saymaya başladı!

"DUR! BEN SENİN—" diye boğuldu Günahkar'ın sesi.

Rowan altın kılıcı göğsüne sapladı. Mekanik parçalar patlayarak dağıldı: Buhar kazanı infilak etti, hidrolik kollar parçalandı, dişli omurga çöktü. Toz bulutu arasında Aris'in insan bedeni belirdi: Solgun yüzünün yanmamış tarafındaki göz, oğluna baktı. Dudakları kıpırdadı: "Teşekkürler... oğlum. Şimdi... koş. Kral... uyanıyor..."

Bedenini saran kuzgun tüyleri bir kasırgaya dönüştü. Rüzgâr onu yuttu, tepelerin ötesindeki Kuzgun Kral'ın Yuvası'na doğru savurdu. Yerde sadece tırpanlı kırbacın paslı sapı kaldı. Rowan onu alırken, metalin soğukluğu bileğindeki altın damarı yaktı. Ufukta, dev bir kuzgun yuvasının gölgesi ayı yutuyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.