Salı sabahı kolejin o devasa koridorlarından içeri adım attığımda, dün geceden beri içimde yankılanan o "Siz ne güne duruyorsunuz?" cümlesinin verdiği güven hâlâ taze dursa da, üzerimdeki bakışlar yüzünden adımlarım yine de ürkekti. Formam, o narin siluetimi ve incecik belimi ortaya çıkaran o keskin hatlarıyla üzerimdeydi; eteğimin boyuna hiç dokunulmamıştı. Saçlarım her zamanki o doğal, hafif dağınık dalgalarıyla omuzlarımdan aşağı dökülüyordu.
Sınıfa girip pencere kenarındaki yerime oturduğumda, koridordaki o hayranlık ve merak dolu fısıltılar çoktan sınıfın içine de sızmıştı. Kuzey, hemen yanındaki sıraya korumacı bir gölge gibi yerleşti, kollarını göğsünde bağlayıp gözlerini sınıftakilere dikti. Dünkü olaylardan sonra kimse sıramıza yaklaşmaya cesaret edemiyordu ama sınıfın erkeklerinin gözleri, özellikle arka sıralardan gizli gizli bana kaymaya devam ediyordu. Onların bu sessiz hayranlığı, beni utançtan yerin dibine sokuyordu.
İlk ders kimyaydı. Sınıfa giren sert mizaçlı, yaşlı hoca kürsüye geçip kitaplarını açtığında içeride çıt çıkmıyordu. Defterime küçük bir füzen kalemi çizimi yaparken, Kuzey bana doğru eğildi.
"Bugün öğle arasında bahçeye tek başına çıkmak yok, anlaşıldı mı?" diye fısıldadı pürüzlü, hırçın sesiyle. "Dünkü o otoparktaki züppeler hâlâ koridorda dolanıyor. Rüzgar abi gelene kadar yanımdasın."
"Kuzey, abartıyorsun," diye fısıldadım, gözlerimi hocadan kaçırarak. "Zaten kimse yanıma yaklaşamıyor senin yüzünden."
"Abartmıyorum Efsun! O çocukların sana nasıl baktığını görmüyor musun? Kafayı yiyeceğim ya!"
Biz sıranın altında gizlice ve hararetle konuşmaya devam ederken, hocanın tebeşiri tahtaya sertçe vurmasıyla ikimiz de irkildik. Hocanın o kalın gözlüklerinin arkasındaki sert gözleri doğrudan bizim sıraya kilitlenmişti.
"Kuzey! Ve yanındaki yeni gelen kızım!" diye gürledi hoca, sesi sınıfta yankılandı. "Ders başladığından beri fısıldaşıp duruyorsunuz. Kuzey, senin bu hırçınlıklarından zaten bıktım. Yeni gelen arkadaşının da dersi sabote etmesine izin vermeyeceğim!"
"Hocam sadece bir şey sordum," dedi Kuzey, o dik kafalı, ergen hırçınlığıyla hemen savunmaya geçerek.
"Cevap istemiyorum Kuzey! Madem yan yana durunca çeneniz durmuyor, yerinizi değiştireceğiz," dedi hoca, sınıfta göz gezdirerek. Ardından orta sıralarda, cam kenarından biraz uzakta, kendi halinde oturan, okulun o sessiz ama popüler çocuklarından biri olan o kumral erkeği işaret etti. "Efsun, sen çantanı al ve oradaki boş sıraya, Umut’un yanına geç. Çabuk!"
O an sınıfın içinde derin bir sessizlik oldu. Kuzey’in gözleri anında kan çanağına döndü, oturduğu sıradan neredeyse fırlayacak gibi ayağa kalktı. "Hocam ne münasebet, yanımda kalacak!" diye çıkıştı.
"Sıra senin değil Kuzey, otur yerine yoksa ikinizi de disipline gönderirim!" dedi hoca tavizsiz bir tonla.
