Melis, sırtındaki eli hissettiği anda dönüp bağırdı ama arkasında kimse yoktu. Sanki o an sadece zihninde olmuş gibiydi. Derin bir nefes aldı, elleri titriyordu. Kuyu kapağını hızla kapattı ve koşarak eve geri döndü. Kapıyı kilitledi, perdeleri çekti. Fakat o fısıltı… hala kulaklarındaydı:
"Melis..."
O gece gözlerini bir an bile kapatamadı. Lambayı açık bıraktı, Elif’in günlüğünü başucuna koydu. Saat 3:13’tü. Rüzgâr durdu. Evdeki tüm sesler kesildi.
Sonra... evin içinde bir çıtırtı duyuldu.
Yatak odasının dışındaki ahşap zeminden bir tahta gıcırdadı. Adımlar… yavaş ve ağır… kapısına doğru geliyordu.
Melis nefesini tuttu. Gözleri kapıya kilitlendi. Kilitliydi, ama içeri sanki biri yaklaşıyordu. Gölge kapının altından geçti… ve bir ses fısıldadı:
“Aç kapıyı… Elif hâlâ orada…”
Melis yatağından fırladı, günlüğü eline alıp sayfaları hızlıca çevirdi. Son sayfa daha önce dikkatini çekmemişti. Kenarı yırtıktı ama solmuş mürekkep hâlâ okunuyordu:
> “Eğer bu satırları okuyorsan, kuyu seni seçmiş demektir.
Gece 3’ten sonra kapıyı açma.
Gözlerine bakarsan, seni de alır.
Ama asla… adını söylemesine izin verme.”
Melis’in boğazı düğümlendi. Kapının dışında bir şey tekrar fısıldadı:
"M… Me..."
Melis elleriyle kulaklarını kapattı, dizlerinin üzerine çöktü. Fısıltı daha yüksek, daha ıslak ve boğuk bir sese dönüştü:
"Melissss..."