İçeriğe geç

Kusursuzluk Lekesi

Bölüm 2 · 16 dk okuma

Kusursuzluk Lekesi

Bölüm 2

2. Bölüm; Soğuk Sınır

Arabanın motoru sustuğunda, o devasa taş binanın önündeki sessizlik kulaklarıma kurşun gibi döküldü. Şoför hızla inip benim tarafımdaki kapıyı açtı. Temmuz sıcağına inat, bu bahçede insanı ürperten, çam ağaçlarının gölgesine gizlenmiş buz gibi bir hava vardı. Solmuş siyah hırkamın kollarını avuçlarımın içine çekerek arabadan indim. Ayaklarımın altındaki çakıl taşlarının çıkardığı o çıtırtı, sanki bir infaz alanına doğru attığım adımların sesiydi.

Annem ve babam hemen iki yanımda belirdi. Cihan Bey, elini hafifçe sırtıma koyarak bana güven vermek ister gibi öne doğru yönlendirdi. "Korkma güzel kızım," diye fısıldadı. "Burası senin de evin."

Ama o devasa, çift kanatlı meşe kapıya doğru yaklaştıkça, pencerelerin arkasından bizi izleyen o keskin gözlerin ağırlığını sırtımda hissedebiliyordum. Kapı, yaşlı bir kahya tarafından ağır ağır açıldı. İçeriye adım attığım an, Aksoyların o yapay, parfüm kokan modern dünyasından çok farklı bir atmosfer karşıladı beni. Burası buram buram güç, kök ve erkek egemen bir otorite kokuyordu. Yüksek tavanlar, koyu renk ahşaplar, devasa bir şömine...

Ve salonun ortasında, o görkemli merdivenlerin hemen önünde duran o devasa barikat.

Abilerim.

Tam sekiz adam. Boyları, omuz genişlikleri, o sert ve tavizsiz çene hatları birbirine o kadar benziyordu ki, karşılarında kendimi bir anda ufacık hissettim. En büyüklerinden en küçüğüne kadar, her birinin üzerinde siyah, lacivert veya gri tonlarında, jilet gibi kesim kaliteli kıyafetler vardı. Ve o gözler... Kapkara, bir duvar gibi sert ve tamamen duvar örülmüş bakışlar. Aralarında, tam ortalarında duran o benimle aynı yaşlardaki çocuk... İkizim. Yüz hatları, gözlerinin şekli neredeyse benim kopyamdı ama o gözlerdeki yabancılık ve öfke, aramızdaki o ikizlik bağını saniyeler içinde koparıp atacak kadar keskindi.

O diğer kızın, o porselen bebeğin bu evden giderken geride bıraktığı o enkazın bedeli, şu an benim üzerime yıkılmak üzereydi. Bakışlarında en ufak bir merak veya şefkat kırıntısı yoktu. Onlar için ben, huzurlarını kaçırmaya gelmiş yabancı bir tehdittim.

Cihan Bey boğazını temizleyerek salona doğru ilerledi. "Çocuklar," dedi, sesi odayı dolduran bir otoriteyle yankılandı. "Kardeşiniz Efsun geldi. Artık ait olduğu yerde."

Kimseden çıt çıkmadı. Salondaki o ölümcül sessizliği bozan ilk hamle, en büyük abi olduğunu tahmin ettiğim, grubun en önünde duran o uzun boylu, keskin takım elbiseli adamdan geldi. Adını henüz bilmediğim bu adam, cebinden gümüş bir köstekli saat çıkarıp saniyesine baktı, ardından gözlerini yavaşça bana, üzerimdeki o bol hırkaya ve solgun yüzüme dikti.

"Hoş geldin," dedi. Sesi o kadar mesafeli, o kadar zekice ayarlanmış bir tondaydı ki, bir kelimeyle beni bu evde ne kadar 'fazlalık' ilan ettiğini hissettirdi. "Hastaneden buraya geliş süreniz kırk beş dakika. Demek ki kırk beş dakikadır bu evin yeni bir üyesi var. Umarım buranın kuralları, geldiğin o... pırıltılı evin kurallarına benziyordur. Çünkü biz burada yüksek sesli dramlara, kaprislere ve gereksiz gürültülere pek alışkın değiliz."