Korkuyla ve utançtan kıpkırmızı kesilerek çantamı elime aldım. Kuzey’in sinirden titreyen, "Gitme" der gibi bakan gözlerinin önünden geçip, hocanın işaret ettiği o sıraya doğru yürüdüm. Kalbim o kadar hızlı çarpıyordu ki, eteğimin uçlarını hafifçe çekiştirerek çocuğun, yani Umut’un yanındaki o boş sandalyeye oturdum.
Umut, okulun o diğer şımarık, parasıyla övünen tiplerinden çok farklıydı. Kumral saçları hafifçe alnına düşmüştü, üzerinde forması son derece düzgün duruyordu. Ben yanına oturduğumda, o duru ve narin yüzüme, o utançtan kızarmış çilli yanaklarıma bakıp hafifçe, çok nazik bir tebessüm kondurdu yüzüne.
"Selam," dedi Umut, sesini sadece benim duyabileceğim o yumuşak, sakin tona ayarlayarak. "Ben Umut. Kuzey’in gazabına uğramak istemezdim ama... yanıma gelmene sevindim."
Kafamı yavaşça ona doğru çevirdim. Eski evimde bana hiç kimse bu kadar kibar, bu kadar yapaylıktan uzak yaklaşmamıştı. Heyecandan ve çekingenlikten parmaklarım birbirine dolandı, hırkamın kollarını avcumun içine çektim.
"Selam," dedim, sesim o kadar kısık ve utangaç çıkmıştı ki, adeta bir fısıltı gibiydi. Gözlerimi ondan kaçırıp önümdeki boş deftere diktim. "Ben de Efsun. Kusura bakma... Kuzey biraz... korumacıdır da."
"Fark ettim," dedi Umut, hafifçe gülümseyerek. Bakışlarında en ufak bir çiğlik, bir şımarıklık yoktu; aksine o duru güzelliğime karşı derin bir hayranlık beslediği her halinden belliydi. "Ama bence bu okulda, senin gibi... bu kadar doğal ve farklı bir kızın korunmaya ihtiyacı olması çok normal. Burada herkes çok yapay. Sen... çok başkasın."
Umut’un bu içten, beni övmeyen ama tamamen doğallığıma hitap eden o kibar kelimesi karşısında utancım katlanırken, başımı daha da öne eğdim.
Tam o sırada, arka sıradan gelen o korkunç gürültüyle sınıftaki herkes arkaya döndü. Kuzey, elindeki kalemi sinirden ortasından ikiye kırmış, gözlerini bir katil gibi Umut’un üzerine dikmişti. Eğer hoca sınıfta olmasa, ikizim o sırayı parçalayıp Umut’un üzerine atlayacak gibi bakıyordu. Aşko abilerin ve ikizimin o büyük kıskançlık krizi, bu yeni sıramda, o kibar çocuğun hemen yanında yepyeni bir fırtınaya dönüşmek üzereydi.
Umut’un o sakin, o güven veren ses tonu sınıfın o uğultulu ve yapay havasını benim için bir anlığına tamamen dağıtmıştı. Ellerim hırkamın kollarında titrerken, önümdeki kimya defterinin kenarına hırsla vuran tebeşir sesleri bile artık o kadar korkutucu gelmiyordu.
"Teşekkür ederim," diye fısıldadım yavaşça, sesimin pürüzsüz çıkması için büyük bir çaba sarf ederek. "Ben... sadece buradaki insanlara pek alışkın değilim. Eski okulum çok... farklıydı."
Umut, gözlerini tahtadan ayırmadan hafifçe bana doğru eğildi. Parfümünün o taze, çam ve nane karışımı hafif kokusu burnuma çalındı. "Farkındayım," dedi, o ince ve biçimli parmaklarıyla kalemini çevirirken. "Dün bahçede olanları, Kuzey’in o halini herkes gördü. Ama inan bana, bu okuldaki şımarık tiplerin senin o doğal, o abartısız duruşunu anlamasını bekleyemezsin. Sen buradaki herkesten çok daha gerçeksin, Efsun."
