Ertesi sabah, çam ağaçlarının arasından sızan o çiğ gün ışığı odamın tavanına vurduğunda, gözlerimi kırpıştırarak uyandım. Parmak uçlarım hâlâ dün geceden kalan füzen kömürünün siyahlığıyla lekelenmişti. Yataktan kalkıp ilk işim pencerenin kenarındaki şövaleye bakmak oldu. Gece yarısı çizdiğim o yüzsüz, etrafı devasa sekiz gölgeyle çevrili kız çocuğu resmi, gün ışığında bana çok daha hırpalayıcı ve gerçek göründü. Ama odanın o otel gibi kokan buz gibi havası içimi sıkıyordu. Burada nefes alamıyordum.
Sweatshirtümün kollarını biraz daha çekiştirip tualimi şövaleden ayırdım. Boyalarımı, kömür kalemlerimi ve hamur silgimi bir torbaya doldurup tualimi kollarımın arasına aldım. Bu odadan çıkmalıydım. Evin o insanı ezen kasvetinden uzaklaşmak, toprağın ve çam iğnelerinin kokusunu içime çekmek istiyordum.
Merdivenleri parmak uçlarımda, kimseye görünmemeye çalışarak indim. Pazar sabahının o erken saatinde ev sessizdi. Devasa mutfağın önünden geçerken, kahvaltı hazırlığı yapan çalışanların sesleri geliyordu ama salonda kimse yoktu. Arka bahçeye açılan o büyük cam kapıyı usulca aralayıp kendimi dışarı attım.
Temmuz sabahının o serin, nemli havası yüzüme çarptığı an göğsümün genişlediğini hissettim. Bahçe, ucu bucağı görünmeyen devasa bir çam ormanına açılıyordu. İleride, yaşlı bir çınar ağacının gölgesinde duran ahşap bir bank gözüme çarptı. Oraya doğru yürüdüm, tualimi bankın üzerine sabitleyip çimenlerin üzerine bağdaş kurarak oturdum. Torbamdan füzen kalemlerimi çıkardım. Artık ne Aksoyların o aşağılayıcı sesleri ne de bu evin o zeki, kaliteli duvarları vardı. Sadece ben, kömürüm ve bembeyaz tuvalin üzerindeki o yarım kalan gölgeler kalmıştık.
Ben tuvalin üzerinde o sekiz erkek gölgesinin omuz hatlarını, o sert ve tavizsiz çenelerini kömürle santim santim işlerken, zamanın nasıl geçtiğini tamamen unutmuştum. Parmaklarım simsiyah olmuştu, yüzüme düşen saçlarımı geriye atarken yanağıma da kömür bulaştığından emindim ama umursamıyordum. Resim yaparken ben, aynalardan kaçan o çirkin kız değildim; ben o gölgeleri yöneten tek kişiydim.
O sırada, malikanenin ikinci katındaki geniş terasta, ellerinde kahve kupalarıyla duran Savaş, Rüzgar ve Alper, bahçedeki o ağacın altında, çimenlerin üzerine oturmuş küçük bir nokta gibi duran Efsun’u izliyorlardı. Alper, dünkü masada aldığı o tokat gibi cevabın ardından kıza hâlâ mesafeliydi ama gözlerini o çimenlerin üzerindeki silüetten ayıramıyordu.
"Ne yapıyor o orada?" diye mırıldandı Alper, kahvesinden bir yudum alırken. "Üzerindeki o çuvalla resmen çimenlerin bir parçası gibi duruyor."
"Resim yapıyor," dedi Rüzgar, sesi tuhaf bir hayranlıkla kısılarak. "Dün çarşıda o kalemlere nasıl baktığını görmeliydin Alper. O giden kızın o sahte, gösterişli dünyasından o kadar uzak ki... Gitgide daha çok merak ediyorum onu."
Savaş hiçbir şey söylemedi. Gözlerini bahçedeki o küçük kıza dikmişti. Tam o sırada, Cihan Bey teras kapısını açarak çocuklarının yanına geldi. Yüzünde pazar sabahının o ciddi, iş insanı ifadesi vardı ama gözleri bahçedeki Efsun’a kaydığında yumuşadı. Ellerini ceplerine koydu.
"Savaş, Alper," dedi Cihan Bey, sesindeki o net otoriteyle. "Efsun'un nakil işlemlerini bu sabah başlattım. Biliyorsunuz, okula yaşıtlarından biraz erken başladı. Bu sene lise 11. sınıfa geçiyor. Onu Kuzey’in gittiği o özel koleje yazdırdım. Yarından itibaren evraklar tamamlanacak. Kuzey’e söyleyin, şimdiden kendini hazırlasın. Aynı sınıfta olacaklar."
