Makine Tanrısı'nın küllerinin kemik mahzenine çöküşünün ardından, Rowan parmaklarıyla Darian'ın kırık maskesinin kenarlarını okşuyordu. Metal, son bir umut gibi avucunda soğumuştu. Lys, bacağındaki sargıya rağmen, babası Kael'in kanlı parşömenini inceliyordu. "Bak," diye fısıldadı sesi titreyerek, "burada 'Düşmüş Deniz' diye bir koordinat var. Günahkar'ın çizimlerinde Ay Hançeri'nin kökeni olarak işaretlenmiş." Haritanın kenarındaki karalamayı gösterdi: "Elysia'nın donmuş gözyaşları orada. Laneti kıracak tek anahtar..."
Şafağın ilk ışıklarıyla Kuzgun Deresi'nin denize döküldüğü yasak koya vardıklarında, sular onları ürkütücü bir sessizlikle karşıladı. Su simsiyah ve durgundu; üzerinde tek bir dalga kırılmıyor, rüzgâr bile iz bırakmıyordu. Rowan, babasının parşömenini suya dokundurduğu anda, siyah yüzey cam gibi katılaştı. İçinden fosforlu mavi damarlar yayıldı ve derinlerden dev bir mercan kulesi yükseldi. Lys'in nefesi kesildi: "Annemin rüyalarındaki görüntü... Bu Elysia'nın Batık Mabedi!"
Katı suyun kenarında, insan kaburgalarından yapılma kürekleri ve balina omurgasından direği olan antik bir kadırga yatıyordu. Rowan tekneye adımını atar atmaz, sular aniden sıvılaşıp kadırgayı yuttu. İkisi de güverteye savruldu. Su altında mutlak bir sessizlik vardı; basınç kulaklarını patlatıyor, göğüs kafeslerini eziyordu. Tek ışık, Rowan'ın bileğindeki mavi damarın soluk titreşimiydi.
Mercan kulesine yaklaştıkça, biyolojik bir kabus gözlerinin önüne serildi: Dev istiridye kabuklarından yükselen binaların pencereleri köpekbalığı dişleriyle çerçevelenmişti. Fosforlu denizanaları, insan iskeletlerini dokunaçlarıyla sürüklüyordu. En tepede, dev bir sedef istiridyesi içinde Elysia Tapınağı ışıl ışıl parlıyordu. Lys, eliyle tapınağı işaret etti: "Orada! Hançer ve annemin mezarı!"
Aniden gölgeler canlandı. İnsan kafatası kafalı kemik balıklar dişlerini gıcırdatarak saldırdı. Deniz tabanından yosun kaplı iskeletler yükseldi. En korkuncu, gözleri oyulmuş, ağızları dikilmiş denizkızlarıydı. Sesleri zihinlerde bıçak gibi saplanıyordu: "Elysia'nın laneti... her sese cehennemi getirir..." Rowan, Ay Hançeri'ni savurduğunda, suda mavi şimşekler çaktı. Bir kemik balık Lys'in bacağına saldıracakken, hançerin değdiği yerde toz bulutuna dönüştü. Lys'in zihninden geçen ses çınladı: "Gücü burada daha kuvvetli!"
Sedef kabuklu kapıyı zorlukla ittiler. İçeride hava vardı – bin yıllık bir nefes gibi ağır ve tuzlu. Dev bir Elysia heykeli gözlerinden sürekli su akıtıyordu. Göğsünde, Rowan'ın hançerinin ikizi olan gümüş bir hançer parlıyordu. Heykelin ayakları dibinde, Lys'in annesi Liora'nın mezar taşı duruyordu: "Sessizliği Kıranın Bedeli Ödenir." Lys koşup taşa sarıldığı anda, zemin dikenli deniz kestaneleriyle dolu bir çukura dönüştü. Heykelin gözyaşları kaynayan aside dönüştü. Duvarlardaki yosunlar insan sesleriyle fısıldadı: "Liora... günahkâr... laneti getirdi..."
Rowan hançere uzanırken, Lys çığlığı bastı: "Dur! Tuzak bu!" Mezar taşının arkasındaki oyuğu fark etmişti. İçinde Liora'nın günlüğü vardı. Son sayfadaki yazılar kanla kararmıştı: "Elysia bana sesimi verdi... bedel olarak kızım Lys'in kalbini susturdu. Asla sevdiğini söyleyemeyecek... Yoksa lanet denizi yutar." Lys'in gözleri doldu. Rowan'a baktı – bakışları her şeyi anlatıyordu.
Dışarıdan gelen dehşet verici bir gümbürtü tapınağı sarsdı. Sessizliğin Bekçileri kapıyı parçalamıştı! Kemik balıklar içeri akın ederken, Lys son bir hamle yaptı: Günlüğü Rowan'ın eline sıkıştırdı, koşarak heykelin önüne atıldı ve avuçlarını kesip Elysia'nın ayaklarına kanını sürdü. "EY TANRIÇA!" diye haykırdı – sesi kristal bir kılıç gibi sessizliği bıçakladı.
O anda mucize oldu: Heykelin hançeri fırlayıp Lys'in avucuna düştü. Asit gözyaşları berrak suya dönüştü. Dikenli çukur sedefle örtüldü. Saldıran yaratıklar mavi bir buhara dönüşerek dağıldı. Ama Lys yere yığıldı. Ağzından fışkıran kan, gümüş hançeri kırmızıya boyadı. Sessizliği kırmanın bedeli buydu.
Rowan onu kucakladı. Lys'in hançeri, onunkine mıknatıs gibi yapıştı. Birleşen bıçaklardan altın bir şimşek fırladı. Zihinlerine görüntüler hücum etti: Bin yıl önce Elysia'nın aşk ihanetiyle başlayan lanet... Liora'nın denizi susturmak için sesini feda edişi... Ve en çarpıcısı: Liora'nın ölüm döşeğindeki itirafı: "Lanet... sevgiyi susturmak değil... itiraf edilmeyen aşkı cezalandırır..."
Lys, Rowan'ın kulağına son gücüyle eğildi. Sesindeki zincirler kırılmıştı: "Artık susturulmuş bir kalbim yok... Bedeli ödedim... Şimdi itiraf edebilirim..." Nefesi kesilirken kelimeler döküldü: "Seni... seviyorum."
İki hançer altın bir kılıçta birleşti. Deniz onları dışarı fırlattı. Kıyıda Rowan, Lys'in hareketsiz bedenini kollarında tutarken, doğan güneş Düşmüş Deniz'in sularını ilk kez ısıtıyordu. Altın kılıç hâlâ avucundaydı, ama Lys'in kalbi atmıyordu. Kıyıdaki tek ses, Rowan'ın boğuk hıçkırıklarıyla çarpışan dalgaların hışırtısıydı.