Kollarımı göğsümde kavuşturup sırtımı arkadaki duvara yasladım. Gözlerimi yirmi iki yaşındaki bu sahte öğretmenin, bu istihbarat dedektifinin gözlerine diktim. Az önce ölüm emrini verenlerin elinden kurtulmuş olabilirdim ama bu, önümdeki adama körü körüne güvenebileceğim anlamına gelmiyordu.
— "Peki, bütün bunlardan sonra sana neden güveneyim?" dedim, sesimdeki o şüpheci tınıyı saklama gereği duymadan. "Bana anlattığın bu hikayenin, bu devlette görevli olma masalının birer yalandan ibaret olmadığını nereden bileyim? Belki de beni tamamen kontrol altında tutmak, kafama göre hareket etmemi engellemek için uydurduğunuz yeni bir senaryodur bu."
Ertuğrul, suçlamalarım karşısında ne öfkelendi ne de savunmaya geçti. Aksine, haklı olduğumu bilir gibi başını yavaşça salladı.
— "Güvenmemekte çok haklısın, Berfin," dedi, sesindeki o sakin ton bir an olsun bozulmadan. "Hatta bana hemen güvenirsen asıl o zaman aptallık etmiş olursun."
Yavaşça masaya doğru yürüyüp üzerinden küçük, siyah bir flash bellek aldı ve bana doğru uzattı.
— "Bunu al," dedi. "İçinde bu dershanenin arkasındaki yapının finansal kaynakları, Necati’nin kimliği ve devletin bu hücreye karşı yürüttüğü gizli dosyanın şifreli bir özeti var. Tabii ki şu an açamazsın, benim bilgisayarıma ihtiyacın var. Ama bana güvenip güvenmemeye kendi gözlerinle gördüğün delillerle karar vereceksin."
Elimde tuttuğum siyah flash belleğe, ardından da odanın içinde ağır adımlarla dolaşan Ertuğrul’a baktım. Zihnimde binlerce soru çarkı aynı anda dönüyor, her biri bir öncekinin altını oyuyordu. Bütün bu komplike sırlar, devletin derinlerindeki operasyonlar, sahte kimlikler... Hepsi bir yana, gerçeğin en hassas noktası birdenbire zihnime düştü. Kalbimin atış hızı birden değişti; nefesim boğazımda düğümlendi.
— "Peki..." dedim, sesim az önceki dik ve meydan okuyan tonundan sıyrılarak hafifçe titredi. "Diyelim ki anlattıklarının hepsi doğru... Diyelim ki bu masal değil, gerçek bir istihbarat operasyonu. Peki ya babam? Bütün bu olanlardan, benim buralarda dönen dolapların tam ortasına düşmemden haberi var mı? O bu duruma ne diyecek?"
Soruyu sorduğum an, odadaki o keskin ve gergin hava bir anda yumuşadı. Ertuğrul’un yüzündeki o sert, mesafeli ifade yerini derin bir sükûnete bıraktı. Adımlarını durdurdu, ellerini cebinden çıkarıp yavaşça bana doğru döndü. Gözlerinde, az önce benden sakladığı o insani ve babacan bir korumacılık pırıltısı belirdi.
— "Babanın her şeyden haberi var, Berfin," dedi, sesi o kadar net ve sakindi ki, kulaklarımda yankılanan her kelime zihnime kazındı. "Aslında bu hikayenin en başında, senin bu dershaneye yönlendirilmen bile tamamen tesadüf değildir. Baban, Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı bünyesinde uzun soluklu, çok gizli bir operasyon yürütürken bu yapının senin okuduğun liseye ve çevrene sızmaya çalıştığını çok önceden fark etmişti."
Nefes alamadığımı hissettim. Olduğum yerde çivilenmiş gibi kalakalmıştım. Kelimeler boğazıma dizildi, tek bir harf bile çıkaramadım.
Ertuğrul bir adım daha yaklaşarak açıklamasına devam etti:
— "Baban, senin o tehlikeli derecede meraklı yapını, olayların üzerine gitme alışkanlığını ve polis olma hayalin uğruna neler göze alabileceğini herkesten çok iyi biliyordu. Karanlık güçlerin senin gibi zeki ve analitik düşünen bir genci hedef alması an meselesiydi. O yüzden ne yaptı biliyor musun? İstihbarattaki kendi üstlerine bizzat ulaştı. Senin güvenliğini sağlama almak, seni koruyabilmek ve aynı zamanda bu yapının tam kalbine, en güvenli şekilde konumlandırılabilmen için benimle irtibat kurdu."