Bu, o diğer kızın evde çıkardığı rezilliklere bir göndermeydi. Beni, onunla aynı kefeye koyarak daha ilk saniyede nezaket maskesi altında zehirlemişti.

Hemen arkasındaki diğer abi, elindeki tableti kapatıp hafifçe öne doğru adım attı. Yüzünde alaycı, entelektüel bir gülümseme vardı. "Bırak sitem etmeyi abi," dedi, gözlerini benim füzen karası lekeleri zar zor temizlenmiş ellerime dikerek. "Belli ki kardeşimiz buraya gelmeden önce epey hırpalanmış. Ya da... tarzı bu. Aksoy ailesinin o meşhur magazin dergilerindeki o asil ve şık çocuk fotoğraflarından sonra, salonumuzda böyle bir... sadelik görmek şaşırtıcı."

'Sadelik' kelimesini öyle bir vurgulamıştı ki, alt metindeki "Rüküş ve bu eve ait değilsin" imasını ciğerlerime kadar hissettim. Kaliteli zorbalık tam olarak buydu işte. Bağırıp çağırmıyorlar, hakaret etmiyorlar; ama kelimelerin arasına gizledikleri o aristokrat iğnelerle seni santim santim aşağı çekiyorlardı.

İkizim olan çocuk, kollarını göğsünde kavuşturmuş, merdivenin basamağına yaslanmıştı. Gözlerimin içine baktı. Benimle aynı gözlere sahip olan o çocuk, sesini bile çıkarmadan sadece bakışıyla beni reddetti. Kafasını hafifçe iki yana sallayıp arkasını döndü ve merdivenleri sessizce tırmanmaya başladı. Onun bu sessiz gidişi, abilerinin o laflarından çok daha fazla canımı acıttı. Benim yarım, beni görmeyi bile reddediyordu.

"Odan hazırlandı Efsun," dedi en büyük abi, sesindeki o buz gibi nezaketle. "Üçüncü katta, koridorun en sonunda. Gürültüden uzak, sakin bir oda. Kendini toparlaman ve bu evin ritmine ayak uydurman için sana birkaç gün süre tanıyoruz. Tabii... eğer o sürede bizimle uyum sağlayabileceğine inanıyorsan."

Açıkça söylüyordu: Seni gözlemliyoruz. En ufak bir hatanda, o diğer kız gibi seni de bu evde bir hiç ilan ederiz.

Annem araya girmek istedi, "Çocuklar, kardeşinize karşı biraz daha—" ama babam Cihan Bey, annemin kolunu hafifçe tutarak onu durdurdu. Erkeklerin arasındaki bu sessiz güç savaşının farkındaydı ve benim bu savaşı kendi başıma göğüslemem gerektiğini düşünüyordu belki de.

Siyah hırkamın ceplerindeki ellerimi sıktım. Dik durmaya çalıştım. O Aksoy masasında aylarca her gramımla dalga geçen insanlara karşı susmuştum, ama buradaki o zeki, o buz gibi duvarlara karşı susmak beni yok ederdi. Gözlerimi en büyük abinin o kapkara, tavizsiz gözlerine diktim.

"Merkezî klimanız odama kadar üflüyorsa," dedim, sesimin titremesini son anda engelleyerek. "Evinizin o soğuk ritmine alışmam çok uzun sürmez."

Abilerin bir kısmının kaşları hafifçe çatıldı. Bekledikleri o ağlak, ürkek ya da çirkef kız profilini çizmemiştim. Kelimelerindeki o soğukluğu yüzlerine vurmuştum. En büyük abi, dudaklarının kenarıyla belli belirsiz, tehlikeli bir şekilde gülümsedi.

"Göreceğiz," dedi. "Göreceğiz, Efsun."

dedi en büyük abi. Sesi zihnimin dehlizlerinde tekinsiz bir uğultuyla yankılanırken, o devasa salonda daha fazla kalamayacağımı hissettim. Sırtımdaki o solmuş siyah hırkanın ceplerine ellerimi öyle bir gömdüm ki, kumaşın altındaki parmak boğumlarımın bembeyaz kesildiğini görebiliyordum. Ayaklarımı, her biri servet değerindeki o buz gibi mermer basamaklara vura vura yukarı doğru tırmanmaya başladım. Aksoyların o cehennem benzeri evinde bana öğretilen en büyük hayatta kalma kuralı şuydu: Bir darbe aldıysan, asla orada durup seni vuranların yüzüne bakma. Çünkü o zaman senin canının acıdığını anlarlar ve daha sert vururlar. Ben de içimdeki o sızım sızım sızlayan yaranın yerini belli etmemek için adımlarımı aceleyle yukarıya, o hiç bilmediğim koridorlara doğru yönlendirdim.