Bu sözler içimde ufacık bir sıcaklığın yayılmasına neden olurken, yanaklarımdaki o çillerin utançtan iyice belirginleştiğini hissedebiliyordum. Hayatımda ilk defa biri beni o diğer parıltılı kızla kıyaslamadan, sadece ben olduğum için takdir ediyordu.
Tahtaya büyük bir kimya formülü yazan yaşlı hoca, arkasını dönüp doğrudan bizim sıraya baktı. Kuzey arkada hâlâ kırdığı kalemin parçalarıyla sırayı döverken, hocanın gözleri benim ve Umut’un üzerindeki o uyumlu sessizlikte gezindi. Sınıfın geri kalanı sürekli konuşurken, bizim sadece dersle ve birbirimizle kurduğumuz o mesafeli ama saygılı diyalog hocanın hoşuna gitmişti.
"Güzel," dedi hoca, gözlüğünü burnunun üzerine sabitleyerek. "Görüyorum ki sınıfın en uslu çocuğuyla yeni öğrencimiz çok iyi anlaştı. En azından arkadaki o hırçın ikiz gibi dersi sabote etmiyorsunuz. Bundan sonra kimya derslerinde yeriniz burası. Dönem sonuna kadar yan yana oturacaksınız, itiraz istemiyorum!"
"Hocam!" diye arkadan adeta bir aslan gibi kükredi Kuzey. Oturduğu sıra öyle bir sarsıldı ki, sınıftaki herkes korkuyla arkaya döndü. "Ne demek dönem sonuna kadar ya?! Ben itiraz ediyorum!"
"Otur yerine Kuzey, yoksa seni şu an sınıftan atarım!" dedi hoca tavizsiz bir sesle.
Kuzey sinirden kıpkırmızı kesilmiş bir halde yerine çökerken, Umut bana bakıp dudaklarının kenarıyla hafifçe gülümsedi. "Sanırım ikizinin benden nefret etmesi için artık çok daha büyük bir sebebi var," diye fısıldadı.
"Kusura bakma," dedim utançla başımı eğerek. "Gerçekten kötü bir niyeti yok, sadece..."
"Sorun değil," dedi Umut, o koyu kumral saçlarını arkaya atarak. "Seni korumak istemesini anlıyorum. Ben olsam... ben de öyle yapardım."
Bu son cümlesi kalbimin ritmini tamamen altüst ederken, teneffüs zilinin çalmasıyla adeta kurtarıldım. Ders biter bitmez Kuzey bir kasırga gibi sıramızın başında bitti. Kolumdan nazikçe ama büyük bir aceleyle tutarak beni ayağa kaldırdı. Umut’a öyle bir baktı ki, eğer gözleriyle adam öldürebilseydi Umut şu an o sırada can vermişti. Umut ise sadece sakin bir tebessümle Kuzey’e başını sallamakla yetindi, onun bu olgunluğu Kuzey’i daha da delirtiyordu.
Akşam eve döndüğümüzde, içimdeki o huzursuzluk yerini büyük bir endişeye bırakmıştı çünkü Kuzey’in bu mevzuyu masada patlatacağını çok iyi biliyordum. Nitekim, o devasa abanoz masaya pazar kahvaltısının o gerginliğiyle oturduğumuzda, annemin benim için hazırlattığı o hafif sebze çorbasından daha ilk yudumu almıştım ki, Kuzey bombanın pimini çekti.
"Baba!" dedi Kuzey, elindeki çatalı tabağına sertçe vurarak. "Savaş abi! Size bir haberim var. Bizim bu saf, önüne baksın diye sınıfa koyduğumuz kız, bugün kimya dersinde yanına oturduğu o çocukla fısır fısır, fısır fısır konuştu! Hoca da bunları gördü, ceza niyetine bunları dönem sonuna kadar yan yana oturttu!"
Masadaki o çatal bıçak sesleri anında kesildi. Savaş abinin o her zamanki sarsılmaz, lider çenesi öyle bir kasıldı ki, gözlerindeki o kapkara hareler doğrudan bana döndü. Alper abi bardağını masaya sertçe bıraktı, o kibirli ve aristokrat ses tonuna sızan o net kıskançlıkla konuştu.
