İçeriğe geç

Kusursuzluk Lekesi

Bölüm 1 · 13 dk okuma

Kusursuzluk Lekesi

Bölüm 1

1. Bölüm; Üç Saatlik Kıyamet

Göz kapaklarımı aralayan şey, odamın stor perdelerinin arasından sızan o çiğ, acımasız temmuz güneşi değil, göğsümün tam ortasına bir balyoz gibi oturan o tanıdık yetersizlik hissiydi. Her sabah, ruhumun kenarlarından kemirilen o sinsi sızıyla uyanırdım. Adım Efsun. Aksoy ailesinin, o parıltılı, kusursuz ve dışarıdan bakan herkesin gıptayla izlediği o devasa şatonun kalbinde yaşayan ama o kalbe asla kan pompalayamayan o "eksik" kız. Yataktan doğrulurken, kemiklerimin sızladığını hissettim. Aynalı gardırobun yanından geçerken gözlerimi bilerek zemine, o koyu renk parkelere diktim. Çünkü o aynaya bakarsam, annem Hande Aksoy’un birazdan kahvaltı masasında santim santim, gram gram eleştireceği o bedeni görecektim. Kendi yansımasıyla barışık olmayan bir insanın, başkalarının gözündeki nefreti göğüslemesi ne kadar zordur, bunu en iyi ben bilirdim.

Üzerime bilerek iki beden büyük, tenimi ve hatlarımı tamamen kapatan koyu lacivert bir tişört geçirdim. Saçlarımı alelade bir tokayla tepemde toplarken, aynaya saniyeden daha kısa bir an gözüm kaydı. Solgun tenim, yorgun göz altlarım... Annemin o her hafta gittikleri sosyete davetlerinde gururla sergilediği, pilates salonlarında şekillendirilmiş, kusursuz porselen bebek benzeri o ablam ve kız kardeşimle uzaktan yakından alakam yoktu. Ben bu evde, mükemmel bir tablonun tam ortasına kazara damlatılmış kapkara bir mürekkep lekesiydim. Ve onlar, her sabah o lekeyi temizlemek ister gibi bakarlardı yüzüme.

Aşağıya inen mermer merdivenlerin her bir basamağı, zihnimde birer infaz sehpasının tırmanışı gibi yankılanıyordu. Evin içi, yaz sıcağına inat, merkezî klimanın üflediği o buz gibi, ruhsuz havayla doluydu. Havuzlu bahçeye açılan devasa cam kapıların önüne kurulmuş o mükemmel kahvaltı masasına yaklaştıkça, gümüş çatal bıçak seslerine karışan o soğuk, mesafeli sesleri duymaya başladım. Babam Haldun Aksoy, elindeki tabletinden borsa grafiklerini inceliyor; annem Hande Hanım ise önündeki avokadolu, sadece birkaç yeşillikten oluşan diyet tabağını milimetrik hareketlerle karıştırıyordu. Ablam Derin ve erkek kardeşim Kuzey ise birbirlerine elit okul anılarını anlatarak gülüşüyorlardı.

Masaya yaklaşıp, boş olan sandalyeme sessizce iliştiğimde, masadaki o yapay neşe bıçakla kesilmiş gibi aniden durdu. Annemin o keskin, insanı mikroskop altına almış gibi inceleyen gözleri doğrudan benim üzerime, o bol tişörtüme kilitlendi. Yüzünü, iğrenç bir koku almış gibi hafifçe buruşturdu.

"Yine o çuval gibi şeyleri giymişsin Efsun," dedi, sesindeki o aristokrat, üstenci ton ruhumu lime lime ederken. "Sana kaç defa söyleyeceğim, bu evde paspal insan görmeye tahammülüm yok. Yaz geldi, akranların tiril tiril, şık elbiseler giyiyor. Sen ise kendini saklamaya çalışmaktan başka hiçbir şey yapmıyorsun."

Bakışlarımı önümdeki boş porselen tabağa indirdim. Elleri masanın altında, bacaklarımın üzerinde sımsıkı kenetlendi. "Rahat olduğu için..." diye fısıldadım, sesimin titremesine engel olmaya çalışarak.