Gözlerim dolmuştu ama gururuma yenik düşerek akmasına izin vermedim. Sesim fısıltı gibi çıktığında, kelimeler neredeyse ağzımdan dökülmüyordu:
— "Yani... Yani beni bu cehennemin ortasına kendi elleriyle mi gönderdi? Bilerek mi yaptı bunu?"
— "Hayır, Berfin. Yanlış anlıyorsun," dedi Ertuğrul, sesindeki o ikna edici tonla. "Sen zaten o merakın yüzünden bu yapının radarındaydın. Dışarıda tek başına, korumasız bir şekilde dolaşsaydın,Necati ve adamları seni çoktan harcamıştı. Baban, dışarıdaki o vahşi doğada savunmasız kalmaktansa, devletin gözü önünde, benim korumam altında olmanın senin için en güvenli yer olduğunu bildiği için bu yolu seçti. Elbette ki senin bu kadar ileri gideceğini, doğrudan Burak... yani benim gerçeğimi arayıp bulacağını ve kamerayı fark edeceğini o da tam olarak hesaplamamıştı. Ama biliyordu ki kızım akıllıdır, hayatta kalmanın bir yolunu mutlaka bulur."
Zihnimde kurduğum o öfke duvarları, babamın adını duymamla birlikte yerle bir olmuştu. Beni korumak için... Her şeyi benim güvenliğim ve bu kirli çarkı bozmak için yapmıştı. Aylardır görmediğim, sadece anılarımda ve kafamdaki siluetinde yaşattığım o adam, uzakta bir yerlerde bile benim için savaşmaya devam ediyordu.
Odanın içindeki sessizlik, omuzlarıma binen bu devasa yükün ağırlığıyla daha da derinleşti. Başımı hafifçe öne eğip elimdeki flash belleğe baktım. Artık korkmuyordum; içimdeki o çocuksu merak, yerini buz gibi bir intikam ve adalet duygusuna bırakmıştı.
Başımı kaldırıp doğrudan Ertuğrul’un gözlerinin içine baktım. Titreyen ama kararlı çıkan sesimle odada tek bir cümle yankılandı:
— "Peki o zaman... Babamın ve sizin bıraktığınız yerden devam edelim. Bu yapıyı başlarına nasıl yıkıyoruz, onu anlat şimdi."
Elimdeki siyah flash belleği sıkıca kavrayıp avucumun içinde saklarken, başımı kaldırıp Ertuğrul’a diktim gözlerimi. İçimdeki o şüphe tamamen yok olmamıştı; aksine, babamın adının bu işe karıştırılması beni daha da tetikte olmaya zorluyordu.
— "Güzel bir senaryo," dedim, sesimdeki o mesafeli ve sorgulayan tonu koruyarak. "Bana anlattıkların mantıklı gelse de, babamın bu işin arkasında olduğunu ve her şeyi bildiğini kabul etmem için bu yeterli değil. Eğer gerçekten anlattıkların doğruysa, bana babamla görüştür. Onun sesini duyduğumda, bu operasyonun bir parçası olduğumu kendi kulaklarımla işittiğimde sana inanırım. Aksi takdirde, elindeki bu flash bellekle birlikte buradan nasıl kaçacağımın planını yapmaya başlarım."
Ertuğrul, yumruk yaptığım ellerime ve kararlı bakışlarıma baktı. Yüzünde ne bir şaşkınlık ne de bir kızgınlık belirdi; aksine, tam da böyle bir tepki vermemi bekliyormuş gibi hafifçe başını salladı.
— "Haklısın," dedi, derin bir nefes alarak masaya doğru dönerken. "Böyle bir haberi alan herkesin ilk isteği bu olurdu. Ama bilmen gereken bir şey var; babanın şu an yürüttüğü görevin gizlilik derecesi en üst seviyede. Doğrudan telefonla aramak ya da ona ulaşmak imkansız. Ancak istihbaratın güvenli hatları üzerinden belirli protokollerle iletişim kurabiliyoruz."
Masanın üzerindeki şifreli terminale yaklaşırken omzunun üzerinden bana doğru baktı:
— "Şimdi bekli de bir tuzak kurmadığımı, gerçekten aynı tarafta olduğumuzu anlamanın tek bir yolu var," dedi. "Seni babanın güvenli hattına bağlayacağım. Hazır ol."
Ertuğrul parmaklarını terminalin tuşlarında hızlıca gezdirirken odadaki sessizlik dayanılmaz bir ağırlık kazandı. Ekrandan yayılan loş mavi ışık yüzünü aydınlatıyor, duvara yansıyan gölgemiz gerginliğimizi ele veriyordu. Kalbim kaburgalarımı dövüyordu; nefesimi tutmuş, küçük bir ses dalgasını bile kaçırmamak için kulak kesilmiştim.