"Kimmiş o çocuk?" dedi Alper abi, doğrudan Kuzey’e bakarak ama gözleriyle beni delip geçmek ister gibi. "Hangi cüretle bizim kızımızla ders boyunca fısıldaşabiliyor? Kuzey, sen o sırada ne yapıyordun, armut mu topluyordun?"
"Abi adamı öldürecektim zaten hoca sınıftaydı!" diye savundu kendini Kuzey.
Rüzgar abi ise derin bir nefes alıp arkasına yaslandı. "Bu çocuk kim Efsun?" diye sordu, sesi ilk defa bu kadar korumacı ve hesap sorar gibiydi. "Ne konuştun onunla ders boyunca? Sana bir saygısızlığı mı oldu?"
"Hayır..." dedim, utançtan kıpkırmızı kesilerek başımı iyice çorba kâseme gömdüm. Saçlarım yüzümü tamamen kapatmıştı. "Umut sadece... çok kibar biri. Benimle tanışmak istedi, yeni geldiğim için yardımcı olmaya çalıştı. Kötü hiçbir şey söylemedi."
"Umut demek..." diye mırıldandı Devrim abi. Bir psikolog keskinliğiyle benim o utangaç hallerimi inceliyordu ama onun da o zeki gözlerinde ilk defa net bir abilik kıskançlığı belirdi. "Kibar olması onun bizim sınırımızı geçebileceği anlamına gelmez, Efsun. Karadağ ailesinin kızına yaklaşırken herkes haddini bilecek."
Ve asıl bomba, masanın başından geldi. O ana kadar sessizce çocuklarının bu kıskançlık krizini izleyen Cihan Bey, elindeki peçeteyle dudaklarını sildi. Yüzündeki o babacan ifade gitmiş, yerine o koca holdingi yöneten o kıskanç, o sert baba duruşu gelmişti.
"Kuzey," dedi Cihan Bey, sesi tüm salonda buz gibi yankılandı. "Yarından itibaren o Umut denilen çocuğun kim olduğunu, ailesinin kim olduğunu Alper bizzat araştırsın. Ve sen... o sınıfta o çocuğun Efsun’a bir adımdan fazla yaklaşmasına izin vermeyeceksin. Gerekirse o kimya hocasıyla ben bizzat konuşur, o yer değişikliğini iptal ettiririm."
"Gerek yok baba, ben hallederim," dedi Savaş abi, o sarsılmaz ve tehlikeli sesiyle noktayı koyarak. "Efsun bu evdeki herkesten daha değerli. Dışarıdaki hiçbir çocuğun onun o duru zihnini bulandırmasına izin vermeyiz."
Annem ise masadaki bu devasa erkek dayanışmasına ve kıskançlık krizine bakıp hafifçe tebessüm etti ama gözleriyle beni destekler gibi baktı. Ben ise o masanın ortasında, hayatımda ilk defa bu kadar çok erkek tarafından, hem de böylesine büyük bir kıskançlıkla sahiplenilmenin verdiği o şaşkınlık ve utançla çorbamı içmeye çalışıyordum. Umut hayatıma girmişti ve bu evdeki o güçlü kurtların zırhını daha ilk günden darmadağın etmeyi başarmıştı.
Akşam masasında kopan o devasa kıskançlık fırtınasının ardından, çarşamba sabahı okula gitmek benim için artık bambaşka bir anlam taşıyordu. Savaş abinin dediği gibi, malikanenin o siyah, filmli camları olan devasa cipi ve arkasındaki koruma aracı sabah bizi kapıdan almıştı. Kuzey arabada tek bir kelime bile etmiyor, kollarını göğsünde bağlamış, dikiz aynasından dik dik dışarıyı izliyordu.