"Rahatlık mış," diyerek araya girdi ablam Derin, alaycı bir kıkırtıyla. Elindeki taze sıkılmış portakal suyundan bir yudum alıp beni tepeden tırnağa süzdü. "Kendini o çuvalların içine saklıyor çünkü saklaması gereken çok şey var anne. Geçen gün havuz kenarında gördüm, basenleri ve kilosu ne alemde haberin var mı senin? Bu gidişle o çok istediğin kulüp balosuna onu Aksoy soyadıyla götüremezsin, rezil oluruz."

Kelimeler, göğüs kafesimi yırtıp kalbime saplanan zehirli oklar gibiydi. Masadaki herkes sustu. Babam Haldun Bey, kafasını tabletten bile kaldırmadı. Onun için bu evdeki kadınsal estetik tartışmaları, şirketinin bilançolarından çok daha değersizdi. O sadece başarısızlığı ve kusuru sevmezdi, ben ise onun gözünde doğduğum günden beri bir başarı elde edememiş tek çocuktum.

"Derin haklı," dedi annem, çatalını tabağın kenarına porseleni çınlatacak bir sertlikle bırakarak. Gözlerini gözlerime dikti, o bakışlarda en ufak bir anne şefkati, bir koruma içgüdüsü yoktu. "Efsun, o tabağına koyduğun ekmeğe dokunmayı aklından bile geçirme. Zaten sporu da bıraktın. Bu yaştaki bir kızın bu kadar hantal, bu kadar iradesiz olması benim genlerime hakaret. Şu fiziğine, şu duruşuna bak... İnsan biraz ablasına özenir, biraz asalet alır. Ama sende ne ders başarısı var, ne bir spor derecesi ne de estetik bir zevk. Bazen gerçekten bizim bu evde nasıl böyle bir çocuk büyüdüğüne hayret ediyorum."

"Ben... iradesiz değilim," diye mırıldandım. Boğazıma koca bir cam kırığı oturmuştu sanki, yutkundukça canım acıyordu. Gözlerimin dolduğunu hissettiğim an, o masada daha fazla kalamayacağımı anladım. Çünkü bu evde ağlamak, zayıflığını onların önüne yem olarak atmak demekti.

"Cevap verme bir de annene!" diye çıkıştı erkek kardeşim Kuzey, o da bu aşağılama seansından kendine düşen payı alarak keyiflenmişti.

Sandalyemi sertçe geriye iterek ayağa kalktım. Masadaki hiç kimsenin yüzüne bakmadan, arkamdan gelen "Yine dram yaratıyor, görgüsüz" fısıltılarına aldırış etmeden koridora doğru koştum. Merdivenleri kaçar gibi, hıçkırıklarımı içime gömerek tırmandım.

Kendimi odama atıp kapıyı arkadan kilitlediğimde, sırtımı ahşap yüzeye yaslayarak yavaşça yere çöktüm. Gözyaşlarım sonunda serbest kalmış, yanaklarımdan solgun tişörtümün üzerine damlıyordu. Ellerimle yüzümü kapattım. Neden? Neden hiçbir zaman onların istediği o mükemmel, o kusursuz kız olamıyordum? Neden ne yapsam, ne söylesem onlara batıyordu? Bu evde doğmuştum, bu duvarların arasında büyümüştüm ama kendimi bildim bileli bir sığıntıdan, bir fazlalıktan farksızdım.

Ayağa kalktım, odamın en kuytu, pencerelerin ışığının en az vurduğu köşesindeki resim şövaleme doğru adımladım. Benim bu evdeki tek sığınağım, tek kaçış noktam resimlerimdi. Onlar spor kıyafetleriyle, diyet listeleriyle veya borsa grafikleriyel ilgilenirken, ben ruhumun o darmadağınık haritasını tuvallere dökerdim. Elime kömür karası füzen kalemi aldım. Beyaz, temiz tuvalin karşısına geçtiğimde ellerimin titrediğini gördüm. Masadaki o ağır aşağılanmaların, kiloma, fiziğime, varlığıma edilen o lafların öfkesini kalemden çıkarmak ister gibi sert hamlelerle çizmeye başladım.

