İçeriğe geç

Kusursuzluk Lekesi

Bölüm 8 · 8 dk okuma

Kusursuzluk Lekesi

Bölüm 8

8. Bölüm; Sessiz Yeminler ve Yıkılan Duvarlar

Karadağ malikanesinde 3 ay... Dile kolay, koskoca doksan gün. O tavan arasında, tozlu aynalara bakarak geçirdiğim o karanlık yıllardan sonra, bu malikanenin her köşesi artık benim için birer anı kırıntısıydı.

Sabah, güneşin ilk ışıkları odama süzülürken yatağımda gerindim. Eskiden olsa uyanmaktan korkardım, çünkü uyanmak demek o soğuk gerçekle yüzleşmek demekti. Ama şimdi? Şimdi uyanmak, o devasa masadaki sevgiye uyanmaktı. Üzerime beyaz, rahat bir şeyler giyip saçlarımı taradım. Odadan çıktığımda koridorda Savaş abimin o ağır adımlarının sesini duydum.

"Günaydın," dedim, sesim her zamankinden daha pürüzsüz ve canlı çıkmıştı.

Savaş abi duraksadı, o sert ifadesi anında yumuşadı. "Günaydın güzelim," dedi ve saçlarımı okşadı.

Aşağıya indiğimde masada yine tam kadro toplanmışlardı. Annem, babam, abilerim; hepsi orada. Masanın başına geldiğimde, annem her zamanki gibi tabağıma taze kreplerden koyarken, babam elindeki gazetesini indirmiş, doğrudan bana bakıyordu. Kuzey, her zamanki hırçınlığıyla sütünü içiyordu ama beni gördüğü an yüzünde o bildiğim o küçük, gizli gülümseme belirdi.

Tabağıma oturduğumda derin bir nefes aldım. Üç aydır boğazımda düğümlenen o kelimeleri artık serbest bırakmanın vakti gelmişti.

"Anne," dedim, sesimdeki o titremeyi tamamen yok ederek. Annem elindeki çatalı havada bıraktı, gözleri fal taşı gibi açıldı. "Anne, eline sağlık, hepsi harika görünüyor."

O an salonda sadece duvar saatlerinin sesi duyuluyordu. Annemin gözleri doldu, oturduğu yerden kalktı, yanıma geldi ve o kadar sıkı, o kadar içten sarıldı ki... Kokusu, dünyanın en güvenli yeriydi. "Efsun... canım kızım," diye fısıldadı hıçkırıkları arasında.

Başımı çevirip masanın başındaki babama baktım. Cihan Karadağ, o koca holdingin patronu, o sert adam... Gözleri dolmuştu. "Baba..." dedim, sesimdeki o derin anlamla. "Sana da günaydın baba."

Babam yavaşça ayağa kalktı. Omuzları sarsılarak yanıma geldi ve annemin yanına çöküp ikimizi de kolları arasına aldı. "Hoş geldin kızım, yuvana tam anlamıyla hoş geldin," dedi.

Sonra gözlerimi abilerime çevirdim. Savaş, Alper, Rüzgar, Devrim... Her biri omuzları düşmüş, şaşkınlık ve mutluluk içinde bana bakıyordu.

"Savaş abi," dedim, doğrudan gözlerinin içine bakarak. "Alper abi, Rüzgar abi, Devrim abi... Hepinize teşekkür ederim. Beni bu hayata, bu sevgiye layık gördüğünüz için."

Kuzey, o anki duygu seline dayanamayıp yanıma geldi. Sandalyesini çekip tam yanıma oturdu. "İkizim," dedi, sesindeki o alışık olduğum hırçınlık yerini bambaşka bir şefkate bırakmıştı. "Bize sonunda gerçek adlarımızla seslenmen... Dünya üzerindeki en iyi sabah bu."

