Malikâneye at arabasıyla döndüğümde güneş çoktan batmaya başlamıştı.
Arabadan inerken Stella'nın sözleri hâlâ kulaklarımda yankılanıyordu; bacaklarım ise tatlı bir sızıyla sızlamaktaydı. Geçmişte atlarla yaşadığım travma yüzünden, at arabasıyla yaptığım her yolculuk sonrasında kronik bir bacak ağrısı çekerdim. Annem dizlik takmam konusunda ne kadar ısrar etse de rahat bulmadığım için her defasında çıkarırdım. Ancak bugün Stella, yaklaşan balo heyecanıyla normalden çok daha fazla yer dolaşmıştı. Kendi bacak ağrımı hatırlatıp onun neşesini kaçırmak istemedim. Eğer söyleseydim, yaşadığı heyecan yüzünden unuttuğu detayları fark edip bana acı çektirdiğini düşünecek, kendine yüklenerek depresyonunu tetikleyecekti.
Kimse fark etmese de Stella'nın herkesten gizlediği son derece depresif bir tarafı vardı. Geceleri herkes uyurken sessizce ağlardı. Bunu, onda kaldığım pijama partisinde, yan yatakta yatarken fark etmiştim. O gizli gözyaşlarını hemen tanımıştım; çünkü geçmiş yaşamımda ben de geceleri sessizce ağlamaya fazlasıyla alışkındım.
Malikâneye doğru yürürken kendi kendime fısıldadım:
"Büyük Dük birkaç hafta içinde başkente gelecekmiş."
Romanın başlangıcı... Hayır, felaketin başlangıcı.
Derin bir nefes alıp odama çıktım. Kapıyı kilitledikten sonra doğruca çalışma masama yöneldim. Masanın en alt çekmecesini açıp ahşap zeminin altına ustalıkla gizlenmiş küçük bölmeyi kaldırdım. İçeride, koyu kahverengi deriyle ciltlenmiş ince bir günlük duruyordu. Bu dünyaya gözlerimi açtıktan birkaç hafta sonra yazmaya başladığım günlük... Başkalarının gözünde sıradan bir hatıra defteriydi; benim içinse paha biçilemez bir hayat sigortası.
Tozunu üfleyip ilk sayfayı açtım.
"Panik yapma."
"Bu dünya gerçek."
"Romanın olaylarını unutma."
"Stella'yı koru."
"Asiel ölecek."
"Rick'i zihin kontrolünden kurtar."
"Elisha hayatta kalmalı."
"Baron Turpis'e güvenme."
"Diğer krallıklarla iş birliği yapan hain bir bakan var."
Sayfaları çevirdikçe çocuk bedenindeyken yazılmış düzensiz harfler, zamanla yerini daha olgun ve düzenli notlara bırakıyordu. Ruhum yetişkin olsa da çocuk bedenimin taşıdığı kaygılar gerçekti. İlk yıllarda yaşadığım panik ataklar ve anksiyete, annemin bana olduğumdan da narin bir çocukmuşum gibi davranmasına neden olmuştu. O zamanlar geceleri endişeyle odama gelip beni kontrol eden anne ve babamın adımlarını dün gibi hatırlıyordum.
Her yıl hatırladığım yeni ayrıntıları eklemiş, romanın olay örgüsünü kronolojik sıraya dizmiştim. Kalemi elime aldım, yeni bir sayfa açıp başlığı yazdım.
Dikkat dağınıklığım nedeniyle geçmiş hayatımda öğrendiğim bir yöntemi kullanıyordum: "Karmaşa Defteri". Bu yöntemde aklımdan geçen her şeyi kâğıda döküyor, zihnimi tamamen boşalttıktan sonra olayları daha sakin değerlendirebiliyordum. Şaşırtıcı şekilde bu yöntem, burada aldığım varislik eğitimlerinde de bana büyük bir avantaj sağlamıştı.
Güneş Festivali!
Altına maddeler sıralamaya başladım:
Büyük Dük Asiel başkente gelecek.
İmparator tarafından onurlandırılacak.
Veliaht Prens'in refakatçisi olacak.
Soyluların büyük bölümü baloda hazır bulunacak.
Baron Turpis de orada olacak.
Kalemimin ucu duraksadı.
Kesin miydi? Hatırlamaya çalıştım. Romanın bu kısmı ayrıntılı anlatılmamıştı; çünkü hikâye Elena Shavor'u değil, Elisha'yı takip ediyordu. Ben adı bile geçmeyen figüran bir karakterdim. Yalnızca satır aralarında geçen ayrıntıları bir araya getirerek geleceği çözmeye çalışıyordum.
Tam o sırada kapım hızlıca çalındı.
"Leydim!"
İçeri baş hizmetçi Agnes ve şahsi hizmetçim Diana girdi. Arkalarındaki üç hizmetçi ellerinde kutular taşıyordu.
"Ne oldu?" diye sordum.
Agnes şaşkınlıkla bana baktı. Hatırlamadığım için ekstra endişelenmişti. Ben günlerdir Güneş Festivali'ne bağlı felaketleri hatırlamaya çalışırken en temel meseleyi kaçırmıştım: Dans provası ve kıyafetler!
