İçeriğe geç

Kusursuzluk Lekesi

Bölüm 3 · 12 dk okuma

Kusursuzluk Lekesi

Bölüm 3

3. Bölüm; Kurtlar Sofrası

Eve döndüğümüzde, o devasa taş binanın gölgesi çam ağaçlarının üzerine çoktan devrilmiş, hava puslu bir akşam karanlığına bürünmüştü. Arabadan inerken Savaş abinin tezgaha kartını fırlatarak aldığı o orta boy tuali ve füzen kalemlerimin olduğu paketi göğsüme öyle bir bastırmıştım ki, sanki elimdeki o ahşap ve kömür parçaları bu yabancı evdeki tek cephanemdi. Adımlarımı yine o merdivenlere doğru yönlendirirken, Kuzey’in dükkan çıkışında arkamdan fısıldadığı o "Güzel çizemiyorsan odana gelip kontrol edeceğim" sözü zihnimin kenarında asılı kalmıştı. İçimde ilk defa korkudan ziyade, ne olduğunu tam çözemediğim, çocuksu bir acele vardı. Odaya gidip o tuale ilk çizgiyi vurmak istiyordum.

Akşam saat yediye yaklaşırken, odamın kapısı iki kez hafifçe vuruldu. Açtığımda karşımda duran yaşlı kahya, "Efsun Hanım," dedi, sesindeki o resmi ama saygılı tonla. "Akşam yemeği hazır. Cihan Bey ve tüm aile aşağıda masada sizi bekliyor."

Tüm aile.

O kelime içimdeki o ürkek kızı yeniden saklandığı delikten çıkardı. Üzerimdeki o gri, bol sweatshirtü çıkarmamıştım. Saçlarım hala o alelade tokayla ensemde dağınıktı. Ellerimi yıkayıp aynaya bakmadan kapıyı açtım ve koridorun o loş ışığına adım attım. Üçüncü kattan aşağıya doğru inerken, merdivenlerin oymalı tırabzanlarından sızan o çatal bıçak sesleri ve erkek seslerinin yarattığı o uğultu karnıma hafif bir ağrı sapladı. Aksoyların evinde yemek masası, benim kilolarımın, boyumun, giydiğim kıyafetin ya da duruşumun santim santim eleştirildiği bir mahkeme salonuydu. Şimdi ise sekiz abi ve bir ikiz kardeşin olduğu o devasa kurtlar sofrasına oturacaktım.

Yemek salonunun eşiğine geldiğimde adımlarım kendiliğinden yavaşladı. Gördüğüm manzara nefesimi kesecek cinstendi. Devasa, abanoz ağacından yapılmış upuzun bir masanın etrafında tam on bir kişi oturuyordu. Masanın başında Cihan Bey, diğer başında ise annem yerini almıştı. Ve o yan yana dizilmiş adamlar... Dün gördüğüm Savaş, Rüzgar ve Kuzey’in dışında, şirketten veya üniversiteden döndükleri her hallerinden belli olan, jilet gibi giyinmiş beş abi daha masadaydı. Hepsinin yüzünde o aynı sert, o kibirli ve ulaşılmaz Aksoylar soyadının çizgileri vardı.

Ben içeri girdiğimde, masadaki o hararetli konuşma bıçakla kesilir gibi anında son buldu. Tam beş çift yeni göz, saniyeler içinde üzerime kilitlendi. O gözlerde merak, soğuk bir inceleme ve o dünkü önyargının birebir aynısı vardı. Kendimi bir kez daha bir laboratuvarda incelenen yabancı bir nesne gibi hissettim.

"Gel güzel kızım, geç otur," dedi Cihan Bey, masanın ortasındaki boş sandalyeyi işaret ederek. Tam Kuzey’in karşısı, Savaş ve adını henüz bilmediğim başka bir abimin tam ortasındaki o sandalye...

Omuzlarımı dik tutmaya çalışarak, o ağır ahşap sandalyeyi hafifçe geriye çekip oturdum. Sweatshirtümün kollarını yine avuçlarımın içine çektim. Solumda oturan, saçları hafifçe alnına düşen ve bana dünkülerden çok daha tehlikeli, çok daha zeki bir keskinlikle bakan abi, tabağına uzanırken hafifçe mırıldandı.

"Demek evimizin yeni ve... sessiz misafiri bu," dedi. Sesi o kadar aristokrat, o kadar iğneleyici bir tondaydı ki, doğrudan ruhuma batıyordu. "Ben asistanımdan Aksoy ailesinin kızına dair çok farklı raporlar alıyordum oysa. Gazetelerdeki o lüks parti fotoğraflarından sonra, masamızda o meşhur markaların elbiseleri yerine bu... salaş tarzı görmek ilginç bir deneyim."

