İçeriğe geç

KUZEY KILICININ KADERİNİ DEĞİŞTİRECEĞİM

Bölüm 5 · 15 dk okuma

KUZEY KILICININ KADERİNİ DEĞİŞTİRECEĞİM

Bölüm 5

Altın Yolda Yankılanan Kahkahalar

Bu bölümü yazarken hem detaylara hem de kurguda ileride önemli bilgiler içeren bir bölüm olarak özenle işlemek istedim.Bir yandan da hızlı olmak istedim çünkü ya yazsam nolur dediğim bu kurgu inanılmaz tepkiler aldı. Sayı veya yorum olarak kastetmiyorum ama 3-4 kişinin bile yeni bölümü heyecanla beklemesi benim gibi amatör bir yazar için mutluluk verici. Elena aslında alıştığını söylesede hala ailesinde ki bu sevgi dolu bağları içten içe hala yadırgıyor. Bir gün onun ilk hayatında ki geçmişine baktığımızda bunu daha iyi anlayacağız.Ortaçağ'ın estetik yapısını ve modasına hayranım bu yüzden karakterleri betimlerken uzatmış olabilirim. Yazım kuralları hatalarına dikkat etsem de dehbli beynim buna odaklanmamı zorlaştırıyor. Bu yüzden ekstra bir zaman ayırıp bölümdeki hataları düzeltmeyi planlıyorum.

Çok konuştum neyse eheh , bölümü yazarken

Sleeping At Last - Saturn şarkısı sürekli tekrar eden bir şarkıydı. Bölümü okurken dinlemenizi tavsiye ederim, iyi okumalar 🩷

Shavor Hanesi'nin koyu yeşile boyanmış, altın yaldızlarla süslenmiş at arabası başkentin taş döşeli ana caddesinde ağır ağır ilerliyordu. Arabanın kapısına işlenmiş aile arması, güneşin son ışıkları altında ihtişamla parlıyordu.

Armanın merkezinde gözleri siyah bir kurdeleyle kapatılmış Adalet Tanrıçası Justitia vardı. Sağ elinde kusursuz dengeyi simgeleyen bir terazi, sol elinde ise adaleti korumak için çekilmiş bir kılıç tutuyordu. Tanrıçanın arkasında yükselen Celestia Ağacı'nın iki görkemli dalı, sanki onu kanatlarıyla koruyormuş gibi iki yana uzanıyordu. Ağacın kökleri ise ince gümüş çizgilerle armanın en altına kadar işlenmişti; adaletin yalnızca gökyüzünden değil, halkın yaşadığı topraklardan da beslendiğini simgeliyordu.

Shavor Hanesi hakkında yüzyıllardır anlatılan sayısız rivayet vardı. Bunların en bilineni ise Adalet Tanrıçası Justitia'nın ilk Shavor'u kutsadığı ve hanemizi kendi iradesini yeryüzünde temsil edecek elçiler olarak seçtiğiydi.

Elbette bunun ne kadarının gerçek olduğunu kimse bilmiyordu. Şehrin birçok soylu hanesi servetini savaşlardan kazanmıştı. Bazıları büyüyle, bazıları ise entrikalarla yükselmişti. Shavor Hanesi ise ticaret yolları kurmuş, uyuşmazlıkları çözmüş, krallıklar arasında elçilik yapmış ve gerektiğinde kılıç çekmekten de geri durmamıştı.

"Bilgelik yol gösterir, adalet birleştirir, kılıç korur."

Dedemin bana ilk ezberlettiği cümle hâlâ kulaklarımdaydı. Bilgeliğin yol göstermesi için adaletin üzerlerinde parlaması, adaletin birleştirmesi için de kılıcın insanları koruması gerekirdi. Bu yüzden aile armamız, diğer ailelerin kendilerini hatırlatan güçleri yerine bulunduğumuz konumda olmak için verdiğimiz emekleri ve manifestomuzu simgeliyordu. Çünkü biz, Kuzey'i tek başına ayakta tutan Ravenwood Hanesi gibi kılıçlarıyla ün salmış bir savaş soyu değildik. Ne de Güneş Tanrıçası'nın ilahi kutsamasını taşıyan imparatorluk ailesi gibi doğuştan mucizeler yaratabilen bir haneydik.

