İçeriğe geç

Kusursuzluk Lekesi

Bölüm 5 · 11 dk okuma

Kusursuzluk Lekesi

Bölüm 5

5. Bölüm; Zincirlerin Çatısı

Pazartesi sabahı, hayatımın en ağır imtihanlarından birine uyandığımı biliyordum. Yataktan kalkıp banyoya ilerlediğimde, aynadaki yansımama bakmak içimden gelmiyordu. Eski evimde bana her gün çirkin, sönük ve yetersiz olduğum söylenmişti; o yüzden aynalara küseli yıllar olmuştu. Yine de gözlerimi yavaşça kaldırdığımda, karşımdaki o yabancıyı inceledim. Koyu renk, dalgalı saçlarım omuzlarıma dağınıkça dökülüyordu. Burnumun ve yanaklarımın üzerine serpiştirilmiş o hafif çiller, o solgun ve yorgun yüzüme tuhaf bir çocuksu hava katıyordu. Dudaklarımı kemirerek o devasa gardıroba asılmış olan yeni okul formama baktım. İçimde büyüyen o endişeyi bastırmak imkansızdı.

Üzerimdeki o bol, beni bir çuval gibi gizleyen siyah sweatshirtleri ilk kez çıkarıp o formayı üzerime geçirdiğimde, aynadaki görüntü karşısında afallayarak bir adım geri çekildim. Lacivert ekoseli, pileli kısa eteği, belime tam oturan beyaz gömleği ve ince kravatıyla bu forma, eski ailemin benden gizlemeye çalıştığı, beni sürekli hantallıkla suçlayarak bol kıyafetlerin altına gömdüğü o zayıf, narin hatlarımı ilk kez bu kadar net bir şekilde ortaya çıkarmıştı. Kendimi o kadar alışılmadık ve açıkta hissediyordum ki, ellerim gayriihtiyari eteğimin uçlarını aşağıya doğru çekiştirdi. Saçlarımı taramaya bile cesaret edemeden, o doğal dağınıklığıyla serbest bıraktım. Aynadaki kız bendim ama kendimi o kadar eğreti hissediyordum ki, sanki üzerimdeki kıyafetler bana ait değilmiş gibi bir yabancılık hissi tüm bedenimi sardı.

Aşağıya, o gergin hafta içi kahvaltısına indiğimde salonda derin, kasvetli bir sessizlik vardı. Adımlarım yemek masasına yaklaştığında, masadaki tüm abilerimin bakışları aynı anda bana döndü. Ve o an, salondaki zaman tamamen durdu.

Kuzey’in elindeki çatal tabağın kenarına çarparak gürültüyle düştü. Gözleri eteğimin kısalığına ve üzerime oturan gömleğe takıldığında, yanakları sinirden ve tuhaf bir şoktan anında alev aldı. Savaş abi, kahve fincanını masaya bırakırken kaşlarını o kadar sert çattı ki, alnındaki o damarın belirginleştiğini görebiliyordum. Alper, Rüzgar ve Devrim... Hepsi ilk kez o bol, salaş kıyafetlerin altından çıkan bu incecik, narin silueti gördüklerinde ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Abilerimin o aristokrat ve mesafeli duruşları, yerini saf, korumacı bir kıskançlığın getirdiği o gergin havaya bırakmıştı.

"Bu etek..." dedi Kuzey, masadan hışımla ayağa kalkarak. Sesindeki o ergen hırçınlığı bu sefer tamamen korumacı bir öfkeyle yoğrulmuştu. "Bu etek neden bu kadar kısa? Savaş abi, şuna bir şey söylesene! Bu şekilde okula gidemez! Herkes ona bakacak!"

Savaş abi derin bir nefes alıp arkasına yaslandı, gözlerini doğrudan Kuzey’e dikti ama bakışlarındaki o korumacı ciddiyet benim üzerimde sabitleşmişti. "Okulun resmi forması bu, Kuzey," dedi, sesi her zamankinden daha tok ve emrediciydi. "Ama sen... okulda bir saniye bile yanından ayrılmayacaksın. Gözün üzerinde olacak."

Annem ise tabağıma doğru uzandı. Gözlerinde o geçmişin suçluluk duygusunu gizlemeye çalışarak, önüme devasa bir krep, reçeller ve peynirlerle dolu ağır bir kahvaltı tabağı sürdü. "Hadi güzel kızım, iyice ye. Okulda aç kalmanı istemiyorum," dedi sevecenlikle ama bu ısrar içimdeki o karanlık canavarı uyandırmaya yetti.