İkinci katın koridorunu geçip üçüncü kata çıkan o ahşap, oymalı merdivenlerin başına geldiğimde, göğüs kafesimi döven kalbimin ritmi kulaklarımda koca bir uğultuya dönüştü. Kafamı yavaşça kaldırdım. Koridorun loş, loş ışığında, sırtını duvara yaslamış, kollarını göğsünde birleştirmiş bir silüet gördüm.

Kuzey.

Benimle aynı gün, aynı saatte dünyaya gelen ama bana bir yabancıdan çok daha uzak duran o çocuk, gözlerini doğrudan üzerime dikmişti. Yüz hatlarımız birbirine o kadar çok benziyordu ki, aynalardan kaçan ben, onun yüzüne baktığımda sanki kendi ruhumun hırçın, asi bir versiyonunu görüyordum. Fakat o gözlerdeki öfke, aramızdaki o kutsal kan bağını tek bir bakışla koparıp atacak kadar çiğ ve hırpalayıcıydı.

"Ne o?" dedi Kuzey. Sesi, ergenliğin o pürüzlü, değişken ve asi tınısıyla dar koridorda adeta patladı. "Daha eve gireli bir saat bile olmadı ama abilerime laf yetiştirecek cesareti bulabiliyorsun kendinde. Kendini bu evin yeni prensesi falan mı sanıyorsun?"

Adımlarım kendiliğinden durdu. Aramızda sadece birkaç adımlık bir mesafe vardı. Omuzlarım çökmüş durumdaydı ama bakışlarımı bu hırçın çocuktan kaçırmadım.

"Ben hiçbir şey sanmıyorum," dedim. Sesim, kendi kulaklarıma bile o kadar yorgun ve cılız gelmişti ki, içten içe bu güçsüzlüğüme öfkelendim. "Sadece... bana neden böyle davrandığınızı anlamıyorum. Ben size hiçbir şey yapmadım."

Kuzey, sırtını yaslandığı taş duvardan sertçe ayırarak üzerime doğru büyük bir adımla yürüdü. Boyu benden birkaç santim daha uzundu ve o ergenlik hırçınlığıyla etrafa yaydığı o baskıcı enerji beni geriletmek istedi. Ama Aksoyların evinde aldığım yaraların nasırıyla yerimde çakılı kaldım.

"Bana bak," diye fısıldadı Kuzey, ama bu fısıltı bir tıslamadan farksızdı. "O giden sarışın saray kaçkını da ilk geldiğinde böyle mağdur ayaklarına yatıyordu. Sonra ne oldu? Annemle babamın arkasına saklanıp bize emirler yağdırmaya, hepimizi aşağılamaya başladı. Kendini öyle bir yüksekte gördü ki, bu evde yürürken bile yüzümüze bakmıyordu. Bizi odasının önünden bile geçirtmiyordu. Eğer sen de onun gibi arkandan iş çeviren, bizi birbirimize düşürecek o kibirli kızlardan biriysen, yemin ederim bu evi sana zindan ederim. Şimdi o odana gir ve bizden olabildiğince uzak dur."

İşittiğim bu sert sözlerin karşısında büyük bir şaşkınlıkla kalakaldım. Karşımdaki çocuk o kadar büyük bir öfkeyle konuşuyordu ki, göğsümün ortasına koca bir kayanın oturduğunu hissettim. Bahsettiği o sarışın kızı, yani benim yerime Aksoy ailesinin o pırıltılı odalarında büyüyen o kızın burada ne yaptığını bilmiyordum. Annesinin ve ablasının el üstünde tuttuğu o kız, demek ki buradaki çocukların canını çok yakmıştı. Ama benim bundan haberim yoktu ki. Ben sadece dün sabah kendi evinde "çirkin ve basenli" diye masadan kovulan, akşamına ise hiç tanımadığı bir eve fırlatılan, aynalara küsmüş o ürkek Efsun'dum.