Masaya buz gibi bir hava çöktü. Yeni gelen diğer abiler hafifçe dudak bükerek bu zeki zorbalığı onaylar gibi baktılar. Aksoyların evindeki o kıyafet eleştirilerinin bir benzeri, daha ilk saniyede burada da önüme konmuştu. Ben tam sessizliğimi koruyup önümdeki boş tabağa bakacaktım ki, hiç beklemediğim bir şey oldu.

O sırada, masanın diğer ucunda oturan Kuzey’in elindeki çatal sertçe porselen tabağa çarptı. Çıkan o keskin ses salonda yankılanırken, Kuzey gözlerini o iğneleyici lafı atan abisine dikti. Kuzey dükkandaki o sahneyi unutamıyordu; Efsun’un o tozlu kömür kalemlere dokunurken gözlerinde çakan o saf, o dertsiz mutluluğu gördükten sonra, abisinin bu sınıfsal aşağılaması ilk defa tuhaf bir şekilde canını sıkmıştı.

"Tarzıyla ilgileneceğine, önündeki yemeğe baksan daha iyi olur abi," dedi Kuzey, sesindeki o ergen hırçınlığıyla masadaki herkesi şoke ederek. "Kız çarşıda saatlerce resim malzemesi seçti, yoruldu zaten."

Masadaki beş yeni abinin ve annemle babamın bakışları bir anda Kuzey’e döndü. Cihan Bey’in kaşları hayretle havaya kalktı. Dün gece koridorda Efsun’a evi zindan edeceğini söyleyen o hırçın çocuk, şimdi masada onu mu savunuyordu?

Ama şok dalgası bununla sınırlı kalmadı. Savaş abi, önündeki su bardağından ağır bir yudum aldıktan sonra, o lafı atan abiye doğru döndü. O sarsılmaz, o evin en büyük otoritesi olan sesiyle noktayı koydu: "Kıyafetler veya markalar bu evde bir değer ölçütü değil, Alper. Bunu en iyi senin bilmen gerekir. Efsun bu eve gösteriş yapmaya gelmedi."

Alper abi şaşkınlıkla kalakaldı. Masadaki diğer yeni abiler birbirlerine bakıp sessizce yutkundular. Savaş ve Kuzey... Evin en zıt, birbirine asla benzemeyen iki kutbu, hiçbir şeyden habersiz olan o yeni kız için aynı anda kalkan olmuşlardı. Annemin gözlerinde ise ilk defa, o karmaşık duyguların arasında hafif bir umut ışığı parıldadı.

Ben ise sağımda ve solumda dönen bu konuşmaların alt metnini, o giden kızın bu evde yarattığı o marka ve lüks krizlerini asla bilmiyordum. Benim tek bildiğim, hayatımda ilk defa bir yemek masasında çirkin ya da rüküş ilan edildiğimde, birilerinin benim yerime o lafları söyleyen insana haddini bildirdiğiydi.

Kafamı yavaşça kaldırıp tam karşımdaki Kuzey’e baktım. O ise benden gözlerini hemen kaçırıp önündeki çorbaya gömüldü, yanaklarının hafifçe kızardığını görebiliyordum. Savaş abiye baktığımda ise o her zamanki gibi jilet gibi sert ve ifadesizdi.

"Teşekkür ederim," dedim, sesim o kadar duru, o kadar yapaylıktan uzaktı ki, masadaki o gergin havayı bir anda dağıttı. "Ben... kıyafetleri pek önemsemem. Resim yaparken üzerime boya bulaşıyor zaten, o yüzden bol şeyler giymeyi seviyorum."

Bu tamamen savunmasız, tamamen saf açıklamam masadaki o yeni beş abinin yüzündeki o kibirli ifadeleri bir kez daha sarstı. Karşılarında onlarla sidik yarıştıracak, laf sokacak ya da elitlik taslayacak birini beklerken; boya lekelerinden bahseden bu doğal kız, o zeki kurtlar sofrasının tüm ezberini tek bir cümleyle darmadağın etmişti.

Kendi dudaklarımdan dökülen bu basit, bu tamamen savunmasız cümle, o upuzun abanoz masanın üzerinde sanki görünmez bir toz bulutu gibi dağıldı. Söylediğim şeyde ne bir kibir vardı ne de onlara kendimi kanıtlama çabası. Sadece evimde, o tavan arası odamda füzen kalemlerimin arasında nasıl yaşıyorsam, buraya da o halimle gelmiştim. Ama benim bu sıradan gerçeğim, bu masadaki adamlar için sanki çözülmesi imkansız bir şifre gibiydi.