Shavor Hanesi'nin gerçek gücü ne kılıçtı ne de büyü. Bizim en büyük silahımız aklımızdı. Diplomaside, ticarette, hukukta ve devlet yönetiminde yüzyıllar boyunca yetiştirdiğimiz bilge insanlar sayesinde ayakta kalmıştık. Gerektiğinde kılıç kullanmayı, gerektiğinde büyüyle savaşmayı bilirdik; fakat hiçbir zaman bunları ailemizin asıl gücü olarak görmezdik.

Yine de aile arşivlerinde farklı kayıtlar bulunuyordu. Rivayetlere göre Adalet Tanrıçası Justitia, ilk Shavorlara adaleti koruyabilmeleri için birtakım ilahi yetenekler bahşetmişti. Ne var ki son on yedi nesildir hanemizde ne o kutsamayı taşıyan biri doğmuştu ne de rivayetlerde anlatılan güçlerden herhangi bir iz görülmüştü. Bu güçlerin izinin görünmemesi ailemizde bir güç kaybı yaratsa da diplomasi yeteneğimiz ve imparatorluğun kurucu tarihinde rol almamız bizi görmezden gelinemez bir aile yapıyordu. Bu yüzden bugün Shavor Hanesi'nin en büyük mirası, tanrıçanın lütfu değil; yüzyılların biriktirdiği bilgi, tecrübe ve sarsılmaz ilkeleriydi.

Akşam güneşi şehrin beyaz taş binalarını altın rengine boyarken kaldırımlarda toplanan insanlar Güneş Festivali'nin heyecanıyla oradan oraya koşuşturuyordu. Esnaflar dükkânlarının önüne çiçekler asıyor, çocuklar yüzlerine çizilmiş güneş sembolleriyle kahkahalar atıyor, sokak müzisyenleri yaklaşan kutlamanın neşesini melodilerine katıyordu.

Ben ise arabanın penceresinden dışarıyı izlemek yerine karşımdaki üç kişiye bakıyordum.

Ailem... İki hayatımı da kıyaslayınca fark ettiğim, bana verilen en büyük masumiyet.

Babam Kont Adrian Shavor, pencerenin kenarında dimdik oturuyordu. Her ne kadar imparatorluğun bakanı olarak yüksek bir mevkide çalışsa da yılların yorgunluğu yüzüne işlemişti. Kızıl ile kestane arasında kalan koyu saçları geriye doğru taranmış, kahverengi gözleri sakinlikle dışarıdaki kalabalığı izliyordu. İlk kez gören biri onun soğuk, mesafeli ve ulaşılmaz biri olduğunu düşünürdü. Hatta babamın başarılı bir diplomat olduğuna çoğu kişi inanmazdı; çünkü insanlarla ilişkisi barışçıl ve sıcak bir tondan ziyade soğuk ve mesafeliydi. Başkentte ofisinde onunla çalışan birçok kişinin, babamın gülümseyemediğine dair iddiaya girdiği dedikoduları ara ara sosyete etkinliklerinde canımı sıkan sorulara dönüşebiliyordu.

Ben ise bunun ne kadar komik bir yanılgı olduğunu biliyordum.

Attan düşen bu bedenin kalbi durduğunda ve benim reenkarne olmam yüzünden geri çalışmaya başlayan kalp sesini doktordan zorla aldığı stetoskopla kendi kulağıyla duyunca ağlayarak iki gün boyunca Güneş Tanrıçası'nın mabedinde oruç tutup dua ve şükrettiğini başhizmetçimizden duymuştum.