O kahvaltı, sadece bir yemek değil, bir ailenin yeniden doğuşuydu. 3 aylık o buz gibi mesafeler, o "Savaş", "Alper" diye hitap ettiğim soğuk günler geride kalmıştı. Artık "anne", "baba", "abi" ve "ikizim" kelimeleri evin her köşesinde yankılanıyordu. Herkes birbiriyle şakalaşıyor, babamın otoritesi bile bu sevgi seli karşısında yerini huzurlu bir gülümsemeye bırakıyordu.

Malikaneden ayrılırken içimde tarif edemediğim bir hafiflik vardı. Savaş abi, Alper abi ve Kuzey ile aynı araca binmiştik. Yol boyunca Kuzey, kolunu omzuma atmış, okulda bir sorun çıkarsa neler yapacağını anlatıyordu; ama bu sefer tehditkar değil, tamamen korumacı bir tondaydı. "İkizim, bugün okulda biraz daha fazla yanımda dur, biliyorsun bazıları seni hala tam çözemedi," diyerek kulağıma fısıldadı.

Okulun o devasa kapısından içeri girdiğimizde, Karadağ kardeşlerin o bilindik ihtişamı ve gerilimi üzerimizdeydi. Herkes bize bakıyor, adeta bir güç gösterisini izliyormuş gibi geri çekiliyordu. Ben ise ilk defa bu "güç"ten korkmak yerine, onun bir parçası olmanın verdiği garip bir güvenle başımı dik tutuyordum.

Bahçeye girdiğimizde, Umut’u yine her zamanki yerinde, o büyük ağacın altındaki bankta oturmuş kitap okurken gördüm. Beni gördüğü an kitabını kapattı ve yüzünde o huzur veren tebessümüyle ayağa kalktı. Abilerimin bakışları anında keskinleşti, Rüzgar abi hafifçe öksürerek bir uyarı gönderdi ama ben, sadece başımla selam verip abilerime döndüm.

"Siz sınıfa geçin, ben hemen geliyorum," dedim sesime yansıyan o yeni güvenle. Savaş abi bir an duraksadı, kaşlarını çattı ama "Tamam, beş dakikan var," diyerek beni Umut'la yalnız bıraktı.

Umut'un yanına vardığımda, üzerimdeki o yeni heyecanı fark etmiş olacak ki gözleri parladı. "Bugün farklı görünüyorsun Efsun," dedi, sesi her zamanki gibi yumuşaktı. "Sanki... daha tam, daha huzurlu."

"Evet," dedim, yutkunarak. "Bugün ilk defa sabah uyandığımda kendimi gerçekten bir yerlere ait hissettim. Anne ve babama ilk defa seslenmek... o kadar zormuş ki ama bir o kadar da rahatlatıcı."

Umut, elindeki kitabı kenara bırakıp bana daha dikkatli baktı. "Senin adına o kadar mutluyum ki. Onlar... onlar senin o güzel ruhunu sonunda görebildikleri için çok şanslılar."

"Senin de payın var bunda," diye itiraf ettim. "Projeye başladığımızdan beri bana kendimi değerli hissettirdin. Abilerimin o kıskançlıklarına rağmen... sen hiç pes etmedin."

Umut hafifçe güldü, o koyu kumral saçlarını alnından geriye doğru itti. "Senin gibi birini tanımak, o koca gölgelerin arasında kaybolmana izin vermemek benim için bir görevdi Efsun. Ama artık görüyorum ki, gölgeler bile seni korumaya geçmiş."

Konuşmamız çok kısa sürmüştü ama ikimiz için de çok anlamlıydı. Umut'un o sakin, beklentisiz ama derin ilgisi, benim o yeni kurduğum aile düzenimdeki eksik parçayı tamamlıyordu. Ancak o sırada Kuzey’in koridorun başından "Efsun! Ders zili çalıyor, hadi!" diye bağırmasıyla o ana veda etmek zorunda kaldım.