"Ben... ben kimsenin arkasından iş çevirmiyorum," dedim, bu haksızlık karşısında ilk defa sesimi bir yabancıya karşı yükselterek. İçimdeki o bastırılmış, aylarca susturulmuş çığlık, Kuzey’in bu çiğ öfkesi karşısında bir anda patlak vermişti. "Ben o kız değilim! Onun yaptığı şeylerin hesabını neden benden soruyorsun? Bana onun nefretiyle bakamazsın! Git öfkeni kime kusuyorsan kus ama benim karşıma geçip beni bilmediğim şeylerle suçlama!"

Kuzey’in gözleri şaşkınlıkla irileşti. Karşısında ezilip büzülecek, ağlayarak odasına kaçacak zayıf bir kız beklediği o kadar belliydi ki... Benim bu ani, kontrolsüz ve tamamen doğal çıkışım, onun o sert duvarına çarptı ve koridorda tekinsiz bir sessizlik yarattı. Tam dudaklarını aralayıp bana daha sert, daha kırıcı bir şey söyleyecekti ki, merdivenlerin altından gelen ağır ayak sesleri koridorda yankılandı.

Kuzey’den biraz daha büyük olan, adlarını henüz bilmediğim o kalıplı abilerimden ikisi koridorun başında belirdi. İkisinin de elleri ceplerindeydi, yüzlerindeki o zeki, insanı tartan bakışlar ikimizin üzerinde gezindi.

"Kuzey," dedi abilerden daha esmer ve yapılı olanı. Sesi emir kipiyle doluydu, hiç tartışmaya kapalı bir tondaydı. "Kes sesini ve odana geç. Akşam akşam koridorda gürültü istemiyorum."

Kuzey, dişlerini birbirine bastırarak bana nefret dolu, ama o nefretin arkasında derin bir şaşkınlık ve merak saklayan son bir bakış Prescription attı. Ardından arkasını döndü, koridorun solundaki odasının kapısını öyle bir hızla çarptı ki, duvarlardaki apliklerin hafifçe titrediğini gördüm. Diğer iki abi de bana tek kelime etmeden, sanki orada duran bir insan değil de bir gölgeymiş gibi yanımdan geçip gittiler.

Kendimi koridorun en sonundaki odama attığımda, ahşap kapıyı kapatıp sırtımı ona yasladım. Derin derin nefes alıyordum. Gece, odanın pencerelerinden içeri sızarken, yatağın kenarına iliştim. Oda genişti; büyük bir yatak, ahşap bir çalışma masası ve boydan boya bir gardırop vardı ama burası o kadar yabancı, o kadar ruhsuz kokuyordu ki... Tıpkı soğuk bir otel odası gibiydi. Üzerimdeki o devasa hırkaya daha da sıkı sarındım.

Gece boyunca yatakta bir sağa bir sola döndüm. Pencerenin dışındaki o devasa çam ağaçlarının rüzgarda çıkardığı hışırtı, bana hiç bilmediğim bir dünyanın ninnisi gibi geldi. Zihnim darmadağınıktı. Kafamda sadece dün sabah kırılan o füzen kalemim ve yarım kalan o yüzsüz kız resmim vardı. Resim çizmek benim bu hayattaki tek sığınağımdı. Eğer resim yapamazsam, içimdeki o zehri dışarı atamazdım ve o zehir beni içeriden çürütürdü.

Ertesi sabah uyandığımda, zihnimde ne bir strateji ne de bir plan vardı. Ben, saray entrikalarından uzak, sadece resim malzemelerime kavuşma isteğiyle yanıp tutuşan düz bir kızdım. Yataktan fırladım, üzerime yine o kendimi güvende hissettiren, 170 boyundaki o kusursuz hatlarımı tamamen kapatan gri, bol bir sweatshirt ile siyah pantolonumu geçirdim. Saçlarımı ensemde alelade bir tokayla tutturdum. Aynaya bakmadan odadan çıktım.

Aşağı kata indiğimde ev ölüm sessizliğine gömülmüştü. Büyük abilerin işe veya üniversiteye gittiğini tahmin ediyordum. Merdivenlerin son basamağına geldiğimde, büyük salonun ortasındaki o geniş deri koltuklarda Kuzey'i ve dünkü o iri yapılı iki abimi gördüm. Önlerindeki sehpada kahve fincanları duruyordu. Kendi aralarında kısık sesle bir şeyler konuşuyorlardı ama benim ayak seslerim mermere değdiği an, üç baş birden aynı anda bana doğru döndü. O buz gibi, insanı mikroskop altına alan mesafeli bakışlar saniyeler içinde üzerime dikildi.

