İçeriğe geç

Kusursuzluk Lekesi

Bölüm 7 · 12 dk okuma

Kusursuzluk Lekesi

Bölüm 7

7. Bölüm; Kurtlar Sofrasında Bir Melek

"Bu çocuk... o buraya gelecek Efsun," demişti Savaş abi akşam masasında. O sarsılmaz, o mermer ses tonunun altında gizlenen o vahşi korumacılık, tüm salonu buz kesmişti. Benim o narin, o yıllarca tavan arasında gizlenmiş ruhum, ikizim Kuzey’e, abilerime ve babama ilk defa "abilerim" dediğim o kalpleri eriten andan sonra, onların bu hırçın sevgisine teslim olmuştu. Eteğin boyu kısalmadı, tarzım değişmedi; sadece arkamda artık Karadağ ailesinin o aşılmaz zırhı vardı.

Ve işte o büyük gün gelmişti. Cumartesi sabahı... Kimya proje ödevi için Umut’un o devasa malikaneye, benim o füzen kalem kokan, o dağınık cool tavan arası odama ilk adımını atacağı o büyük kaos günü.

Umut, malikanenin o koca demir kapısından içeri o her zamanki kibar, o sakin haliyle girdiğinde, bahçede nöbet tutan korumaların bakışları bile onu ürkütememişti. Ama asıl imtihan, malikanenin o koca, buram buram güç kokan salonunda başlıyordu. Salonda; Savaş, Alper, Rüzgar, Devrim ve Kuzey, birer yırtıcı kurt gibi pusuya yatmış, Umut’un odaya girişini bekliyorlardı. Umut, salona girdiğinde o koyu kumral saçlarını hafifçe geriye savurdu ve Cihan Bey ile abilerime o saygılı, o yapaylıktan uzak tebessümünü yüzüne kondurdu.

"Hoş geldin Umut," dedi Devrim abi, bir psikolog keskinliğiyle çocuğu analiz ederken ama sesi ilk defa o profesyonel soğukluğundan uzaktı, içi titriyordu. "Efsun tavan arasında, odasında seni bekliyor. Kuzey sana eşlik edecek."

Kuzey, o her an kavga etmeye hazır hırçın duruşuyla Umut’un yanına geldi. "Yürü, bir göreyim o projeni," diye homurdandı pürüzlü, hırçın sesiyle.

Merdivenleri tırmanırken Kuzey, Umut’u her adımda o ölümcül bakışlarıyla eziyordu. Tam odanın önüne geldiklerinde, annemin aşağıdan gelen sesi koridorda yankılandı: "Kuzey! Oğlum çabuk aşağıya gel, baban çağırıyor, acil!"

Kuzey duraksadı, gözleri sinirden yuvalarından fırlayacak gibi oldu. Umut’la beni odada yalnız bırakma fikri bile onu delirtmeye yetiyordu. "Şansını zorlama züppe," diye tısladı Umut'a doğru. Sonra bana dönüp, "Kapı ardına kadar açık kalacak Efsun! Hemen geliyorum!" diyerek merdivenlerden hırsla aşağı indi.

Sonunda odada yalnız kalmıştık. Kapı Kuzey'in dediği gibi aralıktı ama içerideki o sessizlik bir anda derinleşti. Ben odamda, o tavan arası penceresinden dışarıdaki o karanlık çam ormanını izleyerek heyecandan ve utançtan deliye dönmek üzereydim. Ellerim hırkamın kollarında titrerken, odanın o füzen, o kömür kalem kokusu bana sığınak oluyordu. Umut usulca yanıma, şövalenin ve masanın olduğu kısma doğru adımladı. O duru, o narin yüzüme, o utançtan kızarmış çilli yanaklarıma bakıp hafifçe, çok nazik bir tebessüm kondurdu yüzüne.

"Hoş geldin," dedim, sesim o kadar kısık ve utangaç çıkmıştı ki, adeta bir fısıltı gibiydi. Gözlerimi ondan kaçırıp şövalemin üzerindeki o yarım kalan füzen çizimime diktim. "Kusura bakma... bizim ev biraz... fazla korumacı."