— "Hat kuruluyor," dedi Ertuğrul, sesindeki gerginliği gizleyemeyerek. "Sistemler dışarıdan takip edilmesin diye sinyali üç farklı şifreli uydudan sektiriyorum. Sabırlı ol, Berfin."
Ekranın köşesinde yeşil bir ışık yanıp söndü. Birkaç saniyelik hışırtılı ve boğuk sinyal seslerinin ardından, hatta düşen o kalibre edilmiş mekanik ses duyuldu. Ertuğrul cihazı bana doğru çevirdi ve kulaklığı uzattı. Ellerim hafifçe titreyerek kulaklığı aldım ve kulağıma götürdüm.
— "Baba?" dedim; sesim hem fısıltı gibi çıkmış hem de içinde aylardır biriken bütün o hasretin ve korkunun patlamasını barındırıyordu. "Baba, beni duyabiliyor musun?"
Hattın öbür ucundan gelen derin, tanıdık hırıltı ve nefes sesi kulaklarıma dolduğunda dünyayla olan bağım bir anlığına koptu. Yıllardır ezberlediğim o ses, bizzat bu karanlık ve tehlikeli hattın ucundan bana sesleniyordu.
— "Güzel kızım..." dedi babam, sesindeki o yorgun ama her zamanki gibi sarsılmaz kararlı tonu duymamla birlikte gözümden bir damla yaş süzüldü. "Buralara kadar gelmeni istemezdim, Berfin. Ama gördüğüm kadarıyla yine kafana koyduğunu yapmışsın."
— "Bana bunu nasıl açıklarsın?" diye sordum, sesimdeki öfke ve sitem titremeye karışırken. "Beni bilerek bu cehennemin ortasına mı attın? Ertuğrul anlattı ama... ama kulaklarımla duymadan inanamadım."
Babamın öbür uçta derin bir nefes aldığı, ardından da hafifçe iç çektiği duyuldu.
— "Seni ateşe atmadım, kızım," dedi, sesi her zamankinden daha net çıkıyordu şimdi. "Seni korumak için en güvenli siperliğe yerleştirdim. Necati ve arkasındaki o yapı, uzun süredir peşindeydi; merakın ve zekan seni onların hedef tahtasına çoktan koymuştu. Dışarıda savunmasız kalmaktansa, devletin gözü ve bu operasyonun tam kalbinde, Ertuğrul'un yanında olman gerektiğine karar verdim. Çünkü biliyorum ki sen, buradaki kirli oyunu bozabilecek tek kişisin."
Kalbimdeki bütün şüphe bulutları bu cümlelerle birlikte dağıldı. Babamın sesi, o an bana dünyanın en güvenli kalesi gibi geldi.
— "Anladım," dedim, gözyaşlarımı elimle hızla silip sesimi sertleştirerek. "Madem bu oyunu kurdular, o zaman kurallarına göre oynayacağız. Ne yapmam gerekiyorsa söyle, baba."
— "Flash belleği aldın mi?" diye sordu babam, otoriter bir tonla.
— "Evet, yanımda."
— "İyi," dedi babam. "Ertuğrul’a güveneceksin. Şimdi telefonu kapatmam gerekiyor, sinyali tespit edebilirler. Dikkatli ol, kızım. Arkandayım."
Bağlantı aniden kesildiğinde, kulaklıktaki cızırtı sesi odayı yeniden sessizliğe gömmüştü. Derin bir soluk alarak kulaklığı masaya bıraktım. Kafamdaki tüm soru işaretleri silinmiş, yerini buz gibi bir konsantrasyona bırakmıştı.
Ertuğrul yüzüme dikkatle baktı. — "İnandın mı şimdi?" diye sordu.
Başımı yavaşça salladım, gözlerimdeki o kararlı ışıltıyla masadaki flash belleği tekrar avucumun içine aldım.
— "İnandım," dedim.
Ertuğrul, masanın üzerine yaslanmış kollarını çözüp dikleşti. Yüzündeki o ciddi ve analitik ifade, durumun ciddiyetini kelimelerden çok daha net bir şekilde ele veriyordu. Söyledikleri, zihnimde planladığım her şeyi bir anda altüst edecek kadar keskin bir gerçekliği yüzüme vuruyordu.
— "Babanla konuştuktan sonra taşlar yerine oturmuştur sanırım," dedi Ertuğrul, sesini biraz daha alçaltarak. "Ama atlamamamız gereken çok kritik bir detay var, Berfin. Bildiğim kadarıyla annen şu an buralarda değil, evde babanla tek yaşıyorsun. Yani okuldan, çevreden ya da evden seni merak edip arayacak, yokluğunu hemen sorgulayacak kimse yok."