Çocukluğumda geceleri ateşim çıktığında, herkes uyuduktan ve annem bana bakarken uyuyakaldıktan sonra odama sessizce girip alnıma ıslak bez koyan oydu.

Ruhum farklı olsa da vücudum önceki sahibinin anılarını deneyimlediği için atlara binemiyor ve titriyordum. Bu yüzden onlardan korkmaya başladığım gün, "Bir daha binmek zorunda değilsin," diyerek beni teselli eden, bana özel bir araba yaptırıp hediye eden ve uzun bir süre atlarla olan araba yolculuklarında sakinleşmem için bana eşlik eden oydu.

Doğum günlerimde pahalı mücevherler yerine kendi elleriyle oyduğu satranç taşlarını hediye eden de... Babamdı. Pahalı mücevherleri de hediye ediyordu ancak ben anlamlı hediyeler istediğimde ailem anı kurumuna koyacak onlarca şeyi hediye etmeye başlamıştı bile. ^^

Sevgisini sözlerle göstermeyi bilmezdi. Her zaman "Seni seviyorum," demek bizim ailemizde garip bir utanç duygusunu tetikliyordu. Ama sevgisi, davranışlarının arasına öyle incelikle işlenirdi ki nefes aldığınız her saniye sevgisini hissettirdiğini fark etmeniz gerekebilirdi.

Yanında oturan annem ise onun tam tersiydi.

Dalgalı kestane kahverengisi saçları omuzlarına zarifçe dökülüyor, masmavi gözleri her zamanki gibi sıcak bir huzur yayıyordu. Aynaya baktığımda gördüğüm dalgalı saçları ondan, kahverengi gözlerimi ise babamdan almıştım.

İkisi bugün de sanki önceden konuşmuş gibi kusursuz bir uyum içindeydi. Gerçi buna şaşırmıyordum. Çocukluğumdan beri önemli davetlerde kıyafetlerini birlikte tasarlar, renklerini ve işlemelerini birbirini tamamlayacak şekilde diktirirlerdi. Shavor Hanesi'nin resmî rengi olan lacivert, ailemizin bilgeliğini ve sarsılmaz vakarını simgeliyordu.

Annemin üzerinde gece gökyüzünü andıran koyu lacivert bir ipek elbise vardı. Ağır ama akıcı kumaşı, at arabasının hafif sarsıntısıyla su yüzeyi gibi dalgalanıyordu. Kare yakasının çevresi ince Fransız dantelleriyle işlenmiş, omuzlarına kadar uzanan zarif kesim boynunun inceliğini daha da belirginleştiriyordu. Belini saran beyaz altın işlemeli korsajın üzerine Celestia Ağacı'nın dalları gümüş ve altın ipliklerle tek tek işlenmişti. Eteği tek parça hâlinde yere kadar uzanıyor, yürüdükçe lacivert ipeğin üzerinde gece yıldızlarını andıran gümüş yansımalar beliriyordu.

Dalgalı kestane kahverengisi saçları ensesinde gevşek ama kusursuz bir topuz hâlinde toplanmıştı. Birkaç ince bukle, masmavi gözlerini yumuşatan yüz hatlarının yanına düşüyor; beyaz altından yapılmış ince saç tarağı ise üzerine yerleştirilmiş küçük safir taşlarla mum ışığını usulca yakalıyor ve etrafa yansıtıyordu. Takıları gösterişten uzaktı. Kulaklarında küçük safir küpeler, bileğinde ise babamın evlilik yıldönümlerinde hediye ettiği ince beyaz altın bileklik vardı.

Babamın koyu lacivert frakının yakasında ise beyaz altından yapılmış aile broşu parlıyordu. Ortasında derin mavi bir safir... Safiri çevreleyen Celestia Ağacı'nın iki zarif dalı... Dalların arasında gözleri bağlı Adalet Tanrıçası Justitia'nın taşıdığı ince bir terazi ve gümüş bir kılıç... Aynı broşun daha zarif işlenmiş hâli annemin göğsünü süslüyordu.