Tuvalin üzerinde yavaş yavaş şekillenen şey, karanlık dehlizlerin içinde, zincirlere vurulmuş, yüzü olmayan bir kız figürüydü. Kalemi tuvale her sürttüğümde çıkan o gıcırtılı, sert ses, içimdeki o çığlığın sessiz bir yansımasıydı. Saatlerce, zamanı ve dışarıdaki o boğucu yaz sıcağını unutarak çizdim, karaladım, ruhumdaki o enkazı boyalarla ve kömür karasıyla kustum tuvale. Ben o odada kendi yaralarımla baş başayken, aşağıda hayatımı tamamen kökünden sarsacak, o Aksoy imparatorluğunun duvarlarını çatlatacak o telefonun çalmak üzere olduğundan tamamen habersizdim.

Parmaklarımın arasındaki füzen kalemi, tuvalin üzerine sert ve intikamcı çizgiler bırakmaya devam ederken odamın kapısı, adeta menteşelerinden sökülecekmiş gibi büyük bir gürültüyle vuruldu. O kırılgan, boyalardan ve yalnızlıktan ördüğüm sığınağım bir kez daha dışarıdaki o vahşi dünyanın darbesiyle sarsılmıştı. İrkilerek geri çekildim, elimdeki kömür karası kalem parkelerin üzerine düşüp ikiye bölündü. Tıpkı ruhum gibi.

"Efsun! Çabuk aç şu kapıyı! Babam seni çağırıyor, hemen aşağı ineceksin!"

Gelen, kız kardeşim Melis’in o tiz, emredici ve sabırsız sesiydi. Derin bir nefes aldım, göğsümün içindeki o sızıyı bastırmaya çalışarak kapıya doğru adımladım. Kilidi çevirip kapıyı araladığımda, Melis’in beni baştan aşağı süzüp yüzünü buruşturduğunu gördüm. Gözleri füzen karası bulaşmış ellerime kaydı.

"Şu haline bak, resmen iğrençsin. Babam aşağıda delirmiş gibi bir sağa bir sola yürüyor. Hemen geliyorsun, bizi bekletme," deyip arkasını döndü ve topuklarının üzerinde hızla uzaklaştı.

Üzerimdeki o devasa, lacivert tişörtün eteklerini çekiştirerek merdivenlere yöneldim. Aslında bilmiyorlardı... Aynalardan kaçtığım, onların o zehirli kelimeleri yüzünden kendimi dünyanın en çirkin, en hantal yaratığı sandığım bu bedenin altında; 170 boyunda, 55 kilo, o porselen bebek gibi birbirine benzeyen yapay kadınların arasında parıldayacak kadar eşsiz, narin bir güzellik saklıydı. Ama bir insana doğduğu günden beri çirkin olduğunu söylerseniz, o dünyanın en güzel yüzüne de sahip olsa, aynada sadece bir enkaz görürdü. Ben o enkaza inanmıştım. Annemin ve ablamın o tek tip, dudak dolgulu, aşırı zayıflık takıntılı dünyasında, benim o doğal, kıvrımlı ve duru güzelliğim sadece bir "kusur" olarak etiketlenmişti.

Aşağı salona indiğimde, havadaki o kurşun gibi ağır ve tekinsiz atmosferi hemen hissettim. Az önceki o kibirli, her şeyi küçümseyen masadan eser kalmamıştı. Babam Haldun Aksoy, elindeki telefonu sıkmaktan parmak boğumları beyazlaşmış bir halde, devasa kristal avizenin altında volta atıyordu. Annem Hande Hanım ise koltuğun kenarına çökmüş, yüzü kireç gibi bembeyaz bir şekilde, titreyen elleriyle alnını ovuyordu. Beni gördüklerinde, ikisinin de bakışlarında daha önce hiç görmediğim, insanı üşüten yabancı bir ifade belirdi. O bakışlarda nefret bile yoktu; daha derin, daha ürkütücü bir bilinmezlik vardı.