Hızla sınıfa doğru koşarken, içimde hem Umut’un o güven verici sözleri, hem de abilerimin o "aile" olarak beni sahiplenmelerinin getirdiği o tuhaf, tatlı yük vardı. Okulun o geri kalan saatleri, sanki hayatımda ilk defa normal bir genç kız gibi, sınavlarla, ödevlerle ve Umut'un ara sıra attığı o kaçamak bakışlarla geçti.

Okul çıkışında, "Kütüphaneye uğrayıp biraz kafa dinleyeceğim" dediğimde Savaş abi bir an düşündü. "Peki," dedi nihayet. "Ama Kuzey seni çıkışta kapıdan alacak. Sakın geç kalma, akşam yemeğinde önemli bir konu konuşacağız."

O önemli konunun ne olduğunu bilmiyordum ama evdeki o sıcak atmosferin daha da artacağını düşünerek sahile doğru, o sessiz yürüyüşüme başladım...

Sahil şeridinde, martıların sesinin bile kesildiği o ıssız köşede oturuyordum. Defterimdeki o "Ailem" yazısına bakıp bu sabah söylediğim sözlerin ne kadar da yerinde bir karar olduğunu görüyordum. Tam o sırada, arkamdan gelen o aşina olduğum, tiksinti dolu sesle donup kaldım.

"Bakın, şu gelen de kim? Bizimki yine dilenci kılığında dolaşıyor."

Eski ailem tam karşımdaydı. Annem, babam ve o kız kardeşim... Bana sanki bir insan değilmişim de kaldırımı kirleten bir lekeymişim gibi bakıyorlardı.

"Sen ne kadar kötü görünüyorsun böyle," dedi eski annem, yüzünü buruşturarak. "Seni o Karadağlılar bile kurtaramamış, yine sönük, yine zavallısın. O zenginler seni bir süre besler, sonra kapının önüne koyarlar. Sen hiçbir zaman sevilmeyeceksin Efsun, çünkü sen sadece sevilmemeyi hak ediyorsun."

"Yalan söylüyorsun!" diye bağırdım, ayağa kalkmaya çalışırken dizlerim titriyordu. "Beni seviyorlar! Onlar benim ailem!"

Eski babam bir adım öne çıktı. Gözleri buz gibiydi. "Aile mi? Sen bizim kızımızsın, o adamların değil. Sen ne kadar süslenirsen süslen, senin o içindeki çöpü asla temizleyemezsin. Onların yanında bir gün bile huzur bulamayacaksın çünkü senin kaderin bizim yanımızda, o tavan arasında sürünmekti. Onlar seni asla tam olarak kabul etmeyecekler, sadece sana acıdıkları için katlanıyorlar."

Bu sözler, kalbime saplanan paslı bıçaklar gibiydi. Her kelime, o üç ay boyunca özenle inşa ettiğim güven duvarımı yerle bir ediyordu. Gözyaşlarım, defterimdeki o inci gibi "Ailem" yazısının üzerine damlamaya başladı. Mürekkep dağılıyordu, tıpkı benim umutlarım gibi...

"Sizi hiç sevmiyorum," diye fısıldadım, sesim hıçkırıkların arasında kayboldu. "Sizden nefret ediyorum!"

"Bizim nefretimiz bile senin sevginden daha değerlidir," diyerek arkalarını dönüp gittiler. O an, o ıssız sahilde tek başıma, nefes alamayacak kadar büyük bir boşlukla baş başa kaldım. Koşmaya başladım, arkama bile bakmadan... Her adımda, Karadağ malikanesinin o sıcak ışıklarının benden ne kadar uzaklaştığını hissediyordum.

Malikanenin o ağır kapısını, sanki dünyayı sırtımda taşıyormuşum gibi iterek açtım. Gözlerimden akan yaşlar yanaklarımı yakıyor, hıçkırıklarım göğsümü daraltıyordu. İçerideki sıcaklık, o sabahki mutluluk, az önce eski ailemin bana yaşattığı o aşağılanma duygusuyla tamamen zıt düşüyordu. Kimseye görünmemek, o kan çanağına dönmüş gözlerimi saklamak için doğrudan merdivenlere yöneldim.