Bu broşu annem evlenmeden önce çeyizinin bir parçası olarak özel siparişle yaptırmıştı. "Sipariş" demek ne kadar doğru olurdu, emin değildim. Babamın anlattığına göre, cüce ustaları ikna edebilmek için haftalarca atölyelerinin kapısından ayrılmamış; sonunda da ustalardan biri, Kuzey'in dağlarına soğuğa katlanarak gelen bu leydi ölürse intikam için musallat bir ruh olarak geleceğini düşünüp "Kuzey'in İntikam Tanrıçası'nı dürtmeyelim," diyerek siparişi kabul etmişti.

Bugün Shavor Hanesi'nin reisi ve kontesi olarak yan yana oturduklarında, aynı lacivert tonları içinde birbirlerini tamamlıyorlardı. Sanki iki farklı kıyafet değil de tek bir tablonun iki yarısıydılar. Çocukken anneme neden hep uyumlu giyindiklerini sorduğumda saçımı okşayarak verdiği cevap hâlâ aklımdaydı:

"Bir haneyi yöneten iki kişi, birbirinden farklı yönlere bakmamalıdır, Elena."

"İnsanlar önce bizi görür ve bizi yargılar, sonra da Shavor Hanesi'ni."

O gün bu sözün anlamını tam kavrayamamıştım. Şimdi ise biliyordum. Onların uyumu yalnızca kıyafetlerinde değil her yerdeydi. Birlikte kurdukları hayattaydı, birlikte devam ettikleri işteydi. Her yerde ikisinin izleri vardı.

Ben onları inceleyip garip surat ifadeleriyle tepkimi belirtirken o sırada annem, babamın yakasına doğru eğildi. Galiba yine sürekli gördüğüm için artık görünce baygınlık geçirten tatlı bir öpücük sahnesi geliyor sanı—

"Dur."

Babam hiç kıpırdamadı. Annem broşunu hafifçe düzeltti.

"Yine eğrilmiş."

Babam yakasına baktı.

"Fark etmemişim."

"Ben ettim."

Babamın dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm oluştu.

"Hep fark ediyorsun."

"Gözümü senden alabilmem mümkün değil canım," dedi ve annem ona göz kırptı.

Ne romantik sözler... Ve yoğun iltifatlar...

Ama yirmi yılı aşkın evliliklerinin ardından bile birbirlerinin en küçük ayrıntısını fark edecek kadar dikkatli olmaları hâlâ beni şaşırtıyordu. Belki de aşk tam olarak buydu. Ben onları izlerken annem bana döndü.

Ne oldu?"

"Gülümsüyorsun."

"Bir şey yok."

"Emin misin?"

Başımı salladım.

"Sadece..."

"Sizi izlemeyi seviyorum."

Annem hafifçe kızardı. Babam ise her zamanki sakin sesiyle konuştu:

"Annen utanıyor."

"Adrian."

"Gerçek bu."

Araya girdim:

"Anne, utanacaksan utanman gereken onlarca an sayabilirim ve evet Martin ile bunların hepsine maruz kaldık."

Annem şaşkınlıkla bakakaldı ve hafifçe dirseğiyle babamın koluna vurdu.

"Çocukların yanında doğru konuş."

"Onlar artık çocuk değil."

Tam o sırada karşımdan bir homurtu yükseldi.

"Ben hâlâ çocuğum galiba."

Martin... Benim ucubesel ve ne çeşit bir varlık olduğunu anlamadığım kardeşim... Babamın kızıl saçlarını, annemin masmavi gözlerini miras almıştı. On yedi yaşındaydı. Bugün ilk kez imparatorluk balosuna resmî bir lord olarak katılacaktı. Buna rağmen yakasındaki fuları üçüncü kez çözmeye çalışıyordu.

İç çektim.

"Martin."

"Hm?"

"Buraya gel."

"Neden?"