Kaşlarımı çatıp ona doğru bir adım attım. Ne demek istediğini anlamaya çalışıyordum ama içimdeki o huzursuzluk hissi yine tırmanmaya başlamıştı.
— "Ne demek istiyorsun? Neye varmaya çalışıyorsun?" diye sordum, sesimdeki gerginliği saklamayarak.
Ertuğrul derin bir nefes alıp masanın üzerinden birkaç adım uzaklaştı, ellerini cebine sokarak bana doğru döndü:
— "Şunu demek istiyorum: Necati ve o yapı, senin ortadan kaldırıldığını biliyor. Resmi olarak, onlara göre sen artık hayatta olmayan, 'ölü' birisin. Eğer şimdi dışarı çıkarsın, normal hayatına dönmeye kalkarsan ya da bir şekilde görünür olursan, ölüm emrini verenleri uyardığımız gibi kendi ellerimizle seni ateşe atmış oluruz."
Olduğum yerde kalakalmıştım. "Ölü birisin" kelimesi beynimde çınlıyordu.
— "Yani?" dedim, sesim titremeye başlarken. "Ne yapacağım ben? Odadan hiç çıkamayacak mıyım? Evime, arkadaşlarıma dönmeyecek miyim?"
— "Şu an senin yapabileceğin tek şey durup beklemek, Berfin," dedi Ertuğrul, sesindeki o net ve tavizsiz tonla. "Çünkü sen şu an sistemde yoksun. O sebepten ötürü önümüzdeki birkaç gün boyunca tamamen rahat durman, bu odadan dışarı adım atmaman ve hiçbir hamle yapmaman gerekiyor. Biz içerideki köstebekleri ve çarkı tamamen dağıtana kadar sen bu güvenli alanda kilitli kalacaksın. Başka bir seçeneğimiz yok."
Ertuğrul’un sözleri odanın içinde yankılanıp sessizliğe karışırken, zihnimde kurduğum o sert, savaşçı duvar bir anda çatlamaya başladı. Günlerdir kendimi korumak için kuşandığım o zırh, "ölü birisin" kelimesiyle birlikte üzerimden dökülüvermişti. Hayatım, aldığım kararlar, kurduğum hayaller... Hepsi bir çırpıda silinmişti.
Ağzımdan tek bir kelime bile çıkmadı. Göz bebeklerim büyüdü, boğazıma oturan o acı yumru nefes almamı zorlaştırdı. Her zaman cesur, her olayın üzerine gözünü kırpmadan giden o kız, o an karşısındaki gerçeğin altında ezildiğini hissetti. Hiç tanımadığı, henüz birkaç saat öncesine kadar ölüm emrini veren o çetenin bir parçası sandığı bir adamın odasında kilitli kalacaktı. Evine gidemeyecek, Sevim'e sarılamayacak, babasının yüzünü göremeyecek ve en kötüsü, "yok" olacaktı. Hayatından utanç verici bir silgiyle silinmiş gibi, hiçbir şey yaşanmamış gibi yok sayılacaktı.
Düşünceler zihnimi bir mengene gibi sıkıştırırken, göz pınarlarımda biriken o inatçı sular artık taşı tutamayacak kadar ağırlaştı. Kirpiklerimin arasından süzülen ilk damla yanağımdan aşağıya doğru sıcak bir çizgi çekerken, dudaklarım titredi. Hızlı ve kesik nefesler alarak olduğum yerde kaldım; ağlamamak, bu adamın yanında zayıflık göstermemek için kendimle büyük bir savaş veriyordum ama iradem benden bağımsız olarak çözülüyordu.
Gözyaşlarım ardı arkasına dökülmeye başladı. Hıçkırığımı bastırmak için alt dudağımı dişlerimle öyle bir sıktım ki, canımın acısı bile hissettiğim o çaresizliğin yanında hiçbir şey kalmadı. Olduğum yerde diz çökmemek, yere yığılıp kalmamak için ellerimi yumruk yapıp bacaklarıma bastırdım.
Ertuğrul, odanın ortasında dikilirken üzerimdeki o ani değişimi fark etti. Yüzündeki o sert, mesafeli ve profesyonel istihbaratçı maskesi bir anda yere düştü. Karşısında tehlikeli bir planın içine atlamış cesur bir dedektif adayı değil, henüz on 18 yaşında, bütün bu kabusun orta yerine tek başına bırakılmış gencecik bir kız olduğunu o an çok daha net gördü.