Eski evimde ne zaman bir hata yapsam, ne zaman o diğer kızın gerisinde kalsam, masadaki o ağır yemekleri kusana kadar yemeye zorlanırdım. O psikolojik baskı ve hakaretler yüzünden midemin kasıldığı o anlar bir film şeridi gibi zihnimden geçti. Annemin önüme koyduğu o koca tabağa baktığımda, boğazıma aşılmaz bir düğüm oturdu. Karnım aslında açlıktan gurulduyordu ama o zorlama hissinin getirdiği o eski korku burnuma geldiği an midem aniden ters döndü.

"Ben... bunu yiyemem," dedim, sesim bir anda fısıltıya dönüştü. Masadan geriye doğru çekildim.

"Efsun, saçmalama lütfen, ufacık bir krep sadece. Güne aç başlanmaz, ye hadi," diye üsteledi Alper abi, durumun ciddiyetini anlamayarak o her zamanki üstten tonuyla.

O zorlama kelimesi zihnimde şimşek gibi çaktı. Masadaki o ağır kokular, üzerime gelen o büyük adamların gölgeleri, o eski evdeki çaresizliğim... Daha fazla dayanamadım. Sandalyeyi hızla geriye itip banyoya doğru koştuğumda arkamdan endişeli adım sesleri yükseldi. Klozetin önüne çöküp ne kadar aç olursam olayım, sadece o geçmişin verdiği o saf, psikolojik acıyla, midem boş olmasına rağmen acı bir su kusmaya başladım. Gözlerimi kapattığımda eski annemin "Düzgünce ye şunu, bizi rezil etme!" diyen bağırtıları kulaklarımda çınlıyordu. Gözlerimi sıkıca yumdum, yanaklarımdan aşağı yaşlar süzülürken hıçkırığımı içime gömdüm.

O sırada banyonun kapısında beliren Devrim ve Savaş, Efsun’un o incecik bedeninin o eski evdeki travmalar yüzünden nasıl sarsıldığını, sadece "ye" dendiğinde bile vücudunun nasıl bir savunma mekanizması geliştirdiğini çıplak bir dramla izlediler. Devrim, bir psikolog olarak durumun vehametiyle sarsılmıştı. Savaş ise yumruklarını sıkmaktan tırnaklarını avuç içine geçirmişti.

"Neden?" diye sordu Devrim kapının eşiğinden yavaşça yaklaşarak. Sesi ilk defa o profesyonel soğukluğundan uzaktı, adeta içi titriyordu. "Neden yemek görünce bu hale geliyorsun güzelim? Sana ne yaptılar orada?"

Efsun yüzünü yıkayıp ayağa kalktı ama hiçbir şey söylemedi. Sadece ürkek gözlerle onlara baktı ve dudaklarını birbirine bastırdı. O eski evdeki o her lokmada hakaret işittiği o 'kusana kadar zorlama' işkencelerini onlara anlatamazdı. O derin, hırpalayıcı sessizlik, masadaki tüm o güçlü Karadağ erkeklerinin kalbine bir bıçak gibi saplandı. Onların parayla pulla çözemeyeceği, tamamen ruhu zedelenmiş bir kız vardı karşılarında.

Yarım saat sonra, Kuzey’in o lüks arabasının içinde, kolejin o devasa demir kapısından içeri giriyorduk. Üzerimdeki o hatlarımı ortaya çıkaran forma, dalgalı koyu saçlarım ve o duru, hafif çilli yüzümle bahçeye adım attığım an, etraftaki bakışların üzerime kilitlendiğini hissettim. Kendimi o kadar rahatsız hissediyordum ki, çantamın askısını göğsüme doğru bastırarak yürüyordum.

Bahçedeki bazı şımarık, zengin kız grupları bana bakıp "Bu yeni gelen de kim? Tarza bak, saçları bile yapılmamış, kuaföre uğramamış herhalde," diyerek fısıldaşmaya ve o tanıdık zorbalık fısıltılarını yaymaya başladılar. Kafamı daha da öne eğdim. Ancak erkeklerin durumu tamamen farklıydı; okulun o popüler çocukları, formanın ortaya çıkardığı o narin, incecik siluetimi ve o abartısız, doğal yüzümü gördüklerinde bir anlık sessizliğe bürünmüşlerdi. Bakışlarındaki o hayranlık beni daha da çok germişti.

Biz merdivenleri çıkarken, okulun o her halinden elit olduğu belli olan yakışıklı tiplerinden biri cesaretini toplayıp doğrudan önüme çıktı. Gözlerini doğrudan yüzüme dikti, yüzünde ukala bir gülümseme vardı.