Umut bana doğru bir adım daha attı. Gözleri tualin üzerindeki o yüzü olmayan, gözlerinden siyah mürekkep akan ufacık kız çocuğu resmine takıldı. O an, o sakin ve saygılı yüzünde derin bir hayranlık ve o büyük yalnızlığıma karşı derin bir şefkat belirdi.

"Resimlerin... tıpkı senin gibi çok derin Efsun," dedi Umut, o koyu kumral saçları yine alnına dökülerek. Sesi o kadar yumuşak, o kadar içten çıkmıştı ki, ruhumun sızlayan yerlerine dokundu resmen. "Kendi dünyanı o tualin üzerine kömürle hapsetmişsin. Ama biliyor musun? Bu karanlık çizimlerin bile ardında öyle bir ışık var ki... Sen bu okuldaki, hatta bu dünyadaki herkesten çok başkasın. Çok daha gerçek, çok daha safsın. İnsan senin yanındayken sadece seni izlemek, o duru güzelliğinde kaybolmak istiyor."

Umut’un bu derin, doğrudan ruhuma hitap eden o hayranlık dolu sözleri karşısında kalbim göğüs kafesimi yırtacak gibi çarpmaya başladı. Utançtan başımı iyice öne eğerken, dudaklarımın kenarında hayatımda ilk defa bu kadar masum ve utangaç bir gülüş belirdi.

Ancak ikimizin de bilmediği bir şey vardı: Kuzey aşağıya inmişti ama o sırada elinde bir bardak soğuk suyla merdivenleri çıkan Rüzgar abi, aralık kapının eşiğinde donup kalmıştı.

Rüzgar abi, Umut’un o "İnsan senin yanındayken sadece seni izlemek, o duru güzelliğinde kaybolmak istiyor" cümlesini ve benim o her şeyden sakındıkları narin kız kardeşlerinin o çocuğa karşı nasıl utangaçça gülümsediğini kendi kulaklarıyla duymuş, kendi gözleriyle görmüştü!

O an Rüzgar abinin elindeki su bardağını sıkan parmakları bembeyaz kesildi. Gözlerindeki o tekinsiz, o hırçın serseri bakışlar anında birer katilin gözlerine dönüştü. İçindeki o devasa abilik kıskançlığı bir volkan gibi patlamak üzereydi. Dişlerini öyle bir sıktı ki çene kemiği dışarıdan sayılabilirdi.

"Hayırdır?!" diye aniden odaya daldı Rüzgar abi. Sesi o tavan arasını resmen titretti. Adımları o kadar sert ve heybetliydi ki, Umut’la ikimiz irkilerek geri çekildik. Rüzgar abi elindeki bardağı masaya öyle bir çarptı ki içindeki su etrafa saçıldı. Gözlerini doğrudan Umut’un üzerine dikti, üzerine doğru yürürken adeta onu oracıkta yok etmek ister gibiydi. "Siz burada kimya projesi mi yapıyorsunuz, yoksa edebi laf salatası mı?! Ne demek lan güzelliğinde kaybolmak istiyor?! Sen benim kardeşime ne biçim cümleler kuruyorsun, hayırdır oğlum senin amacın ne?!"

Umut şaşkınlıkla Rüzgar abinin o vahşi ve kıskanç öfkesi karşısında dursa da sakinliğini bozmamaya çalıştı ama Rüzgar abi çoktan sınırları aşmıştı. "Efsun! Geç arkama çabuk!" diye kükredi Rüzgar abi, beni tek bir hamleyle arkasındaki o geniş gövdesinin arkasına saklarken. O sırada merdivenlerden fırlayarak gelen Kuzey, Savaş abi ve Alper abi de odanın kapısında bitti. Rüzgar abinin "Bu züppe Efsun'a yürüyor!" nidasıyla tavan arası odası bir anda Karadağ erkeklerinin o devasa kıskançlık savaşının tam merkezine dönüştü!