Alper ve Rüzgar şaşkınlıkla babalarına döndüler. Kuzey’in o her gün kavga çıkardığı, hırçınlığıyla ünlü o lüks koleje, o kurtlar sofrasına bu duru, bu kırgan kızın girecek olması masadaki tüm dengeleri altüst edecekti. "Kuzey bu işe delirecek," diye mırıldandı Alper içten içe bir pazar bombasını bekler gibi.
Ben ise yukarıda babamın hayatıma dair aldığı o büyük karardan, yarın itibariyle ikizim Kuzey ile aynı lise 11. sınıf sıralarında oturacağımdan tamamen habersizdim. Benim dünyam şu an sadece o tuvaldeki en büyük gölgenin, yani Savaş abinin o sert omuz çizgilerini belirginleştirmekle meşguldü.
"Arkamdan iş çevirdiğini söylemiştim," dedi pürüzlü, o tanıdık ergen sesi tam arkamdan.
İrkildim. Elimdeki füzen kalemi tuvalin üzerinde küçük bir siyah çizgi bırakarak kaydı. Kafamı hızla arkaya doğru çevirdiğimde, Kuzey’in üzerindeki siyah tişörtü ve hırçın bakışlarıyla hemen arkamda dikildiğini gördüm. Gözleri doğrudan tualin üzerindeki o resme kilitlenmişti. O an, Kuzey’in yüzündeki o hırçın ifadenin bir anda nasıl buz kestiğine, gözlerinin nasıl dehşet ve hayranlık karışımı bir büyüyle irileştiğine saniye saniye şahit oldum.
Tuvalde , o karanlık ormanın ortasındaki o yaralı kız çocuğunun etrafını saran sekiz devasa gölgeden biri, tıpkı karşımda duran Kuzey’in omuz yapısının, o hırçın duruşunun birebir kopyasıydı. İkizim, hiçbir şey söylemeden, sadece tualdeki kendi gölgesine bakarak öylece kalakaldı.
Kuzey’in o her an kavga etmeye hazır, hırçın duruşu tualin üzerindeki çizgilerle buluştuğu an sanki görünmez bir büyüyle dondu. Rüzgar çam ağaçlarının dallarını hafifçe uğuldatarak aramızdan geçip giderken, ikizimin gözlerindeki o dehşet ve hayranlık karışımı ifadeyi çok net görebiliyordum. Siyah kömür kalemini parmaklarımın arasında sıkıca tutarak çimenlerin üzerinde öylece kaldım. Sanki gizli bir günahımı yakalamış gibi kalbim deli gibi çarpmaya başladı.
"Bu..." dedi Kuzey. Sesi o kadar kısık, o kadar sarsılmış çıkmıştı ki, ergenliğin o hırçın pürüzleri bile bir anlığına yok olmuştu. "Bu benim, değil mi?"
Yavaşça ayağa kalktım, dizlerimdeki çimen lekelerini umursamadan sweatshirtümün eteklerini çekiştirdim. "Bilmiyorum," dedim dürüstçe, sesimin titremesine engel olmaya çalışarak. "Dediğim gibi, ben çizerken plan yapmam. Sadece... dün gece koridorda duruşun, o omuzlarının sertliği zihnimde kalmış olmalı."
Kuzey bir adım öne çıktı. Gözleri tualin tam ortasındaki o yüzü olmayan, gözlerinden siyah mürekkep akan küçük kız çocuğuna kaydı. Ardından onun etrafını birer duvar gibi sarmış olan o devasa sekiz erkek gölgesinde gezindi.
Kuzey hayatında ilk defa kelimelerin bittiği o sınırdaydı. Efsun’un bu evde kendisini nasıl hissettiğini, onları zihninde nereye koyduğunu bu tualden daha iyi hiçbir şey anlatamazdı. Karşılarında bir düşman, bir bölücü yoktu; karşılarında kendisini o sekiz devasa adamın arasında yapayalnız, yüzsüz ve savunmasız hisseden yaralı bir çocuk vardı. Kuzey, dünkü o kırıcı laflarının, o 'zindan ederim' tehditlerinin bu kızın tualinde nasıl birer karanlık gölgeye dönüştüğünü kendi gözleriyle görüyordu. İçindeki o hırçın çocuk, suçluluk duygusuyla sarsıldı.