"Selam," dedi çocuk, elindeki telefonu hafifçe sallayarak. "Okula yeni geldin sanırım. Tarzın da duruşun da bu okuldakilerden çok farklı... Gerçekten dikkat çekicisin. Sakıncası yoksa numaranı alabilir miyim?"

Ben şaşkınlıkla ve korkuyla bir adım geri çekilirken, ne olduğunu anlamadan arkamdan gelen o pürüzlü, vahşi kükremeyi duydum. Kuzey, çocuğun yakasına yapışıp onu duvara sertçe yasladığında, bahçedeki herkes şok içinde bize döndü.

"Sen kimin numarasını istiyorsun lan piç?!" diye bağırdı Kuzey, gözleri kan çanağı gibi dönmüştü. "O senin karşında duran kız benim ikizim! Bir daha onun etrafında gezinirsen seni bu okula gömerim!"

Okulun ilk günü, o geçmişin travmatik sızısı ve arkamda fırtınalar koparan o hırçın ikizimin kıskançlık kriziyle, tam bir kaosun ortasında başlamıştı.

Kuzey’in o vahşi kükremesi koridorun yüksek tavanında yankılanırken, yakasına yapıştığı çocuğun nefesi kesilmişti. Bahçeden koridora taşan o kalabalık öğrenci grubu, Karadağ holdingin veliahdı, okulun o hırçın ve tehlikeli çocuğu Kuzey’in ilk defa bir kız için bu kadar net bir şekilde delirdiğine şahit oluyordu. Çocuğu sertçe duvara çarpıp bıraktığında, ellerini hırsla saçlarının arasından geçirdi ve gözlerini etraftaki kalabalığa dikti.

"Herkes önüne baksın lan!" diye kükredi Kuzey. O an koridordaki o fısıltılar bıçak gibi kesildi.

Kuzey arkasını dönüp yanıma geldiğinde, gözlerindeki o kan çanağı gibi dönmüş öfke, benim o ürkek bakışlarımla buluştuğu an tuhaf bir şekilde duruldu. Elini yavaşça sırtıma, o beyaz gömleğin üzerine koydu ama canımı acıtmaktan korkar gibi ufacık bir dokunuştu bu. "Yürü," dedi, sesi bu kez pürüzlü bir fısıltıdan ibarettir. "Sınıfa geçelim."

11-A sınıfının kapısını aralayıp içeri girdiğimizde, cam kenarındaki ve arka sıralardaki o lüks kolej çocuklarının bakışları anında bize döndü. Kuzey, beni doğrudan arka sıradaki kendi yerinin hemen yanına, pencere kenarına yönlendirdi. Çantamı sıranın kenarına asıp oturduğumda, üzerimdeki bu kısa pileli etek ve narin hatlarımı ortaya çıkaran formayla kendimi fazlasıyla çıplak ve savunmasız hissediyordum. Başımı hafifçe öne eğdim, koyu renk dalgalı saçlarım yüzümün kenarından o hafif çilli yanaklarıma doğru dökülerek beni dünyadan gizlemeye çalıştı.

Ancak erkeklerin o yoğun, şaşkınlık ve hayranlık dolu bakışları ders boyunca da, teneffüslerde de bir an olsun üzerimden eksilmedi. Okulun o şımarık kız grupları arkamdan fısıldaşırken, koridorda ne zaman kafamı kaldırsam üst sınıflardan ya da yan sınıflardan çocukların kapının önünde birikip usulca beni izlediklerini, o abartısız ve duru yüzüme bakakaldıklarını görüyordum. Hatta öğle arasında sıramda oturmuş defterime küçük bir karalama yaparken, sınıfın basketbol takımından olduğu belli olan uzun boylu bir çocuk çekinerek yanıma yaklaştı.

"Selam Efsun," dedi, sesi Kuzey’in o sabahki dehşetinden ötürü hafifçe titreyerek. "Şey... okul çıkışı kahve içmek ister misin diye soracaktım? Ya da numaranı verirsen..."

Kuzey o sırada sınıfta değildi ama çocuğun cümlesi bitmeden, sınıfın kapısında biten Rüzgar abimin o buz gibi gölgesi sıranın üzerine düştü. Rüzgar abi o elindeki araba anahtarını parmağında çevirirken çocuğa öyle bir baktı ki, çocuk lafını yutup arkasına bakmadan kaçtı. Erkeklerin bu bitmek bilmeyen ilgisi, beni utançtan yerin dibine sokarken koruyucularımın çıldırması için de birer fitil oluyordu.