Okul bahçesine adım attığımızda, dün Kuzey'in çıkardığı o büyük kavga ve abilerimin okula yaydığı o Karadağ ağırlığı meyvelerini vermişti. Bahçedeki o şımarık, zengin çocuklar artık bana bakarken iki kez düşünüyor, uzaktan uzağa o hayranlık dolu bakışlarını gizlemeye çalışıyorlardı. Ama benim gözüm, merdivenlerin başında durmuş, elindeki kahve bardağıyla sakin sakin etrafı izleyen Umut’a kaydı. Umut, beni gördüğü an o koyu kumral saçlarını hafifçe geriye savurdu ve o her zamanki kibar, o içten tebessümünü yüzüne kondurdu.
Kuzey, Umut’un bana baktığını fark ettiği an anında önüme geçip gövdesiyle bana siper oldu. "Yürü Efsun, bakma şuna," diye homurdandı. Ama ne yaparsa yapsın, kimya dersi saati geldiğinde hoca sınıfa girer girmez yerlerimizi hatırlattı.
"Evet, yerlerinize geçin bakalım. Efsun, Umut’un yanına," dedi hoca, tahtaya yeni formülleri yazmaya başlarken.
Çantamı alıp usulca Umut’un yanındaki sıraya oturdum. Eteğimi her zamanki o çekingenlikle aşağıya doğru çekiştirirken, Umut bana doğru hafifçe eğildi. Sesi yine o kadar huzur vericiydi ki, arkada Kuzey’in sırayı tekmeleyen ayak seslerini bile unutturuyordu.
"Günaydın," dedi Umut, sesindeki o yumuşak tınıyla. "Dün akşam ikizinin gazabından sağ kurtulabildin umarım. Çünkü okuldan çıkarken arkamdan öyle bir bakıyordu ki, evde seni sorguya çekeceğinden emindim."
Utançtan yanaklarımın hafifçe kızardığını hissettim. Ellerimi hırkamın kollarının içine saklayarak önümdeki boş sayfaya küçük bir daire çizdim. "Aslında... sadece Kuzey değil," diye fısıldadım, sesimi olabildiğince kısarak. "Bütün ev biraz... fazla tepki verdi. Babam ve diğer abilerim de pek hoşlanmadı bu durumdan."
Umut bu cevabım üzerine hafifçe, çok tatlı bir sesle kıkırdadı. "Beş dağ gibi abi ve bir koca holding sahibi baba... Haklılar," dedi, gözlerini doğrudan benim o solgun, hafif çilli yüzüme dikerek. Bakışlarındaki o derin, o yapaylıktan uzak hayranlık içimi titretti. "Karşılarında senin gibi bu kadar duru, bu kadar özel bir kız varken, etrafındaki her erkekten şüphelenmeleri çok normal. Ama endişelenme, ben sınırımı bilirim. Seni zor durumda bırakacak hiçbir şey yapmam."
"Teşekkür ederim," dedim, gözlerimi ondan kaçırıp tahtaya bakarak. Onun bu anlayışlı hali, eski evimde gördüğüm o çiğ zorbalıklardan sonra bana o kadar iyi geliyordu ki...
Dersin sonuna doğru, yaşlı kimya hocası tebeşiri masaya bıraktı ve sınıfa döndü. "Evet gençler, biliyorsunuz dönem ortasına geliyoruz. Bu yıl sizden büyük bir laboratuvar ve kimya proje ödevi istiyorum. Bu ödev dönem notunuzun yüzde ellisini etkileyecek. Ve tahmin ettiğiniz gibi..." Hoca doğrudan bizim sıraya baktı, yüzünde muzip bir gülümseme belirdi. "Yan yana oturanlar partner olacak. Umut ve Efsun, ilk proje çiftimiz sizsiniz. Konunuzu çıkışta benden alın."
"Hocam bu bir komplo!" diye arkadan Kuzey’in o hırçın sesi yükseldi. Sınıftaki herkes gülüşürken, Kuzey sinirden sırayı yumrukluyordu. "Ben ne güne duruyorum, ben niye ikizimle partner olamıyorum ya?!"
"Sen git Melis’le partner ol Kuzey, dersi kaynatma!" dedi hoca tavizsizce.