"Geldin mi," dedi babam, sesi her zamankinden daha pürüzlü, daha buz gibiydi. "Yukarı çık, üzerine düzgün bir şeyler al. Hastaneye gidiyoruz."

"Hastaneye mi?" diye mırıldandım, kalbim göğüs kafesimde tekinsiz bir ritim tutmaya başlamıştı bile. "Birine bir şey mi oldu?"

Annem başını kaldırıp bana baktı. O gözlerdeki ani, yabancılaşmış soğukluk canımı acıttı. "Soru sorma Efsun," dedi, sesi adeta bir fısıltı gibi çıktı ama salondaki tüm duvarlarda yankılandı. "Sadece denileni yap ve arabaya geç. Büyük bir... karışıklık varmış. Netleştirmemiz gerekiyor."

Ne olduğunu anlamadan, içimdeki o korku çığ gibi büyürken odama çıkıp üzerime siyah bir hırka aldım. Evin önündeki o lüks, siyah zırhlı cipe bindiğimizde, ablam ve kardeşlerim evde kalmıştı. Arabanın içinde tek bir kelime bile konuşulmadı. Klimanın o mekanik uğultusu, babamın direksiyonu sıkan ellerinin çıkardığı o deri sesi... Her şey bir kabusun başlangıcı gibiydi. Yaklaşık yirmi dakika sonra, İstanbul'un en lüks özel hastanelerinden birinin o devasa, cam kapısından içeri girdik.

Bizi doğrudan başhekimin odasına aldılar. İçeri girdiğimiz an, babamın o sarsılmaz, otoriter duruşunun arkasındaki o gerginliği hissettim. Başhekim, önündeki kalın dosyaları düzeltirken yutkundu.

"Haldun Bey, Hande Hanım... Telefonda da belirttiğim gibi, 17 yıl önceki o yoğun dehliz gecesinde, hastanemizin eski arşivlerinde yapılan dijitalleşme sürecinde çok vahim bir protokol hatası tespit edildi. O gece doğan iki kız bebeğin... künyelerinin karıştığına dair kesin bulgular var. Durumu netleştirmek ve resmi prosedürü tamamlamak adına, şimdi sizden ve Efsun Hanım’dan acil bir DNA paneli almamız gerekiyor."

O an, odadaki tüm sesler kesildi. Kulaklarımda uğuldayan tek şey, kendi kalbimin o deli gibi atan ritmiydi. Künyelerin karışması... İki bebek... Başımı yavaşça kaldırıp anneme ve babama baktım. Onlar bana bakmıyordu. Sanki 17 yıldır büyüttükleri çocukları değilmişim de, evlerine yanlışlıkla girmiş yabancı bir gölgeymişim gibi davranıyorlardı.

Birkaç dakika içinde soğuk, steril bir odaya alındık. Hemşire kolumu barkodlu tüplerle bağlarken tenime batan o iğnenin acısını bile hissetmedim. Ruhum o kadar uyuşmuştu ki. Kanlar alındı, tüpler mühürlendi ve laboratuvara gönderildi. Başhekim, "Sonuçların en hızlı, kesin panelle çıkması yaklaşık üç saat sürecek. Sizi özel dinlenme odamıza alalım," dediğinde, o üç saatlik ölümcül bekleyişin kapısı da aralanmış oldu.

O hastane odası, hayatımın en uzun, en işkence dolu dehliziydi. Odanın ortasındaki deri koltukta annem ve babam yan yana oturuyordu ama aralarında kilometrelerce mesafe vardı. Bense odanın en uzak köşesindeki, o pencere kenarında, tek başıma ayakta duruyordum. Üç saat... Tam yüz seksen dakika.

O üç saat boyunca, odada çıt çıkmadı. Ne annem yanıma gelip "Korkma kızım, ne olursa olsun sen bizimsin" dedi, ne de babam o güçlü elini omzuma koyup beni teselli etti. Aksine, ikisi de kendi aralarında fısıldaşırken bana, sanki Aksoy ailesinin o temiz, kusursuz geçmişini kirletmiş bir suçluymuşum gibi bakıyorlardı. Annemin gözlerindeki o "Zaten bize benzemiyordu, zaten bir eksiklik vardı" ifadesini okuyabiliyordum. O koridorda, o odada tamamen yalnızdım. 17 yıl boyunca bana hayatı dar eden, her gün kilomla, boyumla, varlığımla dalga geçen bu insanlar, kan bağımızın olmadığını hissettikleri an beni saniyeler içinde zihinlerinden silip atmışlardı. İçimdeki o boşluk hissi, tenime batan o iğne yarasından çok daha fazla kanıyordu.