Odanın havası bir anda ağırlaştı. Rüzgar abinin kükremesiyle tavan arasındaki o narin huzur yerini fırtınaya bırakmıştı. Ben sırtımı Rüzgar abinin o sert ve sıcak gövdesine yaslamış, titreyen ellerimle hırkamın eteklerini çekiştiriyordum. Umut ise karşısında birbiri ardına odaya doluşan Karadağ erkeklerine bakıyordu ama yüzündeki o dingin ifadeyi korumaya çalışması, abilerimi daha da delirtiyordu.

"Rüzgar, sakin ol!" dedi Savaş abi, kapı eşiğinde bir dev gibi dikilerek. Odaya girdiği an, diğer abilerim adeta geri çekilip ona yer açtı. Savaş abi, o sarsılmaz ve otoriter adımlarıyla tam Umut'un karşısına geçti. Gözleri kapkara, bakışları ise bir celladınki kadar soğuktu. "Efsun'a ne söyledin?" diye sordu, sesi bir fısıltı kadar alçak ama bir kırbaç kadar keskindi.

Umut, boğazını temizleyip Savaş abinin o delici bakışlarına karşılık verdi. "Sadece... resimlerinin derinliğinden bahsettim, Savaş Bey. Efsun çok yetenekli. İnsan onun bakış açısına hayran kalıyor, sadece bunu dile getirdim."

"Hayran kalmak mı?" diye araya girdi Alper abi, kollarını göğsünde kavuşturup Umut'a alaycı ve tehlikeli bir bakış fırlatarak. "Bak sen şu işe! Sen Efsun'un resimlerine hayran kalmak için buraya gelmedin, ödevini yapıp gidecektin! Sınırlarını aşmaya başladın, çocuk."

"Alper abi, lütfen!" diye fısıldadım, sesimin titremesine engel olamayarak. "Umut sadece nazik olmaya çalışıyordu. Ben izin verdim, ben..."

"Sen karışma Efsun!" dedi Kuzey, odaya hışımla girip yanıma gelerek. Gözleri kan çanağı gibiydi. "Daha ilk günden seni manipüle etmeye çalışıyor, görmüyor musun? 'Güzelliğinde kaybolmak' nedir lan?! Sen benim kardeşime nasıl böyle bir şey söylersin?"

Odanın içinde beş devasa erkek, bir tarafta Umut, ortada ben... Tam bir kurtlar sofrasıydı. Savaş abi elini havaya kaldırıp diğerlerini susturduğunda odada ölümcül bir sessizlik oldu. Savaş abi Umut'a doğru bir adım daha attı, aralarındaki mesafe neredeyse sıfıra inmişti.

"Efsun bizim göz bebeğimiz," dedi Savaş abi, her kelimesini bastırarak. "Bu evde, bu odada, onun yanındayken kelimelerini tartarak konuşacaksın. Eğer bir daha onun güzelliğiyle, duygularıyla veya ona dair herhangi bir şeyle ilgili sınırlarını aşan bir cümle kurduğunu duyarsam... bu malikaneden yürüyerek çıkamazsın. Anlaşıldı mı?"

Umut, bu ağır tehdit karşısında bir anlık duraksadı ama geri adım atmadı. Sadece hafifçe başını salladı. "Anlaşıldı," dedi sakince.

Rüzgar abi hala arkamda, sanki beni herhangi bir fiziksel müdahaleden korumaya yemin etmiş gibi bekliyordu. Savaş abi kapıya doğru yöneldiğinde, diğer abilerime sert bir bakış attı. "Çıkıyoruz. Efsun, ödevini bitir. Ve Kuzey... Kapıdan ayrılma. İçerideki havayı kontrol et."

Hepsi birer birer odadan çıkarken, Alper abi tam kapının eşiğinde durup Umut'a son bir kez o ölümcül bakışını attı. "Efsun'un o 'gerçek' dünyasına dokunmaya çalışma çocuk, yakılırsın."