"Gel."

İsteksizce bana doğru eğildi. Kravatını düzelttim, sonra yakasını, sonra omzundaki kırışıklığı, sonra broşunu.

"Tamam."

Martin yeniden yerine oturdu. Beş saniye sonra omzunu oynattı. Broş tekrar eğrildi.

Sessizce tekrar uzandım.

"Düz dur."

"Duruyorum."

"Hayır."

"Abla."

"Evet?"

"Nefes alamıyorum."

"Nefes alıyorsun."

"Hayır."

"Konuşuyorsan alıyorsundur."

"Bu mantık dışı."

"Hayır."

"Çok mantıklı."

"Sana düzgün dur dedim," dedim ve iki parmağımla kafasını geriye doğru ittirdim. Dengesini kaybetti ve bir anda geriye doğru uzandı. Dediğim gibi ucubesel bir varlıktı.

Martin iki elini havaya kaldırdı.

"Tamam!"

"Teslim oluyorum!"

Tam geri çekilip pencereden yolu izlemeye dönerken onu yeniden durdurdum.

"Bir dakika."

"Şimdi ne oldu?"

"Saçın."

"Saçıma ne olmuş?"

"Bir tutam havaya kalkmış."

Martin gözlerini kapattı.

"...Bunu sen özellikle yapıyorsun."

"Hayır."

"Yapıyorsun."

"Hayır."

"Kesin yapıyorsun."

Annem kahkahasını tutamadı. Babam bile gazetesini indirip bize baktı. Sonunda Martin dramatik bir şekilde iç çekti.

"Bu evde kimse bana saygı duymuyor."

"Yanlış," dedim. "Sana çok değer veriyoruz."

"Öyleyse neden sürekli beni düzeltiyorsun?"

Tam cevap verecekken babam sakin bir sesle konuştu:

"Çünkü sen bir Shavor'sun."

Martin sustu. Babam devam etti:

"Bir Shavor'un duruşu, söylediği ilk cümleden önce konuşur Martin. İnsanlar söylenen şeyden önce söyleyen kişinin duruşunu dikkate alırlar."

Arabanın içi sessizleşti. Martin usulca doğruldu.

"...Anladım."

Benim varis derslerini at kazası yüzünden yavaşlatmam ve çocukken varis olarak yeterli görülmeyecek sağlık durumunda olmam, kılıç savurma tutkusu olan Martin'e çok fazla politik ve bilgelik baskısı oluşturmuştu. Bundan bunaldığını ama yine de benim için katlandığını biliyordum. Çünkü küçükken attan düştüğümde ve iki yıl sonra yeniden yürümeye başladığımda bunu gören Martin ağlamış ve beni koruyacağına dair şapşal sözler vermişti. Sonra büyüdü ve tüm tatlışlığını kaybetti. Yerine ergen bir velet geçti.

Gülümsedim ve ağzımı açtım:

"İşte şimdi kardeşime benzedin."

Martin homurdandı:

"Sinir bozucu bir rahibesin."

"Teşekkür ederim."

"Bu bir iltifat değildi."

"Biliyorum."

Annem başını iki yana salladı.

"Şu ikiniz... Yıllardır didişmeyi bırakmayı geçin, didişirken olan tutumunuz bile değişmedi!"

Babamın annemin anlık azarına gülmek istediğini ve kendini tuttuğunu görebiliyordum. Martin ceketinin yakasını düzelttikten sonra derin bir nefes verdi.

"...Tamam. Artık hazır mıyım?"

Başımı hafifçe eğerek onu baştan aşağı süzdüm.

"Hâlâ değil."

"Neden?"

"Broşun yine eğri."

"ELENA!"

Annem kahkahasını tutamadı. Babam ise gözlerini kapatıp usulca gülerek iç çekti.

"İkiniz de..."

Martin iki elini havaya kaldırdı:

"Yemin ederim ben eğmiyorum! Broş kendi kendine eğiliyor!"