Tam o sırada, terastan inen ayak sesleri çakıl taşlarında yankılandı. Savaş, Rüzgar ve Alper abim, adımları her zamanki gibi emin ve ağır bir şekilde ağacın gölgesine doğru yaklaştılar. Bakışları önce benim o kömür karası ellerime, ardından şövalenin üzerindeki tuale kaydı. O an, üç büyük adamın da adımları aynı anda bıçak gibi kesildi.
Alper abi kahve kupasını tutan elini hafifçe indirdi. O her şeyi eleştiren, o zeki, elit narsist duruşu, tualdeki o kendi kusursuz ceket kesimini ve o kibirli baş duruşunu temsil eden gölgeyi gördüğünde darmadağın oldu. Efsun onları sadece birkaç saat görmüştü ama ruhlarını, o aşılmaz zırhlarını kömürün karasıyla tuale hapsetmişti. Devrim'in dün geceki sözleri Savaş’ın zihninde yeniden yankılandı: 'O bizim kanımız.'
Savaş abi tuale doğru bir adım attı. O sarsılmaz, o evin en büyük otoritesi olan gözlerini tualden ayırmadan bana baktı. "Bu çok... derin bir yetenek, Efsun," dedi. Sesi ilk defa buz gibi değildi, aksine içinde tuhaf, ağırlığı olan bir saygı barındırıyordu. "Ama buradaki gölgelerin yüzleri neden yok?"
Gözlerimi ondan kaçırıp yerdeki füzen kalemlerime baktım. "Çünkü hiçbirinizin yüzünü henüz tam olarak göremedim," dedim kısık ama net bir sesle. "Bana sadece... arkasındaki o karanlık gölgeleri gösteriyorsunuz."
Bu sözüm, Alper abinin bile yutkunmasına neden oldu. Masada laf sokmaya çalışan o adam, şimdi karşımda tek bir kelime bile edemiyordu.
"Yüzleri de çizeceksin," dedi Kuzey aniden, araya o hırçın ama bu kez korumacı tınısıyla girerek. "Zamanla hepsini çizeceksin. Ama önce... o gölgelerin arkasından çıkman gerekecek."
Kafamı kaldırıp ikizime baktım. Gözlerindeki o sarsılmış ama kararlı ifade içimde tuhaf bir umut yeşertti.
Savaş abi boğazını temizleyerek ortamdaki o ağır havayı dağıtmak istedi. "Resmini odana taşı Efsun, birazdan kahvaltı başlayacak," dedi, ardından gözlerini Kuzey’e çevirdi. "Ayrıca babam az önce yukarıdaydı. Efsun’un nakil işlemlerini bu sabah onaylatmış. Yarından itibaren seninle aynı koleje, lise 11. sınıfa başlıyor. Aynı sınıfta olacaksınız. Okulda gözün üzerinde olsun, Kuzey."
"Ne?" diye bağırıp bir adım öne çıkan ben oldum. Kalbim bir anda ağzımda atmaya başladı. Aksoyların o hırpalayıcı evinden sonra, yeni bir okula, üstelik ikizimin o her gün kavga çıkardığı, o lüks ve vahşi kolej ortamına girmek... Lise 11. sınıf, benim için yeni bir savaş alanı demekti.
Kuzey ise şaşkınlıkla bana, ardından Savaş abiye baktı. Yüzünde önce o eski hırçın ifadesi belirecek gibi oldu ama gözleri tualdeki o kendi gölgesine kaydığında duruldu. Cebinden ellerini çıkarıp dik bir duruş aldı.
"Tamam," dedi Kuzey, gözlerini doğrudan benim ürkek gözlerime dikerek. Sesi bu kez bir abi, bir ikiz gibi sarsılmazdı. "Gelsin bakalım. Bizim sınıftaki o şımarık piçlerin karşısında o çuval sweatshirtleriyle nasıl duracak, ben de merak ediyorum. Kimsenin ona dokunmasına izin vermem zaten."
O hiçbir şeyden habersiz, sadece resim yapmak isteyen içimdeki o kırgın kız, o lise sıralarının bana ne getireceğini bilmiyordu. Ama tam karşımda duran ikizimin, o hırçın ergen ruhunun arkasına gizlediği o ilk kalkanı gördüğümde, yeni okuluma dair içimdeki o devasa korku, yerini tuhaf bir heyecana bırakmıştı.