Zaman, mermer zemine damlayan asit gibi yavaşça aktı. Ve nihayet, o ağır ahşap kapı aralandı. Başhekim, elinde mühürlü, beyaz bir zarfla içeri girdiğinde, odadaki hava bir kez daha buz kesti.

Başhekimin elindeki o beyaz, mühürlü zarf odadaki tüm ışığı emen kapkara bir deliğe dönüştü sanki. Zaman durdu. Haldun Aksoy ayağa kalktı, Hande Hanım oturduğu koltukta dikleşti. Ama kapı sadece başhekimin içeri girmesiyle açık kalmadı; hemen arkasından, yan odada aynı üç saatlik cehennemi yaşamış olan o diğer aile ve o diğer kız içeri adım attı.

O an, odanın içine adeta iki farklı evren aynı anda çöktü.

Önde yürüyen adam, kır saçları, sert ama güven veren çene hatları ve keskin, kapkara gözleriyle odaya girdiği an tüm atmosferi değiştiren sarsılmaz bir güce sahipti. Yanında ise gözleri ağlamaktan kızarmış, narin bir kadın vardı: Öz annem. Ve onların hemen arkasında... Aksoy ailesinin doğduğu günden beri bende aradığı, beni kalıplara sokmak için ruhumu hırpaladığı o "kusursuzluk" canlı bir kanıt olarak duruyordu. Karıştırılan o diğer kız... İncecik beli, sarışın, dalgalı saçları, küçük burnu ve annem Hande Hanım ile ablam Derin’e tıpatıp benzeyen o porselen bebek edasıyla tam bir Aksoy’du.

Annem Hande Hanım’ın o kıza baktığı an gözlerinde çakan o hayranlık, o büyülenmişlik hissi göğsüme paslı bir bıçak gibi saplandı. 17 yıldır bana bir kez olsun öyle bakmamıştı. O gözlerde "İşte benim kızım, işte bizim kanımız" diyen o sinsi, acımasız tatmin vardı.

Başhekim zarfı açtı. Çıkan kağıttaki o soğuk, tıbbi terimlerin arkasındaki tek bir kelime odada yankılandı: %99.9 Uyuşmazlık. Pozitif.

Ben Aksoy değildim. O porselen bebek, onların öz kızıydı. Bendeki o 170 boy, o siyah gür saçlar, o derin ve kimseye benzemeyen eşsiz hatlar ise tam karşımda duran o adamın ve kadının genetik mirasıydı. Ben sahte ailemin gözünde bir "kusursuzluk lekesiydim" ama gerçek ailemin tam kendisiydim.

"Demek öyle..." dedi Haldun Aksoy, sesinde en ufak bir sarsıntı, bir evlat kaybetme acısı yoktu. Bakışlarını benden saniyeler içinde çekip, o yeni, sarışın kızına çevirdi. "Zaten... Efsun’un bize hiçbir zaman benzemediğini biliyorduk. Resmi işlemleri avukatlar halleder."

Annem Hande Hanım, vedalaşmak için bana doğru dönmedi bile. O çoktan yeni kızının elini tutmuş, onun o ince bileklerini, o estetik duruşunu süzmekle meşguldü. 17 yıllık koca bir ömür, tek bir kağıt parçasıyla hastane odasının o soğuk zeminine fırlatılıp atılmıştı. İçimdeki o ağır dram duygusu, hıçkırıklara boğulmama yetecek kadar büyüktü ama gözümden tek bir damla yaşın akmasına izin vermedim. Onların karşısında daha fazla küçülmeyecektim.