Kapı kapandığında, odada Kuzey'in o öfkeli nefes alışverişi ve Umut’un o derin sessizliği kaldı. Ben ise hâlâ şoktaydım. Abilerim beni bu kadar sahiplenirken, aynı zamanda Umut'un o narin kalbine bu kadar ağır yüklenmeleri içimi acıtıyordu. Umut bana döndü, gülümsedi ama bu sefer gülüşünde o ilk anki neşe yoktu.

"Sanırım... proje ödevimizin en zor kısmı bu olacak, Efsun," dedi, kalemini eline alarak. "Abilerinle başa çıkmak."

Savaş abinin o ağır tehdidinden ve abilerimin birer birer odadan çıkışından sonra, tavan arasının o kömür ve füzen kokan havasında sadece üçümüz kalmıştık. Umut, ben ve içindeki o devasa kıskançlık canavarıyla baş başa kalan ikizim Kuzey.

Kuzey, odanın köşesindeki ahşap sandalyeyi hışımla çekip tam masamızın karşısına, aramızda bir metreden az mesafe kalacak şekilde yerleştirdi. Sandalyeye ters bir şekilde oturdu, kollarını sandalyenin sırtlığına yaslayıp çenesini de kollarının üzerine koydu. Gözlerini kırpmadan, adeta bir radar gibi doğrudan Umut’un her hareketini, her nefes alışını izlemeye başladı.

"Evet," dedi Kuzey, o pürüzlü, hırçın sesiyle. "Organik mi diyordunuz, inorganik mi? Başlayın bakalım. Ama sesli! Fısıldaşmak yok. Dudak okumayı bilmiyorum, o yüzden ne konuştuğunuzu harfi harfine duyacağım."

Umut, bu absürt ve boğucu durum karşısında derin, çok derin bir nefes aldı. O koyu kumral saçlarını eliyle geriye doğru tararken, yüzündeki o sakin tebessümü bozmamak için büyük bir irade savaşı veriyordu. Göz ucuyla bana baktı. Benim utançtan kıpkırmızı kesildiğimi, ellerimi hırkamın kollarının içine çekip omuzlarımı ne kadar düşürdüğümü görünce bakışlarındaki o sabır yerini derin bir şefkate bıraktı.

"Pekala," dedi Umut, önümüzdeki kalın kimya kitabının sayfalarını yavaşça çevirirken. "Karbonil bileşikleriyle başlayalım o zaman Efsun. Tepkime hızlarını karşılaştırmamız gerekiyor. Sence ilk örneği..." Kaleminin ucuyla kitabın üzerindeki bir formülü işaret etti, parmağı yanlışlıkla benim elimin bir santim yakınına denk gelmişti.

"HOOP!" diye kükredi Kuzey anında yerinden sıçrayarak. "Temastayız! O el niye o kadar yaklaştı?! Formülü göstereceksen uzaktan göster!"

"Kuzey!" diye fısıldadım, sesimin titremesine engel olmaya çalışarak. "Lütfen... sadece kalemiyle işaret ediyordu."

"Ben bilmem Efsun, Savaş abim kapıda ne dedi? 'Gözün üzerlerinde olsun' dedi! Görevdeyim ben." Kuzey tekrar sandalyeye çöktü, gözlerini kısarak Umut’a o ölümcül bakışlarından birini daha fırlattı.

Umut, kitabın üzerindeki elini yavaşça geri çekti. O kadar efendi, o kadar saygılıydı ki, bu evdeki hiçbir zorbalık onun o asil duruşunu bozamıyordu. "Sorun değil Efsun," dedi o yumuşacık, o huzur veren sesiyle. "Kuzey haklı, sonuçta senin gibi bir hazineyi korumak kolay bir iş değil."

Kuzey bu cümleyi duyunca afalladı, "Bana bak, bana yağ çekerek paçayı kurtaramazsın züppe," diye homurdansa da Umut’un benim için 'hazine' demesi onun bile içindeki o sert duvarı saniyelik de olsa sarsmıştı.