Solumda oturan Alper abi, elindeki çatalı tabağının kenarına yavaşça bıraktı. Yüzündeki o zeki, o her şeyi kontrol altında tutmak isteyen narsist ifade, Savaş abi ve Kuzey'in az önceki sert çıkışlarıyla hafifçe sarsılmıştı ama tamamen yıkılmamıştı. Gözlerini kıstı, parmaklarını masanın üzerinde birleştirip bana doğru hafifçe eğildi. O kadar elit, o kadar üstten bakan bir havası vardı ki, her mimiği insana kendini suçlu hissettirmek için tasarlanmış gibiydi.

"Resim mi?" dedi Alper abi. Sesi, bir savcının sanığı köşeye sıkıştırmadan önce kullandığı o yapay, o tehlikeli yumuşaklığa bürünmüştü. "Demek Aksoy holdingin o milyarlık hisselerinin, o cemiyet hayatının içinden buraya bir ressam adayı düştü. İlginç. Genelde o aileden çıkan çocukların ellerinde fırça değil, borsa grafikleri olurdu. Umarım bu resim merakın, sadece o diğer kızın gardırobunu doldurmak için harcadığı binlerce dolarlık o tatminsiz hobilerden biri değildir, Efsun. Çünkü bizim bu evde, sonu gelmeyen ve sadece ilgi çekmek için uydurulan sanatsal heveslere pek sabrımız yok."

Göğsüme yine o tanıdık, o Aksoyların evinde her gün hissettiğim o ağır haksızlık duygusu oturdu. Ama bu sefer yalnız değildim, arkamda o dükkandan aldığım füzenlerin kokusu vardı. Başımı hafifçe kaldırıp doğrudan Alper abinin o kibirli gözlerine diktim bakışlarımı.

"Bu bir heves değil," dedim. Sesim bu sefer sandığımdan daha dik, daha pürüzsüz çıkmıştı. "Ben resim yaparken ilgi çekmeye çalışmıyorum. Aksine, resim yaparken herkesin beni unutmasını istiyorum. Ancak o zaman kendim olabiliyorum."

Masaya bir kez daha o ağır, o kurşun gibi sessizlik çöktü.

O sırada, masanın sağ tarafında oturan ve o ana kadar yemeğiyle ilgileniyormuş gibi görünen, evin sakin ama en tehlikeli abilerinden biri olan Devrim, elindeki bıçağı tabağa sürterek çıkardığı o ince sesle dikkatleri üzerine çekti. Devrim, insan psikolojisi üzerine eğitim almış, şirketin kriz yönetimini yöneten o dahi çocuktu. Efsun’un o "herkesin beni unutmasını istiyorum" cümlesindeki o derin yalnızlığı, o dışlanmışlık sızısını saniyeler içinde analiz etmişti. Karşılarında duran kızın, diğer kız gibi ilgi arsızı bir porselen bebek olmadığını, aksine görünmez olmak için yalvaran yaralı bir ceylan olduğunu o an anladı. Devrim'in o buz gibi profesyonel bakışları, ilk defa derin bir vicdan azabıyla gölgelendi.

Alper ise Efsun'un bu dik ve samimi cevabı karşısında ilk defa şah mat olduğunu hissetti. Masadaki diğer dört yeni abi, Alper’in düştüğü bu durumu görerek sessizce birbirlerine baktılar. Bu kız, laf sokulunca ağlayan, babasının arkasına sığınan cinsten değildi. O, kelimelerin arkasındaki o çiğliği kendi çıplak gerçeğiyle vurup eziyordu.

Kuzey ise tabağındaki köfteyi çatalıyla paramparça ederken içten içe sırıtıyordu. Efsun’un o Alper abisine verdiği bu sakin ama tokat gibi cevap, onun o ergen hırçın ruhunu tuhaf bir şekilde tatmin etmişti. "Görün işte," diye geçirdi içinden Kuzey. "O giden pislik gibi değil bu. Bu başka."

Cihan Bey, masanın başından gurur dolu ama bir o kadar da hüzünlü gözlerle beni izliyordu. "Kızımla gurur duyuyorum," dedi, sesi odayı dolduran o baba otoritesiyle yankılandı. "Efsun bu eve kendi renkleriyle geldi. Ve bu evde, o renklerin solmasına asla izin vermeyeceğim."