Kuzey, elindeki telefonu bacağına vurarak bana dik dik bakmaya başladı. Belli ki dünkü kavganın hırsını henüz alamamıştı ve yeni bir tartışma için tetikte bekliyordu. Diğer iki abi ise arkalarına yaslanmış, ne yapacağımı, nasıl bir arıza çıkaracağımı izler gibi serinkanlı bir tavır takınmışlardı.

Benimse tek derdim çarşıya gidip boya almaktı. Salona doğru birkaç adım attım. Hiçbirinin adını tam bilmediğim için ortada durup hafifçe boğazımı temizledim. Gözlerim tamamen doğallıkla, hiçbir yapaylık barındırmadan üzerlerinde gezindi.

"Ben..." dedim, sesimdeki o ürkek ama net ton salonda duru bir su damlası gibi yankılanırken. "Şey... Dışarı çıkacaktım da. Birkaç resim malzemesi, füzen kalem ve tuval almam gerekiyor. Kendi malzemelerim diğer evde kaldı." Duraksadım, ellerimi sweatshirtümün ön cebinde birleştirdim. Tamamen saf bir ihtiyaçla, hiçbir şeyden habersizce gözlerimi Kuzey’e ve o iki abime çevirdim. "Evin şoförüyle gidecektim ama... Eğer sizin de işiniz yoksa, benimle gelmek ister misiniz? Yani... buraları hiç bilmiyorum, belki bana yolu gösterirsiniz diye düşündüm."

O an, salondaki zaman tamamen dondu.

O sırada Efsun bilmiyordu... Kendisinden önce bu evde yaşayan o sarışın kızın, bu çocukları bir gün bile odasına sokmadığını, onlarla aynı arabaya binmeyi "alt sınıf bir eylem" olarak görüp onları sürekli aşağıladığını genç kızın ruhu bile duymamıştı. O sadece yol bilmediği için yardım isteyen masum bir çocuktu.

Ama onun hiçbir şeyden habersiz, tamamen doğal bir çocuk saflığıyla kurduğu bu "Benimle gelir misiniz?" cümlesi, abilerin kalplerinin etrafına ördükleri o devasa savunma duvarına adeta balyoz gibi indi. Kuzey’in bacağına vurduğu telefon parmaklarının arasından gevşeyerek koltuğun minderine düştü. O iki büyük abinin kahve fincanlarını dudaklarına götüren elleri havada asılı kaldı. Üçünün de yüzündeki o sert, o tavizsiz ve önyargılı maske saniyeler içinde darmadağın oldu. Gözlerinde, hayatlarında ilk defa ne yapacaklarını bilemedikleri bir durumla karşılaşmanın verdiği o devasa, o afallatıcı şaşkınlık belirdi. Üçü de birbirine baktı, sonra tekrar Efsun'un o duru, makyajsız ve yapaylıktan uzak yüzüne döndüler. Ne diyeceklerini, bu saf teklifi o kibirli zekalarıyla nasıl reddedeceklerini bilemez bir halde öylece kalakaldılar. İçlerindeki o sinsi önyargı, Efsun'un bu tamamen doğal ve savunmasız halinin karşısında ilk defa derinden çatırdayarak sarsılmıştı.

Söylediğim kelimelerin salonda yarattığı o ağır, neredeyse elle tutulacak kadar katı olan sessizlik geçmek bilmedi. Ellerim gri sweatshirtümün ön cebinde birbirine dolanmış halde, onlardan gelecek herhangi bir tepkiyi bekliyordum. Ters bir laf etmelerinden, "İşimiz gücümüz var, git başımızdan," diyerek beni yine o yapayalnızlığıma fırlatmalarından korkuyordum. Ama tuhaf olan şuydu ki, üçü de ne öfkeyle parlamıştı ne de benimle alay etmişti. Sadece bakıyorlardı. Tıpkı tualime çizdiğim ama bir türlü anlam veremediğim o karmaşık figürler gibi, yüzleri tamamen donmuştu.

Kuzey, koltuğun minderine düşen telefonuna uzanmadı bile. Gözlerini benden kaçırmak istiyor gibiydi ama yapamıyordu; o kapkara gözlerde dünkü o çiğ nefretin yerini, ilk defa bir soru işareti almıştı.