Umut bana bakıp göz kırptı. "Sanırım yakında bu proje için daha çok yan yana gelmemiz gerekecek, Efsun. Tabii abilerin bana yaşama şansı tanırsa," diye fısıldadı.
Gülümsememi gizlemek için başımı öne eğdim. O an bilmiyordum ama bu proje ödevi, ilerleyen günlerde Umut’un o devasa Karadağ malikanesine, benim o resim tualimin durduğu odama ilk adımını atmasına vesile olacaktı. Ve o güçlü, kıskanç abilerimin, hatta o kosgoca Cihan Karadağ’ın dakikada bir odanın kapısını bir bahaneyle basıp Umut’a o ölümcül, katil bakışlarını atacağı o büyük eğlenceli kaosun ilk tohumları tam şu an, bu kimya sınıfında atılıyordu.
Okul çıkış zili koridorda yankılandığında, içimde hem kimya projesinin verdiği o tatlı telaş hem de abilerimin evde koparacağı fırtınanın korkusu vardı. Sınıftakiler yavaş yavaş dağılırken, Umut eşyalarını sakin hamlelerle çantasına yerleştirdi. Ben de hırkamın kollarını avcumun içine sıkıştırıp çantamı omzuma taktım.
"Hocadan konuyu aldım," dedi Umut, yanıma gelerek. O koyu kumral saçları yine alnına dökülmüştü. "Organik bileşiklerin reaksiyon hızları üzerine... Biraz uğraştıracak ama hallederiz. Ne zaman başlamak istersin?"
Tam o sırada, arka sıradan çantasını hışımla sırtına takan Kuzey, bir gölge gibi aramıza sızdı. Ama bu sefer hemen araya girmek yerine, bir anlık duraksamayla bizi uzaktan izlemeyi seçti. İşte o an... Kuzey’in gözleri tamamen dondu.
Çünkü Umut, bana bakarken gözlerinin içi parıldıyordu. O şımarık kolej çocuklarının o çiğ, avcı bakışlarından o kadar uzaktı ki... Benim o solgun yüzüme, utangaç çilli yanaklarıma adeta kutsal bir şeye bakar gibi, derin bir hayranlıkla ve saygıyla bakıyordu. Ve asıl bomba... Hayatında hiç sevilmemiş, hep köşeye itilmiş olan ben, Umut’un bu asil ve güven veren duruşu karşısında ilk defa içtenlikle, gözlerimin içi gülerek hafifçe tebessüm ettim. Dudaklarımın kenarında beliren o ufacık, narin ama saf mutluluk dolu gülüş, Kuzey’in göğsüne bir ok gibi saplandı.
Kuzey, ikizinin o eski evdeki o mutsuz, o ezik siluetinden sonra ilk defa bir erkeğin yanında böyle masumca gülümsediğini görünce kıskançlıktan ve o tuhaf korumacılıktan deliye döndü. Yumruklarını sıktı, gözleri kan çanağı gibi oldu ama sınıfta olay çıkarmamak için kendini zor tutarak kolumdan tuttu. "Yürü Efsun, araba bekliyor!" diye kükredi pürüzlü sesiyle. Umut’a arkasını dönüp beni koridora adeta sürüklerken, içindeki o kıskançlık canavarı çoktan eve gidip masayı ateşe vermek için sabırsızlanıyordu.
Akşam o devasa abanoz masada yine tam kadro toplanmıştık. Annemin benim için hazırlattığı o hafif akşam yemeğinden birkaç lokma almıştım ki, Kuzey elindeki bardağı masaya resmen çarptı.
"Baba! Savaş abi! Ben bugün kendi gözlerimle gördüm, artık bu işe bir dur deyin!" diye bağırdı Kuzey, sinirden sesi titriyordu. "O Umut denilen züppe, çıkışta Efsun’a nasıl bakıyordu biliyor musunuz? Resmen hayran hayran, gözlerinin içine düşecek gibi! İşin kötüsü... Efsun da ona gülümsedi ya! Bizim evde yüzü gülmeyen kız, o çocuğun karşısında resmen ışık saçıyordu! Kafayı yiyeceğim, çıldıracağım!"