Ama Savaş abinin o güçlü eli, koluma dolandı. "Efsun? Güzelim, ne oldu sana?" dedi, sesi o kadar endişeliydi ki... O an diğerleri de salonun her köşesinden bana doğru üşüştüler. Alper, Rüzgar, Devrim, Kuzey... Hepsi oradaydı. O an, o telaşla elimden kayan minik resim defterim yere düştü ama kimsenin dikkatini çekmedi. Gözlerinin hepsi, buraya geldiğimden beri ilk defa ağladığını gördükleri o kan çanağı gözlerime kilitlenmişti.

"Bırakın beni!" diye bağırdım, sesimdeki kırgınlığı saklayamayarak. Savaş abimin elinden hızla kurtuldum, merdivenleri ikişer üçer çıkarak odama kendimi attım ve kapıyı üzerime kilitledim. Odamın soğuk duvarlarına yaslanıp yere çöktüm.

Dışarıda, salonun ortasında ilahi bir sessizlik hüküm sürüyordu. Zaman adeta donmuştu.

Abilerim ve anne-babam, öylece merdivenlerin başında kalakalmışlardı. Onlar için bu durum, bir felaketten daha fazlasıydı. 3 ay boyunca, Efsun’un o tavan arasından kalan sessizliğini, o narin ama içine kapanık halini kırmak için verdikleri tüm çaba, kızlarının o bir dakikalık hıçkırığıyla yerle bir olmuştu.

Savaş, zihninde o anki görüntüyü tekrar tekrar oynatıyordu. Efsun’un o çaresiz, o dünyadan kopmuş bakışları... Kendi kendine, 'Ben onu korumak için, bir daha asla ağlamasın diye dünyayı yakarım demiştim, oysa şimdi kalbi parçalanmış halde kapının arkasında,' diye düşündü. Yumruklarını o kadar sıkmıştı ki parmak boğumları bembeyazdı.

Kuzey, o kapının eşiğinde, sanki bir suçlu gibi çökmüştü. İkiziydi o, ruhunun diğer yarısıydı. 'Nasıl fark etmedim? Nasıl o sahil yolunda onu tek başına bıraktım?' vicdan azabı, bir zehir gibi damarlarında dolaşıyordu. Devrim, profesyonel soğukkanlılığını yitirmiş, sadece kapıya bakıyordu; o an dünyadaki tüm psikolojik analizler Efsun’un acısının yanında bir hiçti.

Baba Cihan Karadağ, o koca imparatorluğu yöneten adam, o an dizlerinin üzerine çökmek istedi. 'Evladımı o kapının ardında ağlarken duyuyorum ve ben hiçbir şey yapamıyorum,' düşüncesi, onun için ölümden daha ağırdı.

Ve sonra... Savaş abinin bakışları yere, halının üzerine düştü. Orada, küçük, tozlu bir defter açık bir şekilde duruyordu. Eğilip onu yerden aldı. Sayfayı çevirdiğinde, herkesin gözleri oraya odaklandı. O resme, o mutlu aile tablosuna ve o altın harflerle yazılmış gibi duran o cümleye baktılar:

“Annem, babam, abilerim, ikizim ve… ben. Ailem...”

O an, o odadaki herkesin kalbine bir hançer saplandı. Kızları, onları "ailesi" olarak görmüştü, onlarla mutlu olmayı hayal etmişti ama dışarıdaki birileri onun bu temiz dünyasını kirletmişti. Savaş, defteri göğsüne bastırırken, tüm kardeşler birbirine baktı. O bakışlarda artık bir acıdan fazlası vardı. Bir intikam yemini, Efsun’un o gözyaşlarının bedelini ödetmek için yanan, gözü dönmüş bir öfke vardı.

Efsun içeride ağlıyordu; dışarıda ise ona bu acıyı yaşatanların sonunu getirecek kurtlar uyanmıştı.

Bölüm sonu

1 yorum