O esnada, adının Savaş olduğunu Efsun'un henüz bilmediği o iri yapılı, büyük abi, elindeki porselen kahve fincanını usulca sehpaya bıraktı. Parmakları fincanın kulbunda gerilmişti. Savaş, yirmi üç yıllık hayatı boyunca bu evde pek çok fırtınaya şahit olmuştu. Diğer kızın o kibirli, sınırları olan, kendilerini her fırsatta "sonradan görme" ilan eden o zehirli diline alışkındı. O kızla aynı odada nefes almak bile bir savaştı. Ama şimdi karşılarında duran bu kız... Üzerindeki o çuval gibi sweatshirtün içinde kaybolmuş, saçları alelade toplanmış Efsun, onlardan bir menfaat, bir güç ya da bir kavga talep etmiyordu. Sadece yol bilmediği için, tamamen çıplak bir samimiyetle yardım istiyordu. Savaş’ın zihnindeki o koruyucu, o sinsi önyargı duvarı tam ortasından ikiye bölünmüştü. Bir şey söylemek istedi ama boğazına oturan o şaşkınlık düğümünü çözemedi.

Kuzey ise içten içe kendi kendine kızıyordu. Dün gece koridorda kıza kusulan o haksız öfkenin ardından, Efsun’un gelip ona böyle normal, sanki aralarında hiçbir şey olmamış gibi yaklaşması çocuksu gururunu fena sarsmıştı. Diğer kız olsa günlerce odasına kapanır, babasına şikayet dilekçeleri hazırlar ya da evde terör estirirdi. Efsun ise sadece... boya almak istiyordu.

"Ben..." dedim, o sessizliği daha fazla taşıyamayarak geri adım atmaya yeltenerek. "Yani, işiniz varsa sorun değil. Şoförle de gidebilirim. Rahatsız etmek istemedim."

"Gerek yok," dedi Savaş abi. Sesi dünkü kadar buz gibi değildi ama hala o mesafeli, o otoriter tınıyı koruyordu. Oturduğu koltuktan ağır bir hamleyle ayağa kalktı. Boyu o kadar uzundu ki, gölgesi bir an için önümdeki mermer zemini kapladı. "Şoförün bugün babamla gitmesi gerekiyor. Bizim de zaten çarşı taraflarında birkaç evrak işimiz vardı."

Yalan söylüyordu, bunu sezebiliyordum çünkü az önce önlerindeki o rahat hallerinden hiçbir yere gitmeye niyetleri olmadığı belliydi. Ama üzerime gitmedim. Sadece hafifçe başımı salladım.

Kuzey, koltuktaki telefonunu nihayet hızla cebine atarak homurdandı. "Ben de geliyorum," dedi, gözlerini benden kaçırıp merdivenlere doğru dikerek. "Evde oturup sıkılmaktan iyidir. Hem... o pırıltılı Aksoy ailesinin büyüttüğü kızın ne tarz boyalar kullandığını merak ettim."

Yine o iğneleyici ergen laflarından birini etmişti ama bu sefer sesinde dünkü o çiğ nefret yoktu; daha çok ne yapacağını bilemeyen, köşeye sıkışmış bir çocuğun hırçınlığı vardı.

Yaklaşık on dakika sonra, evin önündeki o geniş, siyah renkli arazi aracının arka koltuğunda oturuyordum. Direksiyonda Savaş abi vardı, yanındaki koltuğa ise diğer büyük abi, adının soyut bir sesle "rüzgar" gibi geçtiğini duyduğum Rüzgar abi oturmuştu. Kuzey ise benimle birlikte arka koltuktaydı ama aramızda sanki görünmez, kilometrelik bir mesafe varmış gibi en sağ köşeye çekilmiş, başını cama yaslamıştı.

Yol boyunca çıt çıkmadı. Arabanın içindeki o lüks deri kokusu ve merkezî klimanın üflediği o serin hava, içimdeki o ürkek kızı yine tetikliyordu. Dikiz aynasından bana bakan Savaş abinin keskin gözlerini her yakaladığımda kafamı hemen dışarıdaki çam ağaçlarına çeviriyordum. Onlar beni inceliyordu, farkındaydım. Üzerimdeki hırkayı neden bu kadar sıkı tuttuğumu, neden sürekli parmaklarımla oynadığımı anlamaya çalışıyorlardı.