"Tabii, madem broş kendi kendine eğiliyor neden başkasını takmadın? Dur tahmin edeyim, başhizmetçimizin panik atak geçmişine bakılırsa gizlice kılıç dövüşlerine gittin ve eve geç kaldın. Hem de reşit olmanı kutlayacağımız ilk sosyete balosunda!" dedim ve tekrar kafasına iki parmağımla vurdum.

"Ha, sen nereden bili... YALAN! Benimle uğraşmak için böyle yapıyorsun. Kesin suçlu yer çekimidir."

"Kesinlikle öyledir, ayneeen!"

"Kendini savunma şeklin gittikçe kötüleşiyor canım," diye araya girdi annem ve ekledi: "Elena canım, neden biraz sakinleşmiyorsun? Martin için önemli bir gün olduğunu biliyorum ama balo başladıktan bir saat sonra masalarda sarhoş bir sürü genci göreceğiz ve Martin artık göze batmayacak."

Martin homurdanırken annem elindeki yelpazeyle ağzını kapatıp gülmeye devam ediyordu. Tam o sırada babam pencereden dışarı baktı. Liman tarafında yük boşaltan ticaret gemileri görünüyordu. Martin de aynı yöne döndü.

"Bu yıl limanda normale göre çok fazla gemi var."

Babam başını salladı.

"Evet, Doğu kıtasından gelen gemiler. Bahar ticareti erken başlamış."

Martin merakla öne eğildi:

"Yeni anlaşma mı yapacağız yoksa evlilik ittifakı ile ilgili dönen dedikodular doğru mu?"

Babam cevap vermedi. Onun yerine başını anneme çevirdi.

"Evelyn, sence?"

Annem birkaç saniye sessiz kaldı. Her zamanki gibi aceleyle konuşmuyordu. Önce düşünür, sonra konuşurdu.

"Baharat fiyatları geçen yıla göre düştü, bunda o gemilerin etkisi de var çünkü onlara baharat satıyoruz."

Babam ekledi:

"İpek ise yükseliyor çünkü onlardan ipek alıyoruz."

Annem araya girdi ve yorumunu ekledi:

"Ancak şimdilik yeni bir ithalat anlaşması yapmak yerine depolarımızdaki stokları analiz etmeli ve değerlendirmeliyiz; çünkü mevsimin kurak mı yoksa yağışlı mı olacağını tahmin etmemiz zor."

Araya girdim ve endişemi belirttim. Çünkü kurak bir mevsimde veya yoğun yağışta tahıllar riske girerdi. Bizim topraklarımız bunu minimum verimle atlatabilirdi ama imparatorluğun her bölgesi için bu durum geçerli değildi.

"Kış gelmeden fiyatlar yeniden yükselecektir."

"Erken davranırsak zarar ederiz tatlım. Alacağımız şeyleri uygun koşulda saklayacak alanlara ve diğer tüm bölgelere sağlıklı şekilde ulaştıracak lojistiğe imparatorluk hâlâ sahip değil."

"Tabii ki Büyü Kulesi veya Tapınak yardım ederse işler değişir, değil mi anne?"

"İkisinden birini seçip yardım alsak veya ödeme yapsak da diğer taraf onları seçmediğimiz için bizi hizmetlerinden mahrum edebilir. Bu yüzden imparatorluğun onlara güvenmesi ve belini bağlaması çok tehlikeli olur."

Babam tek kelime etmeden dinledi. Sonra başını salladı.

"Ben de aynı fikirdeyim."

Martin şaşkın değildi; çünkü bu evde işler böyle yürürdü. Ama ben... Her seferinde aynı ayrıntıyı fark ediyordum. Shavor Hanesi'nde son sözü babam söylerdi. Fakat o son sözü söylemeden önce annemin fikrini mutlaka dinlerdi. Başkaları bunu Kont'un karısına olan düşkünlüğü sanıyordu. Gerçek ise çok daha basitti.