Ama benim sabrım, daha doğrusu o narin kalbimin taşıyabileceği utanç sınırı artık dolmuştu. Hayatım boyunca hep köşeye sinmiş, insanların benim adıma karar vermesine sessiz kalmıştım. Ama şimdi, karşımda sırf bana değer verdiği için abilerimin ve ikizimin o ağır ablukası altında ezilen bu çocuğa haksızlık yapılmasına dayanamıyordum.

Derin bir nefes aldım. Ciğerlerime dolan o füzen kalem kokusu bana güç verdi. Başımı ilk defa dikleştirip, saçlarımı yüzümden geriye ittim.

"Kuzey," dedim. Sesim inceydi, narin çıkıyordu ama içinde ilk defa öyle bir kararlılık vardı ki, Kuzey’in kaşları anında havaya kalktı. "Yeter."

"Ne yeter Efsun? İşimi yapıyorum."

"Hayır, işini yapmıyorsun. Beni... beni çok utandırıyorsun," dedim, kelimelerin boğazıma dizilmesine izin vermeden. "Umut benim misafirim. Bizim proje ortağımız. Bana o kadar nazik davranıyor ki, sen ve abilerim ona sanki bir suçluymuş gibi davrandıkça benim ellerim titriyor. Ben... ben böyle odaklanamıyorum." Gözlerim dolmuştu ama yaşların düşmesine izin vermedim. "Eğer onu bu kadar korkutarak beni koruduğunuzu sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. Beni sadece yalnızlaştırıyorsunuz."

O tavan arası odasında zaman sanki bir anlığına asılı kaldı.

Kuzey’in o hırçın, o her an patlamaya hazır yüz ifadesi anında darmadağın oldu. İkizinin, o hep üzerine titrediği narin kız kardeşinin dudaklarından dökülen "beni yalnızlaştırıyorsunuz" ve "utandırıyorsun" kelimeleri Kuzey’in kalbine balyoz gibi inmişti. Kuzey yutkundu, omuzları düştü. Bana bakarken gözlerindeki o öfke yerini saf bir pişmanlığa bıraktı.

Umut ise bana öyle bir bakıyordu ki... Sanki o an karşısında dünyanın en güçlü, en eşsiz varlığı duruyordu. Gözlerindeki o hayranlık, benim bu ufacık cesaret kırıntımla bin kat daha büyümüştü.

"Tamam," diye fısıldadı Kuzey, sesi çatlamıştı. Sandalyeyi yavaşça geriye itip ayağa kalktı. O her zamanki dikbaşlılığından eser kalmamıştı. "Tamam, özür dilerim. Seni utandırmak istemedim. Ben... ben sadece sana bir şey olmasından çok korkuyorum. Camın kenarındaki pufa geçiyorum. Sizi izleyeceğim ama... sesimi çıkarmayacağım. Söz veriyorum."

Kuzey usulca odanın en uzak köşesine, cam kenarına gidip oturduğunda, Umut masanın altından yavaşça elini uzatıp, benim titreyen parmak uçlarıma kısacık, sadece saniyelik bir temasla dokundu. Bu bir teşekkürdü. Bu, "Seninle gurur duyuyorum" demekti.

O ufacık temas bütün vücudumu ateşe verirken, biz o projeyi o gün, o kömür kokulu odada, aramızda örülen o görünmez ve güçlü bağla bitirdik. Ama asıl sorun... şimdi Umut’un o projeyi bitirdikten sonra aşağıya inip, o beş aşko abinin ve babamın oluşturduğu o cehennem koridorundan evine gitmek için geçmek zorunda olmasıydı.

Proje tamamlanmıştı. Kağıtlar, organik bileşik formülleri ve masanın üzerindeki füzen kalem tozları arasında saatler akıp gitmişti. Kuzey, cam kenarındaki pufda kendi kendine mırıldanarak dursa da, sözünü tutup odaya müdahale etmemişti. Umut eşyalarını toplarken, odadaki o gergin ama bir o kadar da büyülü hava dağılmak üzereydi.

