Sabah, güneş doğduğunda Melis kendini hâlâ yatağın köşesine sinmiş halde buldu. Gözkapakları şişmiş, dudakları kurumuştu. Ama sabah sessizdi. Çok sessiz. Kuşlar bile ötmüyordu.
Kalktı. Evin içinde hiçbir şey yerinden oynamamış gibiydi. Ama dış kapının zinciri kopmuştu.
Melis, günlüğü eline aldı ve eski odasına döndü. Elif’in günlüğü yıpranmıştı ama bir yaprak daha arasında sıkışmıştı: Katlanmış eski bir harita. Evin arkasındaki ormana çizilmiş, kıvrıla kıvrıla bir noktaya ulaşan siyah bir çizgi. Ve o noktanın üstünde sadece şu yazıyordu:
“Kuyunun altı = diğer taraf”
Melis haritayı cebine koydu, bir fener aldı ve yeniden arka bahçeye çıktı. Ayakları onu istemeden taşıyordu sanki. Kuyu onu çağırıyordu.
Kapak bu sefer tamamen açılmıştı. İçeriden bozulmuş bir zincirin ucu sarkıyordu. Melis, el fenerini yakıp içeri tuttu. Derinlik… ölçülemez gibiydi. Ama bir şey fark etti:
Kuyunun dibinde, çok çok derinde, bir kapı vardı. Ve kapının üstünde kabartmalı bir yazı parlıyordu:
“Girenin adı unutulur.”
Birden fener titredi. Işık azaldı. Zincir hareket etti. Ve kuyudan yukarı, merdiven adımı gibi tık tık tık sesler gelmeye başladı. Sanki biri yukarı çıkıyordu.
Melis geri adım attı.
Kuyunun içinden, yüzü olmayan bir siluet belirdi. Siyah, insan şeklinde, ama gözsüz, ağzı olmayan... ve sırtında eski, solgun bir okul çantası...
Elif'in çantasıydı.
Melis’in kalbi duracak gibiydi. Fısıltı geldi yeniden.
"Beni bıraktın... Şimdi senin sıran."