"Leydim... Bugün Güneş Festivali balosu için son prova günü."
Bir an sessiz kaldım.
"...Doğru," diye mırıldandım. Yoğun düşünceler içinde günleri karıştırmaya başlamıştım.
Agnes ellerini çırptı. "Hadi kızlar!"
Odam bir anda savaş alanına döndü. Bir hizmetçi gardırobu açarken diğeri mücevher kutularını masaya dizdi. Üçüncüsü ise ayakkabıları seçiyordu. Ben hâlâ masadaki günlüğüme bakıyordum. Neyse ki geçmiş yaşamımdaki dille (Türkçe) yazdığım için kimse ne olduğunu anlayamıyordu.
Agnes nazikçe defteri elimden aldı. "Bugün artık çalışmak yok, Leydim."
"Agnes..."
"Hayır."
"Yalnızca iki dakika?"
"Kesinlikle hayır."
İç çektim. "Peki."
Agnes, ben doğmadan yıllar önce Shavor Hanesi'ne hizmet etmeye başlamıştı. Hasta yatağımda annem benim için ağlarken Agnes de onunla beraber gözyaşı döken insanlardan biriydi. Bu yüzden ailemizin bir ferdi gibiydi ve evde büyük bir saygınlığı vardı. Tatlı azarlamasından sonra hizmetçiler kıkırdamalarını gizleyemedi.
Ve saatler süren hazırlık başladı.
Saçlarım özenle tarandı, inci tokalar tek tek yerleştirildi. Mürdüm ile lavanta arasında kalan zarif ipek elbisem dikkatlice üzerime geçirildi. Belimi saran korsenin ipleri sıkıldığında yüzümü buruşturmaktan kendimi alamadım.
"Bunun gerçekten gerekli olduğuna emin miyiz?"
Agnes sakin bir gülümsemeyle cevap verdi: "Güzelliğin de bir bedeli vardır, Leydim."
"Ah, şu erkek egemen dünya..." diye mırıldandım. "Ama bu bedel nefes alamamak olmamalı!"
Odadakiler yeniden kıkırdadı.
Hazırlık tamamlandığında aynanın karşısına geçtim. Elbisem mum ışığında adeta gece gökyüzü gibi parlıyordu. Gümüş işlemeler eteğin üzerinde ay ışığını andırıyor, omuzlarıma kadar uzanan dalgalı kahverengi saçlarım inci tokalarla tutturulmuş duruyordu. Shavor Hanesi'nin kadınlarına nesiller boyunca aktarılan zarif gerdanlık da boynumdaki yerini almıştı. Dekoltem, yüksek sosyetenin "zarif olmalı ama asla edepsiz görünmemeli" anlayışına kusursuz bir şekilde uyuyordu.
Bir an aynadaki yansımama baktım. Karşımda Kont Shavor'un kızı Elena duruyordu. Ama aynanın ardında... Bir hayatını çoktan geride bırakmış, şimdi ise bu yeni yaşama tutunmaya çalışan yalnız bir ruh vardı. Ve tabii ki romanın sonunu bilen tek kişi...
Agnes son kez aksesuarlarımı düzeltti. "Arabamız hazır, Leydim."
Masamın üzerindeki günlüğe son kez baktım. Açık duran sayfanın en altında, yıllar önce aceleyle yazılmış tek bir cümle duruyordu:
"Büyük Dük'ten uzak dur ."
Kalem elimde titredi. Göğsümü kaplayan o tanıdık korku dalgası yeniden yükseldi. Asiel... Romanın en tehlikeli, en yıkıcı figürlerinden biri. Ona yaklaşmak, doğrudan fırtınanın kalbine yürümek demekti. Zihnimdeki alarm zilleri çığlık çığlığa "Kaç!" diye bağırıyordu.
Ama kaçarsam... Her şey romandaki gibi mahvolacaktı.
Derin bir nefes aldım. Titreyen elimi sabitledim ve o satırın üzerini tek bir çizgiyle kararlılıkla çizdim. Altına, kalbimin gümbürtüsü eşliğinde yeni cümleyi kazıdım:
"Hayır..." "Bu kez kaderi değiştirmek için ona yaklaşacağım. Hayır! Yaklaşmak zorundayım"
Ölümün geri dönüşü yoktu. Bu yüzden engelleyebileceğim her felaketi engelleyecektim. Bu hayatta sevdiklerimle geçireceğim her mutlu an, benim için yeniden doğmak demekti. Belki de Elena Shavor olmak, yalnızca zarif bir kont kızı olmak değildi. Elena Shavor olmak; ikinci bir hayatın kıymetini bilmek ve sevdiklerin için kaderi baştan yazmak demekti.
Kapılar açıldı . İmparatorluk sarayına gidecek araba beni bekliyordu. Babam, annem ve kardeşimle beraber... Canım ailemle birlikte, imparatorluğun kaderini belirleyecek o büyük balo başlıyordu.