Annem ise elindeki peçeteyle dudaklarını silerken, gözlerindeki o pişmanlık göz yaşlarını gizlemeye çalışıyordu. Yıllarca o diğer bencil kızın arkasını toplamaktan, onun bitmek bilmeyen kaprislerinden o kadar yorulmuştu ki... Karşısında sadece resim yapmak isteyen, bir hırkayla mutlu olan öz kızını gördükçe, geçmişte ona yaptığı o uzaklığın acısı yüreğine bir kor gibi düşüyordu.

Yemek, o ilk andaki o gerilimli havadan sıyrılarak, abilerin kendi aralarındaki iş konuşmalarına döndü. Ama masadaki o beş yeni abi, artık bana bakarken dünkü o "gönderilen kızın intikamını alacağız" bakışıyla bakmıyorlardı. Her birinin gözünde, o aşılmaz duvarların arkasında derin bir merak filizlenmişti. Benim o salaş sweatshirtüm, o dağınık saçlarım ve ellerimdeki o hafif kömür lekeleri, bu jilet gibi lüks masanın en gerçek, en asil detayı haline gelmişti.

Yemek bittiğinde, sandalyemi yavaşça geriye çektim. "Afiyet olsun," diyerek masadan kalktım ve odaya doğru gitmek için salondan çıkışa yöneldim.

Tam merdivenlerin ilk basamağına adım atmıştım ki, arkamdan gelen o tanıdık, pürüzlü ergen sesini duydum.

"Hey, Efsun."

Arkamı döndüğümde Kuzey merdivenin başında duruyordu. Elleri ceplerindeydi, yine o hırçın ama bu sefer içinde tuhaf bir çekingenlik barındıran bakışıyla bana bakıyordu.

"Yukarı çıkıyorum ben de," dedi, gözlerini merdiven basamaklarına dikerek. "O aldığın tuali... nereye koyacaksın? Odandaki ışık biraz ters. Eğer istersen... benim odamdaki o eski şövaleyi senin odana taşıyabiliriz. Yani... sadece yer kaplamasın diye."

O hiçbir şeyden habersiz, sadece kendi halinde olan içimdeki o kırgın kız, ikizimin bu ufacık, o gururlu hırçınlığın arkasına gizlenmiş yardım teklifini duyduğunda, kalbimin ortasındaki o buz kütlesinin ilk defa çatırdadığını hissettim. Bu evdeki o zeki ve kaliteli zorbalık zırhı, benim hiçbir şey yapmama gerek kalmadan, sadece ben olduğum için yavaş yavaş eriyordu.

Ona bakarken dudaklarımın kenarında ufacık, neredeyse görünmez bir tebessüm belirdi. Aksoyların o parıltılı ama içi çürümüş evinde bana bir gün bile karşılıksız bir iyilik yapılmamıştı; orada atılan her adımın, verilen her oyuncağın ya da kıyafetin arkasında gizli bir hesap olurdu. Ama karşımda duran bu çocuk, benimle aynı çizgileri taşıyan bu hırçın ikizim, sadece odamdaki ışığın ters olduğunu fark etmişti. Kendi odasındaki şövaleyi bana vermeyi teklif ederken bile o ergen gururundan ödün vermemek için gözlerini benden kaçırıyordu.

"Olur," dedim, sesimi olabildiğince düz tutmaya çalışarak ama içimdeki o buz kütlesinin hafifçe eridiğini hissediyordum. "Teşekkür ederim, Kuzey."

Kuzey, adını benden ilk kez duyduğunda hafifçe irkilir gibi oldu. Bir an için bana öylece baktı, ardından hiçbir şey söylemeden arkasını dönüp merdivenleri hızla tırmanmaya başladı. Ben de arkasından, onun o geniş omuzlarını izleyerek üçüncü kata çıktım. Odamın kapısını açıp içeri girdiğimde, çarşıdan aldığım o paketleri çalışma masasının üzerine bıraktım. Hâlâ o otel odası gibi kokan, o ruhsuz yere yabancıydım.

Çok geçmeden, koridorda ağır ve sürtünme sesleriyle dolu ayak sesleri yankılandı. Kapı aralık duruyordu. Kuzey, omzuna attığı, ahşapları hafifçe aşınmış ama son derece kaliteli, devasa bir resim şövalesiyle kapının eşiğinde belirdi. Nefes nefese kalmıştı, alnına düşen siyah saçlarını arkaya doğru savurdu ve içeri girip şövaleyi pencerenin hemen yanına, ışığın en saf vurduğu o köşeye bıraktı.

"İşte," dedi, ellerini kot pantolonunun ceplerine yerleştirip şövaleyi incelerken. "O... giden kız bunu kendine yalvar yakar aldırmıştı. En pahalısı olsun diye tutturmuştu ama bir gün bile dokunmadı. Sadece odasında bir süs gibi duruyordu. Burada çürüyeceğine, işe yarasın."