Sesindeki o hırçın ama bir o kadar da sahiplenici tını, bahçedeki çam ağaçlarının uğultusuna karışıp gitti. Savaş ve Rüzgar abim, Kuzey’in bu beklenmedik çıkışı karşısında birbirlerine bakıp belli belirsiz gülümsediler. Ben ise şövalenin önünde, elimde simsiyah füzen kömürüyle öylece kalakalmıştım. Yeni bir okul, yeni insanlar ve Aksoyların o her bir hücremi aşağılayan bakışlarından sonra girilecek o lüks kolej ortamı... Lise 11. sınıf, benim için hiç bilmediğim yeni bir savaş meydanı demekti. Ama tam karşımda duran ikizimin o dik duruşu, içimdeki o ürkek kızı ilk defa bir nebze olsun sakinleştirmişti.
Tualimi ve boyalarımı toplayıp Savaş abinin arkasından eve doğru yürürken, bahçenin o temiz havası yerini yeniden malikanenin o ağır, buram buram güç kokan atmosferine bıraktı. Pazar kahvaltısı için masaya oturduğumuzda, bu sefer masada dünkü o buz gibi yabancılık yoktu. En azından benim için.
Masanın başında oturan Cihan Bey, elindeki gazeteyi yavaşça katlayıp bana doğru döndü. "Efsun," dedi, sesi tüm salonda yankılanan babacan bir otoriteyle doluydu. "Okul müdürüyle bizzat görüştüm. Yarın sabah Kuzey’le birlikte ders başı yapıyorsun. Aksoy ailesinin evindeki o... yarım yamalak eğitim süreci artık geride kaldı. Burada hak ettiğin en iyi eğitimi alacaksın."
"Teşekkür ederim," dedim kısık bir sesle, önümdeki tabağa bakarak. Aksoyların evinde derslerim ne kadar iyi olursa olsun, her zaman "Bir baltaya sap olamazsın, zaten çirkinsin," laflarını duyduğum için, bu evdeki bu ani değer görme hali beni afallatıyordu.
Ancak masanın diğer ucunda oturan Alper abi, elindeki çatalı tabağına hafifçe vurarak o sinsi zekasını yeniden devreye soktu. "Güzel bir hamle baba," dedi, gözlerini benim o üzerimdeki bol sweatshirtün üzerinde gezdirerek. "Ama unuttuğun bir şey var. Kuzey’in gittiği kolej, sadece derslerin konuşulduğu bir yer değil. Oradaki çocuklar birbirlerinin üzerindeki markalara, altlarındaki arabalara bakarlar. Bizim bu... sessiz ressamımız, o şımarık kurtların arasında bu kıyafetlerle bir gün bile barınamaz. İlk günden alay konusu olur."
Göğsüme yine o tanıdık sızı oturacak gibi oldu ama bu sefer konuşmama gerek kalmadı.
O sırada, masanın en arkasında, o ana kadar sessizce kahvesini yudumlayan Devrim abi araya girdi. Devrim, bir psikolog keskinliğiyle Alper’in o kibirli sınırlarını tek bir bakışla çizdi.
"Yanılıyorsun Alper," dedi Devrim, sesi pürüzsüz ve nettir. "Oradaki çocuklar birbirlerinin markalarına bakarlar çünkü içleri boştur. Efsun o dükkana girdiğinde markalara değil, kömürün karasına baktı. O şımarık veledlerin karşısına o çıplak gerçeğiyle çıktığında, asıl ezilecek olanlar o boş ruhlar olacak. Hem... unuttuğun bir şey daha var. O kızın soyadı artık Aksoy değil. O, bir Karadağ. Ve bu okulda hiç kimse bir Karadağ’a tek bir laf bile edemez. Kuzey orada oldukça, buna kimsenin cüreti yetmez."
Kuzey, Devrim abisinin bu sözüyle göğsünü biraz daha kabarttı. Masadaki diğer abiler de başlarıyla Devrim’i onayladılar. Alper, masada ikinci kez tek kaldığını hissederek sessizce kahvesine döndü. Cihan Bey ve annemin gözlerindeki o gururlu hüzün, Efsun’un bilmediği o büyük aile bağını her saniye daha da sıkılaştırıyordu.
Pazar günü, odamda o yeni tualimin karşısında sessizce geçti. Gece yarısı olduğunda, pencereden dışarıdaki o karanlık çam ormanını izliyordum. Yarın büyük gündü. Lise 11. sınıfın o ilk günü, benim için sadece bir okul başlangıcı değil, aynalardan kaçan Efsun’un o karanlık gölgelerin arasından çıkıp dünyaya ilk kez "Ben de buradayım" diyeceği o büyük meydan okumanın ilk adımı olacaktı.
Kuzey’in koridorun diğer ucundaki odasından gelen o hafif müzik sesi kulaklarıma çalınırken, siyah hırkamın ceplerine ellerimi gömdüm ve fısıldadım: "Hazırım."