Savaş abinin elindeki çatal tabağın kenarında dondu. O kapkara gözleri anında üzerime kilitlenirken, Alper abi arkasına yaslanıp çenesini sıktı. Rüzgar ve Devrim abinin bakışlarındaki o korumacı buz kütlesi salondaki havayı bir anda sıfırın altına düşürdü. Cihan Bey ise çatık kaşlarıyla doğrudan bana baktı.
"Efsun," dedi Cihan Bey, o otoriter ama içten sesiyle. "Ne konuştunuz çıkışta? Ne bu gülüşmeler?"
Utançtan yerin dibine girmek üzereydim. Başımı öne eğip parmaklarımla oynamaya başladım. Proje ödevi için izin istememin tam sırasıydı ama her şeyi yanlış anlayacaklarından o kadar korkuyordum ki... Derin bir nefes aldım. Umut’un beni ders çalışmak için kendi evine çağıracağını düşündüğüm için konuyu oradan açmaya karar verdim.
"Şey..." dedim, sesim o kadar narin ve ürkek çıktı ki. "Kimya hocası bizi proje ortağı yaptı. Dönem ödevi... Çok büyük bir ödev. Ben... Umut beni evine çağırır diye düşündüm proje için, yani onun evine gidecektim-"
"NE?!" diye aynı anda kükredi beş abi birden.
Masadaki o korumacı kriz bir anda arşa çıktı. Alper abi masaya hafifçe vurarak ayağa kalktı. "Bir de evine mi çağıracakmış?! Bak sen şu hadsize!" diye gürledi.
"Asla!" dedi Savaş abi, sesi bir mahkeme ilamı gibi kesindi. "Karadağ ailesinin kızı, elin çocuğunun evine falan gidemez! Kimmiş o, hayırdır? Erkek başına seni evine mi çağıracak?!"
Rüzgar abi araya girdi, gözlerinden ateş fışkırıyordu. "Çok istiyorsa o buraya gelecek Efsun! Bizim korumamız altında, bu evde, gözümüzün önünde yapacaksınız o ödevi! Sıkıysa o çocuk senin kılına zarar versin, burayı ona mezar ederim!"
Her kafadan bir ses çıkıyor, abilerim kıskançlıktan ve korumacılıktan masayı resmen birbirine katıyordu. Cihan Bey bile "O çocuk bu eve gelecek, sınırlarını burada öğrenecek," diyerek abilerimi onaylıyordu. Herkes bağırıyor, ortalık bir savaş alanına dönüyordu. Onların bu hırçın ama beni dünyadaki her şeyden çok korumaya çalışan o saf sevgisi karşısında içimde yıllardır kilitli kalan o kapı aniden kırıldı. İlk defa kendimi bir aileye ait hissettim.
Daha fazla dayanamadım. Sesimi yükselterek, hayatımda ilk defa o kelimeleri dudaklarımdan döktüm:
"Durun artık... Lütfen durun, abilerim!"
O an salonda zaman tamamen durdu.
Savaş abi ayağa kalktığı pozisyonda taş kesildi. Alper abinin o kibirli çenesi gevşedi, Rüzgar ve Devrim şok içinde gözlerini bana dikti. Kuzey’in gözleri irileşti, elindeki çatalı masaya düşürdü. Cihan Bey ve annemin gözleri anında doldu. Hayatımda ilk defa onlara "abilerim" demiştim. Onları birer koruyucu, birer aile olarak kabul ettiğimi o tek kelimeyle ilan etmiştim.
Salona o buram buram dram kokan, kalpleri eriten o muazzam sessizlik çökerken, Savaş abi yavaşça yerine oturdu. Gözlerindeki o sert, o mafyatik ifade yerini saf bir şefkate bıraktı. O beş güçlü kurt, kız kardeşlerinin dudaklarından dökülen o tek bir "abi" kelimesiyle tamamen diz çökmüştü.