Karşımda duran o sert bakışlı öz babam bana doğru bir adım attı. Kapkara gözlerinde, Aksoyların o aristokrat soğukluğundan çok farklı, koruyucu, derin ve sarsılmaz bir sıcaklık vardı. Yanındaki öz annem ise bana bakıp sessizce gözyaşı döküyordu.

"Efsun..." dedi babam, sesi adeta içimdeki bütün o soğuk buzları eritecek kadar sıcak ve şefkatliydi. "Benim adım Cihan. Gerçek babanım. Güzel kızım... Sonunda bulduk seni."

Annem hıçkırarak bana doğru atıldı ve kollarını boynuma doladı. Hayatımda ilk defa bir kadının beni bu kadar içten, canını feda edecekmiş gibi sardığını hissettim. Kokusu içime işlerken boğazımdaki o cam kırıkları biraz olsun hafifledi. Cihan Bey, yani babam, elimi tuttu. O güçlü el, saniyeler içinde benim sığınağım oluverdi. "Dışarıda arabamız bekliyor," dedi babam, o kadar sahiplenici bir tondaydı ki ses tonu, sanki dünyadaki tüm kötülüklere karşı beni göğsünde saklayabilirmiş gibi hissettim. "Abilerin ve ikizin evde. Gelemediler çünkü... O diğer kız evde o kadar çok sorun çıkardı, bize ve onlara o kadar kötü davrandı ki, çocukların içini büyük bir öfke ve önyargı kapladı. Buraya gelmeye yüzleri olmadı. Ama her şey düzelecek. Bizimle geliyorsun, evimize."

Başหนı yavaşça salladım. Odamdan apar topar çıkarken üzerime aldığım o siyah, bol hırkanın önünü sımsıkı kapattım. Aksoy ailesine, bana hayatı dar eden o insanlara son bir kez bile bakmadan arkamı döndüm. Hastanenin o devasa, cam kapısından dışarı çıktığımızda, temmuz ayının o boğucu, sıcak havası yüzüme çarptı ama bu sefer o sıcaklık beni boğmadı; sanki özgürlüğün ilk nefesi gibiydi.

Hastanenin önündeki o lüks, geniş araca bindik. Arka koltukta annemle babamın ortasındaydım. Annem elimi bir an bile bırakmıyor, parmaklarımı öpüyordu. Babam Cihan ise dikiz aynasından bana şefkatle bakarak, "O evde sana yaşatılan her şeyi, seni nasıl kırdıklarını biliyorum Efsun. Ama bitti. Bizim evimizde kimse senin saçının teline bile zarar veremez, seni kimse kalıplara sokamaz," dedi.

O arabadaki sıcaklık, hayatım boyunca hissettiğim en gerçek şeydi. Aksoyların o buz gibi malikanesinden sonra, bu insanların yanındaki o güven hissi ruhuma bir ilaç gibi yayıldı. Evet, abilerim ve ikizim o sarışın kızın huysuzluğu ve kötülüğü yüzünden bana karşı önyargılıydı, bunu biliyordum. Beni istemiyorlardı, evde büyük bir soğuk savaş beni bekliyordu belki de... Ama yanımda bana bu kadar inanan bir anne ve baba varken, içimdeki o ürkek kız ilk defa biraz olsun cesaret buldu.

Araba yaklaşık kırk beş dakikalık bir yolculuğun ardından, şehrin karmaşasından uzak, devasa çam ağaçlarının arkasına gizlenmiş, heybetli bir mülkün önündeki o büyük demir kapıya doğru yavaşladı.

Demir kapılar iki yana doğru büyük bir gürültüyle açılırken araba geniş bahçeden içeri süzüldü. Başımı yavaşça arabanın camına yasladım ve dışarıya, yeni hayatımın başlayacağı o devasa, taş mimarili eve doğru baktım. Pencerelerin arkasında, beni bekleyen o sekiz abinin ve ikizimin gölgelerinin olduğunu biliyordum. İçeride beni istemeyen, önyargıyla dolu dokuz erkek vardı; ama tam karşımda duran o görkemli ev, artık kaçamayacağım yeni kaderimdi.

Araba durdu. Ben o büyük, yabancı eve doğru baktım...

Bölüm sonu

2 yorum