"Bitti," dedi Umut, dosyasını çantasına yerleştirirken. Bana bakarken gözlerinde o projenin başarısından çok, benimle geçirdiği o birkaç saatin huzuru vardı. "Sana teşekkür ederim Efsun. Hem zekanla hem de cesaretinle... bugün bana çok şey kattın."

Birlikte odadan çıkıp merdivenlere yöneldiğimizde, alt kattan gelen o ağırlık odadaki havadan bile daha yoğundu. Merdivenlerin başında Savaş, Alper, Rüzgar ve Devrim abim sanki birer nöbetçi gibi dizilmişlerdi. Aşağıda, o koca koltukta ise babam Cihan Bey, elinde bir gazete ile bizi bekliyordu.

Umut, merdivenleri inerken her basamakta o beş çift gözün baskısını ensesinde hissediyordu. Ama bu sefer, o ilk girdiğindeki gibi çekinerek değil, başı dik ve onurlu bir şekilde ilerledi.

"Proje bitti," dedi Umut, babamın tam karşısında durarak. Sesi ne kadar dengeliyse, abilerimin bakışları o kadar tehlikeliydi.

Savaş abi yerinden kalktı. Uzun, geniş omuzlu bedeniyle Umut'un üzerine bir gölge gibi düştü. "Güzel," dedi Savaş abi, elini Umut'un omzuna, sanki onu bir daha asla gelmemesi için uyaran bir baskıyla koydu. "İşin bittiğine göre, kapı orada Umut. Efsun ile projen dışında bir münasebetin olmayacak. Bunu zaten biliyorsun, değil mi?"

Umut, Savaş abinin gözlerinin tam içine baktı. "Efsun'un sınırlarına her zaman saygı duyacağım," dedi.

O an, tam Umut kapıdan çıkmak üzereyken, masadaki o gergin atmosferin içinde ben ileri bir adım attım. "Abilerim!" dedim, sesim odada yankılandı. Hepsi şaşkınlıkla bana döndü. "Umut buraya ödev için geldi ve gayet düzgün davrandı. Onu bir suçlu gibi uğurlamanızı istemiyorum. O benim proje ortağım ve ona karşı nazik olmanızı rica ediyorum."

Salonda ölümcül bir sessizlik oldu. Beş abi ve bir baba, karşılarında duran o narin, o ürkek kızın, onlar için kendi sınırlarını zorlayıp bir erkek için rica ettiğini duyunca şok oldular. Babam Cihan Bey, gazetesini yavaşça kapattı ve bana doğru baktı. O sert yüzünde, ilk kez bir yumuşama belirtisi, bir kabulleniş vardı.

"Uğurlayın arkadaşını," dedi babam, sesiyle odaya huzuru geri getirerek. "Karadağ ailesi misafirine böyle mi davranır?"

Savaş abi bir anlık duraksamanın ardından başını salladı. O ölümcül baskı bir nebze dağıldı. Umut kapıdan çıkmadan önce bana döndü, gülümsedi ve gözleriyle "Görüşürüz" dedi. O gittiğinde, odadaki tüm kurtlar gözlerini bana dikmişti. Ama bu sefer o bakışlarda öfke değil, şaşkınlık ve belki de birazcık kıskançlıkla karışık bir gurur vardı.

"Abi dedin," dedi Kuzey, yanıma gelip saçlarımı karıştırarak. "Ve şimdi o çocuk için bize kafa tutuyorsun, ha?"

Gülümsedim. "Sizi seviyorum," dedim, her birine tek tek bakarak. "Ama hayatıma da saygı duymanızı istiyorum."

O gece, Karadağ malikanesinde rüzgar ilk defa sert esmedi. O tavan arası odası artık sadece benim yalnızlığımın değil, yavaş yavaş dış dünyaya açılan, o narin kızın ilk zaferlerinin simgesi olmuştu.

Bölüm sonu

1 yorum