Şehrin o kalabalık, eski taş binalarla dolu tarihi çarşısına girdiğimizde araba dar bir sokağın başında durdu. "Burada büyük bir sanat marketi yok," dedi Rüzgar abi, dikiz aynasından bana bakarak. "Ama eski ressamların gittiği küçük bir dükkan var. İşini görür mü?"

"Füzen ve hamur silgi olsun yeter," dedim kısık bir sesle. "Büyük yerlere gerek yok."

Arabadan hep birlikte indik. Koruma gibi arkamda ve yanımda yürüyen bu üç devasa adamla çarşıda yürümek tuhaftı. Sokağın sonundaki, tabelası eskimiş, ahşap kapılı o küçük resim dükkanından içeri adım attığım an, burnuma dolan o tiner, keten yağı ve yoğun tozlu kâğıt kokusuyla içimdeki bütün o kasılmalar saniyeler içinde gevşedi. Burası benim dünyamdı. Burada bana kimse "çirkin", "lekeli" ya da "yabancı" diyemezdi. Burada sadece renkler ve gölgeler vardı.

Hemen dükkanın arkasındaki o ahşap raflara doğru ilerledim. Parmaklarım, Aksoyların evinde dokunmama izin verilmeyen o kalın dokulu tual bezlerinin, farklı numaralardaki füzen kalemlerin üzerinde büyük bir açlıkla gezindi. Kendimi kaybetmiştim. O ürkek, çekingen kız gitmiş; yerine sadece sanatına aşık o tutkulu Efsun gelmişti. Farklı sertlikteki kömür kalemleri tek tek inceliyor, ağırlıklarına bakıyordum.

O sırada dükkanın kapısının önünde kollarını göğüslerinde kavuşturmuş duran üç kardeş, hayatları boyunca unutamayacakları bir sahneyi izliyorlardı. Kuzey, Efsun’un o kömür kalemlere bakarken gözlerinde çakan o saf, o muazzam parlaklığı gördüğünde donakaldı. O diğer kız bu dükkana girse kokudan şikayet eder, üzerinin tozlanacağını söyleyip çığlık atardı. Ama Efsun... Efsun o tozlu kağıt kokusunu adeta ciğerlerine çekiyordu. Savaş ve Rüzgar, genç kızın o titizlikle kalemleri seçişini, parmaklarının ucuna bulaşan o siyah kömür lekesini umursamadan, hatta o lekeyle neredeyse gurur duyarcasına yüzüne küçük bir tebessüm konduruşunu izlediler. Efsun’un o hiçbir yapaylık içermeyen, tamamen kendisi olan o duru güzelliği, o dükkanın loş ışığında adeta parlıyordu. Üç abi de ilk kez, içlerindeki o kalın duvarların arkasından bu kıza gerçekten "bakmaya" başlamışlardı.

Birkaç füzen kalem, iki adet hamur silgi ve orta boy bir tual seçip tezgaha yöneldim. Cebimdeki o eski, buruşuk cüzdanımı çıkarmak için hamle yaptığımda, Savaş abinin o büyük, güçlü eli benden önce tezgaha bir kredi kartı bıraktı.

Kafamı kaldırıp ona baktım, şaşırmıştım. "Gerek yoktu, benim biraz param var," dedim çekinerek.

Savaş abi, gözlerimin içine o sarsılmaz otoritesiyle ama bu kez içinde tuhaf bir kabulleniş saklayan o tonda baktı. "Bu evde, senin olan hiçbir şey için başkasının parası ödenmez Efsun," dedi. "Bizim olan, senindir."

"Bizim olan, senindir" kelimesi içimde koca bir dalga yarattı. Paketleri alan Kuzey, dükkandan çıkarken arkamdan gelip fısıldadı: "Güzel çizemiyorsan boşuna aldırma bunları bana. Odana gelip kontrol edeceğim."

O ergen hırçınlığının arkasına gizlediği o merakı ve o ilk yakınlaşma isteğini hissettiğimde, dudaklarımın kenarında hayatımda ilk defa samimi, sıcacık bir tebessüm filizlendi. Bu evde işler düşündüğümden çok daha farklı olacaktı, bunu o an anladım.

Bölüm sonu

1 yorum