Babam, annemin ve benim zekâma güveniyordu. Ve bunu saklama gereği duymuyordu.

Martin gülerek sordu:

"Baba?"

"Evet?"

"Madem son kararı sen veriyorsun, neden hep önce anneme soruyorsun ki? Sonuçta olacak olan senin kararın."

Babam bu kez gerçekten gülümsedi. Çok hafif... Ama içten.

"Çünkü annen benden daha iyi bir tüccar."

Annem hemen itiraz etti:

"Abartıyorsun."

"Hayır. Ben savaşmayı ve emretmeyi bilirim," deyip derin bir nefes aldı ve ekledi: "Annen ise insanların neyi ne zaman isteyeceğini, zaaflarını anlar. İnsan eksik olduğu konuda gurur yapmak yerine doğru kişiyi dinlemelidir."

Arabada kısa bir sessizlik oldu. Martin düşünceli bir ifadeyle annesine baktı.

"Demek bu yüzden hizmetçiler bile önce anneme geliyor."

"Çünkü evin yönetimi annemde, yani evin leydisinde; seni aptal kardeşim!"

Annem gülümsedi.

"Sonra babana gidiyorlar."

"Çünkü birlikte karar veriyoruz."

Babam da ekledi:

"Tek başına verilen kararlar güçlü olabilir. Birlikte verilen kararlar ise evlilikte ve yönettiğin topraklarda uzun ömürlü olur ve huzur yaratır."

Pencereden dışarı baktım. Başkent sokakları geride kalıyordu. Ne garip... Geçmiş hayatımda böyle bir aileye hiç sahip olmamıştım. Bu yüzden ilk yıllarda onların bana gösterdiği ilgi beni şaşırtmıştı. Hatta korkutmuştu.

Bazen annem saçımı tararken... Bazen babam satranç oynamaya çağırırken... Bazen depresyondayken Martin odama gelip beni rahatsız edip zorla dışarı çıkartırken... Ki iyi ki onunla gitmişim, çünkü gittiği kılıç turnuvalarında yakışıklı erkekleri izleme şansınız çok yüksekti.

Ama yine de bunların hepsinin bir gün biteceğini düşünürdüm. Çünkü mutlu anların uzun sürmeyeceğine inanarak büyümüştüm. Hayır, inanarak değil; sürmeyeceğine dair güçlü deneyimler elde ederek bu inancı benimsemiştim.

Ama yanılmıştım. Bu aile gerçekti. Ve onları korumak için canımı bile verirdim.

Martin düşüncelerimi böldü:

"Abla?"

"Hm?"

"Bu akşam dans edeceğimiz için heyecanlı mısın?"

"Hayır."

"Hiç mi?"

"Hiç. Çünkü işkence olsun diye ayağına basacağım, benim için en heyecan verici olay bu."

"Yalan."

"Neden?"

"Çünkü sen heyecanlanınca sağ kaşın hafifçe kalkıyor."

İstemsizce elim kaşıma gitti. Martin zafer kazanmış gibi güldü.

"Yakaladım! Demek heyecanlısın."

"Bu heyecan değil."

"Neymiş?"

"Endişe."

Bir an sessizleştik. Martin bunu fark etti. Sonra bilerek konuyu değiştirdi:

"Merak etme. Bu akşam seni kimseye rezil etmeyeceğim."

"Umarım."

"Bir kadehten fazla içmeyeceğim."

"İki bile fazla."

"Bir."

"Güzel."

"Şey..."

"Ney?"

"Belki..."

"Yarım kadeh fazla olabilir."

"Martin."

"Tamam!"

Annem gülmeye başladı.

"Hatırlıyor musun Adrian?"

Babam gözlerini kapattı:

"Sanırım tahmin ediyorum."

"Martin geçen sene mahzendedir diye birkaç yıl önce mayalandığını sanıp 80 yıl önce mayalanan bir şişe şarabı bitirmişti."