Gözlerim o ahşap şövaleye kenetlendi. Üzerinde tek bir boya lekesi bile yoktu, tıpkı bu evdeki diğer her şey gibi yapay ve el değmemişti. Masanın üzerindeki paketi açıp o füzen kalemlerimi ve hamur silgimi çıkardım. Orta boy tuali şövalenin üzerine yerleştirdiğimde, ellerimin heyecandan hafifçe titrediğini hissettim. Kuzey gitmemişti. Kapının pervazına yaslanmış, kollarını göğsünde birleştirerek beni izliyordu.

"Ne çizeceksin?" diye sordu, sesindeki o hırçın merakı gizleyemeyerek.

"Bilmiyorum," dedim dürüstçe. "Ben genelde plan yapmam. İçimde ne varsa, elim o çizgiye gider."

O sırada Kuzey, Efsun’un o titreyen ama tuale dokunduğu an bir büyücü gibi sakinleşen parmaklarını izlerken içindeki o tuhaf koruma içgüdüsünün daha da büyüdüğünü hissetti. Diğer kız bu eve sadece tüketmek için gelmişti; markaları, parayı, ilgiyi tüketiyordu. Ama Efsun... Efsun sıfırdan bir şeyler var etmek istiyordu. Kuzey, dünkü o kırıcı lafları için ilk defa kendi içinde derin bir pişmanlık yaşadı. Efsun’un o solgun yüzüne, hırkasının altından sarkan o narin bileklerine baktıkça, aralarındaki o ikizlik bağının görünmez bir sicim gibi kalbini sardığını hissediyordu.

Aynı dakikalarda, ikinci katın koridorunda, Savaş ve Devrim çalışma odasının önünde durmuş, kısık sesle konuşuyorlardı. Devrim, elindeki evrak çantasını sıkarken gözlerini yukarı kata, Efsun’un odasının olduğu yöne çevirdi.

"O kızda farklı bir şey var, Savaş," dedi Devrim. Sesi, bir psikoloğun o soğuk, analitik tınısından uzaktı bu kez. "Alper ona vurduğunda ağlamadı. Savunmaya da geçmedi. Sadece kendi çıplak gerçeğini masaya bıraktı ve Alper’in o narsist dünyasını tek bir cümleyle yıktı. O Aksoyların evinde bu kıza ne yaptıklarını bilmiyoruz ama içindeki o yalnızlık çok büyük. Ve işin garibi, o giden sarışın şeytanın aksine, bu kız bu eve ait. Bunu kabul etsen de etmesen de, o bizim kanımız."

Savaş, derin bir nefes alıp sigara paketini cebinden çıkardı ama yakmadı. Gözleri kapkaraydı, her zamanki o sarsılmaz lider duruşunu koruyordu ama zihnindeki o şüphe duvarları ilk kez sarsılmıştı. "Kuzey şimdiden onun etrafında dönmeye başladı," dedi Savaş, kısık ve tekinsiz bir sesle. "Eğer o kız da bizi hayal kırıklığına uğratırsa, bu sefer Kuzey'i kimse toplayamaz. İzleyeceğiz Devrim. Sadece izleyeceğiz."

Ben ise aşağıda benim hakkımda dönen bu büyük analizlerden, abilerimin o sinsi ama sarsılmış planlarından tamamen habersizdim. Elime o simsiyah kömür kalemini aldım. Tualin o çiğ beyazlığına ilk çizgiyi vurduğum an, dükkandaki o tiner ve füzen kokusu odanın o ruhsuz havasını bir anda dağıttı.

Kuzey sessizce odadan çıkıp kapıyı kapattığında, ben çoktan o tualin içinde kaybolmuştum. Saatler birbirini kovaladı. Gece yarısını çoktan geçmişti. Parmaklarım, avuç içlerim, hatta sweatshirtümün kolları simsiyah kömür karasına bulanmıştı. Tualin üzerinde beliren figür; karanlık, devasa çam ağaçlarının ortasında, yüzü olmayan ama gözlerinden yaşlar yerine siyah mürekkep akan ufacık bir kız çocuğuydu. Etrafında ise onu çember içine almış, yüzleri belirsiz ama gölgeleri devasa olan sekiz erkek figürünün taslağı yavaş yavaş şekilleniyordu.

Bu ev, benim hem sığınağım hem de en büyük mahkemem olacaktı, bunu tualime vurduğum her kömür darbesinde daha net anlıyordum. Aynalardan kaçan Efsun, bu gece o tualin karanlığında kendi gerçeğiyle ilk kez yüzleşiyordu.

Bölüm sonu

1 yorum