Akşam eve döndüğümüzde, üzerimdeki o formayı çıkarıp hızla en bol hırkalarımdan birini üzerime geçirdim ve akşam yemeği için aşağıya indim. Masada tüm aile eksiksiz toplanmıştı. Annem bu sefer sabahki olaydan ders çıkarmış gibi, önüme o ağır krep tabağı yerine çok daha hafif, mideyi yormayacak süzme bir çorba ve hafif sebzeler koydurmuştu. Bakışlarında derin bir endişe vardı.

Cihan Bey tam çorbasından bir yudum alıp, "Evet çocuklar, okulun ilk günü nasıl geçti?" diye sordu ki... Kuzey elindeki kaşığı masaya fırlatırcasına bıraktı.

"Nasıl geçecek baba?!" diye bağırdı Kuzey, sinirden gözleri seğiriyordu. "Okul değil, kurtlar sofrası resmen! Bizim bu saf, hiçbir şeyden habersiz kız kardeşimiz o formayı bir giydi, okulun tüm o şımarık, yılışık züppeleri sıraya girdi numara istemek için! Bahçede birini duvara yapıştırdım, sınıfta öbürünü Rüzgar abi kovaladı! Herkes kıza bakıyor, çıldıracaktım ya!"

Kuzey’in öfkeyle anlattığı bu şeyler üzerine ben utançtan kıpkırmızı kesilerek başımı tabağıma eğdim. Saçlarımı yüzüme siper ettim. "Kuzey, abartma lütfen... Sadece numara sormak istediler," diye fısıldadım.

"Ne demek abartma Efsun?!" diye araya girdi Alper abi aniden. O her zamanki elit ve sakin duruşu gitmiş, çenesi kasılmıştı. Sesindeki o saf kıskançlık tüm salonda yankılandı. "Sana kim, hangi cüretle numara sorabiliyor? Kuzey, sen ne işe yarıyorsun orada? Neden o çocukların haddini düzgünce bildirmedin?!"

"Ben bildirdim ya Alper abi!" diye kükredi Kuzey.

Savaş abi ise o masanın başındaki sarsılmaz otoritesiyle arkasına yaslandı. Bakışları o kadar karanlık ve korumacıydı ki, ellerini masanın üzerinde kenetledi. "Yarından itibaren okula benim şoförüm ve korumalarla gideceksiniz," dedi Savaş abi, sesi bir emirdi. "Ve o etek... Boyu biraz daha uzatılacak. Karadağ ailesinin kızına okul bahçesinde kimse o gözle bakamaz."

Rüzgar abi de başıyla onayladı. "Kesinlikle. Öğle arası sınıfa girmesem çocuk resmen yanına oturuyordu Efsun. Bu duruma acilen bir sınır getirmeliyiz."

Abilerimin bu kolektif kıskançlık krizi masayı bir savaş alanına çevirirken, annem sessizce beni izliyordu. Bakışlarında o sabah banyoda yaşanan o dramatik anların sızısı vardı. Masadaki o kıskançlık tartışmasını eliyle hafifçe durdurdu ve doğrudan bana döndü.

"Onları boş ver güzel kızım, biz hallederiz," dedi annem, sesi titreyerek. Önümdeki hafif çorbayı işaret etti. "Bak, senin için hafif şeyler hazırlattım. Ama... sabahki o olay içimi kemiriyor Efsun. Sadece 'ye' dedik diye neden o kadar fenalaştın? Neden o kadar aç olmana rağmen miden hiçbir şeyi kabul etmedi? O evde... sana yemekle ilgili ne yaptılar? Lütfen bana anlat."

Annemin bu sorusuyla masadaki o kıskançlık tartışması bıçak gibi kesildi. Savaş, Devrim, Alper, Rüzgar ve Kuzey... Hepsinin gözleri anında benim üzerime, o çorbayı karıştırıp duran titreyen ellerime kilitlendi. Salona o ağır, buram buram dram kokan o sessizlik çökerken, geçmişin o acı hatıraları yeniden boğazıma dizildi.

Annemin o geçmişin sızısıyla sorduğu soru salonun ortasında asılı kalırken, ben hâlâ tabağımdaki o hafif çorbayı kaşığımla yavaşça karıştırıyordum. Gözlerimi kaldırmaya cesaretim yoktu. Eski evde maruz kaldığım o "Kusana kadar yiyeceksin, bu evde her şeye katlanacaksın" zorbalıklarını, o tavan arasında geçen aç ve hırpalanmış geceleri bu masadaki güçlü Karadağ erkeklerine nasıl anlatabilirdim ki?