Martin'in yüzü kıpkırmızı oldu.

"Anne!"

"Sonra bahçedeki gölette yaşayan ördeklere ailemizin tarihini ve kılıç ustalığını anlatmaya çalışmıştın."

"Ben öyle bir şey yapmadı—"

"Ben öyle bir şey yapmadım!"

"Yaptın."

dedim.

"Hatta ördeklerden biri senden kaçmıştı."

"Çünkü korkmuştu."

"Hayır."

"Sen yüksek sesle ağlıyordun."

Babam bu kez hafifçe güldü.

"Sonra Elena seni sırtında odana taşımıştı."

Anne ve babam olaya müdahale etmemişlerdi çünkü Martinin yaptığı hatanın sonuçları ile yüzleşmesi gerektiğine inanıyorlardı. Gizlice mahzende ki şarabı içtiği için daha sonra bana zevk veren bir ceza da almıştı.

Martin bana baktı.

"...Gerçekten mi?"

Başımı salladım.

"O kadar hafiftin ki. Kılıç savurarak bir kas elde ettiğini zannetmiyorum. Sadece egonuzu şişirmissiniz Martin Edward Shavor."

" NE ...Ben..."

Martin mahcup bir şekilde burnunu kaşıdı.

"Teşekkür ederim."

Gülümsedim.

"Her zaman canım, endişelenme benim dışımda kimsenin seni orada zorbalamasına izin vermem"

Arabanın içinde yeniden sessizlik oluştu.

Bu kez rahatsız edici değildi.

Huzurluydu.

Annem usulca elini babamın elinin üzerine koydu.

Babam parmaklarını onun parmaklarına doladı.

Hiç konuşmadılar.

Konuşmalarına da gerek yoktu.

Belki de annemin yıllar önce söylediği söz doğruydu.

"Sevgi, yüksek sesle ilan edilen bir duygu değildir Elena."

"Sevgi..."

"İnsanların birbirinin sessizliğini anlayabilmesidir ve o sessizlikte yaşayabilmesidir."

Gözlerimi kapattım.

Bu anın sonsuza kadar sürmesini istedim.Çünkü romanın sonunu bilen tek kişi bendim.Ve biliyordum... Bildiğim şeyin sevdiklerimi benden alacağını ve bunun vahşice tezahür edeceğini bilmek bende ağlama ve titreme arasında bir şeylere sebep oluyordu.

Mutlu anılar...İnsan onları kaybetme ihtimaliyle yüzleştiğinde çok daha kıymetli hâle geliyordu.

Tam o sırada araba yavaşladı.

Şoförün sesi dışarıdan duyuldu.

"Kontum, geldik..."

"İmparatorluk Sarayı'na vardık."

Babam ayağa kalktı.

Her zamanki ciddi ifadesini yeniden takındı.

Annem elbisesini düzeltti. Martin derin bir nefes aldı.Ben ise son kez aileme baktım. Bu aileyi korumak istiyorsan bu gece kader değişmeye başlamalıydı.Çünkü kaybetmeyi reddettiğim insanlar tam karşımda duruyordu.Arabanın kapısı açıldı ve Martin inmem için elini uzattı.

Bölüm bitti umarım beğenmişsinizdir. Yorum yapmayı ve beğenmeyi unutmayın. İleride yazacağım bölümler için sizin yorumlarınız çok kıymetli. Martin ve Elena arasında ki bağı incelikle işlemeye çalıştım çünkü konularımız yoğunlaştığında onlara ekstra sahnelerde göremeyebiliriz. Ancak talep olursa geçmişte ki anıları ile ilgili ekstra bölümler hazırlamaktan mutlu olurum. Sanırım bunu yapacağım çünkü Martin ve Elena arasında birbirini korumaya dayalı ama bir yandan da mücadele içeren ilişkiyi çok sevdim eheheh. Yeni bölüm de görüşürüzzz.

Bölüm sonu

4 yorum