Suskunluğum derinleştikçe salondaki o korumacı gerilim daha da büyüdü. Savaş abi, benim bu sessizliğimin altındaki o devasa enkazı fark etmiş gibi Kuzey’e dönerek konuyu sertçe değiştirmek istedi. "Her neyse," dedi, sesi o mermer masayı ikiye bölecek kadar keskindi. "Yarından itibaren o okul kıyafetinin boyu uzayacak demiştik. Konu kapandı."

İşte tam o an, masanın diğer ucundan bir sandalye sesi yükseldi. Annem, gözlerindeki o hüzünlü ve ezik ifadeyi bir kenara bırakıp, tam bir Karadağ kadını gibi dikleşerek ayağa kalktı. Bakışları ilk defa Savaş’a, Alper’e ve diğer tüm abilerime karşı bu kadar meydan okuyan bir öfkeyle parıldıyordu.

"Hiçbir şey kapandığı falan yok Savaş!" diye çıkıştı annem. Sesi tüm salonda yankılanırken, abilerimin hepsi şaşkınlıkla anneme döndü. "O eteğin boyu falan uzamayacak! Benim kızım, o diğer evde yıllarca bol çuvalların, sweatshirtlerin arkasına saklanarak, kendi varlığından utanarak büyütüldü. Sırf o vicdansızlar onun güzelliğini, onun narinliğini bastırmak istedi diye kızım bir gölge gibi yaşadı!"

"Anne, ama okuldaki züppeler..." diye araya girmeye çalıştı Kuzey, yanakları sinirden kızararak.

"Kes sesini Kuzey!" diyerek lafı ağzına tıktı annem. Gözlerinden bir damla yaş süzüldü ama duruşundan ödün vermedi. Doğrudan beş abime birden baktı. "Sizin kıskançlığınız ya da dışarıdaki o hadsiz erkeklerin bakışları yüzünden ben kızımı kısıtlayamam! O bu okulun resmi forması ve kızım onu nasıl giymek istiyorsa öyle giyecek. Kimseye boyun eğmeyecek, geride durmayacak!"

Masada ölümcül bir sessizlik oldu. Alper abi tam konuşacakken annem elini kaldırıp onu da durdurdu ve o tokat gibi soruyu masanın tam ortasına bıraktı:

"Siz ne güne duruyorsunuz? Beş tane dağ gibi abisi var bu kızın! Karadağ holdingin, bu şehrin en güçlü erkekleri benim oğullarım değil mi? Eğer o okuldaki çocukların bakışları sizi rahatsız ediyorsa, kızımın eteğini uzatmayacaksınız; gidip o çocuklara haddini bildireceksiniz! Kızımı kısıtlamak kolay, sıkıysa o okulu onlara dar edin!"

Annemin bu güçlü ve korumacı çıkışı karşısında Savaş abinin dudaklarının kenarında çok hafif, gururlu bir tebessüm belirdi. Yumruklarını gevşetti. Devrim abi arkasına yaslanıp annemi başıyla onaylarken, Alper ve Rüzgar birbirlerine bakıp sessizce teslim oldular. Kuzey ise annemin bu "Gidin o okulu onlara dar edin" emriyle adeta aradığı ruhu bulmuş gibi gözlerini parlattı.

Ben ise şaşkınlıkla anneme bakıyordum. Hayatımda ilk defa birisi benim özgürlüğümü, benim o saklanmak zorunda hissettiğim narinliğimi korumak için dünyaya meydan okuyordu. İçimdeki o kırgın kız çocuğunun kalbine ilk kez ılık bir güven dalgası yayıldı.

Savaş abi derin bir nefes alıp masaya doğru eğildi. Gözlerini doğrudan bana dikti, o sert ama içten tonuyla konuştu: "Annen haklı Efsun. Yarın o okula aynı şekilde, nasıl rahat hissediyorsan öyle gidiyorsun. Ve Kuzey..." Gözleri ikizime döndü, sesindeki o tehlikeli tını geri gelmişti. "Yarından itibaren o okulda Efsun’a yaklaşmaya cüret eden kim varsa, Karadağ ailesinin öfkesiyle tanışacak. Arkanda biz varız."

Kuzey sırıttı, elindeki bardağı masaya hafifçe vurarak, "Merak etme abi, yarın o kolejin bahçesinde adeta terör estireceğim," dedi.

Bölüm sonu

1 yorum