Adımlarını yavaşlatarak bana doğru yaklaştı. Aradaki mesafeyi kapatıp tam önümde durdu. Yüzündeki o endişeli ama bir o kadar da yumuşak ifadeyle gözlerimin içine baktı.
— "Hey..." dedi, sesi az önceki o soğuk ve keskin tonundan çok uzakta, fısıltı gibi ama sığınak gibi sıcak çıktı. "Biliyorum, çok fazla. Bir anda omuzlarına yüklenen yük taşınamayacak kadar ağır. Haklısın, korkmakta ve ağlamakta da son derece haklısın."
Onun bu yumuşak tavrı, içimde tutmaya çalıştığım bütün o baraj kapaklarının yıkılmasına neden oldu. Hıçkırığım boğazımdan kopup odanın sessizliğini deldiğinde, başımı öne eğdim.
— "Ben... ben sadece eve gitmek istiyordum," diye fısıldadım, sesim titriyor, ağlamaktan çatlıyordu. "Annem... annem olmasa bile babam... Ben burada bomboş oturup onların beni öldürmesini mi bekleyeceğim? Hiçbir şey yapmadan, elim kolum bağlı öylece duracak mıyım?"
Ertuğrul, kafasını hafifçe sallayarak derin bir nefes aldı. Olduğum yere çökmek üzere olduğumu görünce yatağın kenarına doğru çekti beni, omzumdan tutup yavaşça oturmamı sağladı. Kendisi de diz çökerek göz hizama geldi; bakışlarındaki o netlik ve kararlılık, içimdeki fırtınayı dindirmese de tutunacak bir dal veriyordu.
— "Hiçbir şey yapmadan beklemeyeceksin, Berfin," dedi, ellerini dizlerimin üzerine koyup doğrudan gözlerimin içine bakarak. "Beni iyi dinle. Ağlamak yok demiyorum, korkmak da yasak değil. İnsan canından korkar, bu çok normal. Ama o gözyaşlarının arkasındaki o keskin zekayı kaybetmene izin vermeyeceğim. Sen bu odada oturup sadece beklemeyeceksin; sen bu yapının dijital kalıntılarını çözerken benim en büyük kozum olacaksın. Sadece... Şimdilik dışarıya karşı görünmez olmamız gerekiyor. Hepsi bu."
Burnumu çekip elimle gözyaşlarımı sertçe sildim. Göğsüm hâlâ hıçkırıklarla sarsılıyor, içimdeki o öfke ile korku birbirine karışıyordu. Ama Ertuğrul’un gözlerindeki o güven veren ışık, en azından bu karanlık odada tamamen yalnız olmadığını bana hatırlatmıştı. Başımı yavaşça salladım ve fısıltıyla karşılık verdim:
— "Tamam... Ağlamayacağım. Ama bu odadan çıktığımız ilk an, o Necati'nin ve buradakilerin başına yıkacağız burayı."
Ertuğrul, gözlerindeki o sakin ve kararlı bakışı bir an bile kaybetmeden ellerini dizlerimin üzerinden çekti, hafifçe doğrulup tam önümde eğik pozisyonda durmaya devam etti. Yüzündeki o çizgilerde, bana güven vermeye çalışan ama içerideki o darmadağın hali nasıl toparlayacağını bilemeyen bir adamın çaresizliği de saklıydı.
— "Ben her zaman yanındayım, tamam mı?" dedi, sesi fısıltı gibi ama odanın her köşesinde yankılanan bir sözleşme gibi netti. "Yalnız değilsin, Berfin. Ne bu odada ne de bu operasyonda... Sana zarar gelmesine izin vermeyeceğim."
Onun bu cümlesi, az önce biraz olsun durulur gibi olan fırtınayı içeride yeniden kopardı. Kulaklarımda çınlayan o "yanındayım" kelimesi, aniden bana ne kadar yabancı, ne kadar uzak bir insan olduğunu hatırlattı. Kimdi ki o? Daha düne kadar okulda benden nefret eden, ölüm fermanımı yazan o soğuk adam değil miydi? Arada geçen yarım saatlik bir konuşma, onun yabancı olma gerçeğini nasıl değiştirebilirdi ki?
İçimdeki o hıçkırık dalgası boğazımı tıkadı ve gözyaşlarım bu kez tutamayacağım bir sel gibi yanaklarımdan aşağıya boşaldı. Başımı iki yana sallayarak ellerimle yüzümü kapattım, sesli bir şekilde ağlamaya başladım.
— "Ama... ama seni tanımıyorum ki!" diye bağırdım, sesimdeki o hırs ve tükenmişlik odanın duvarlarına çarptı. Parmaklarımın arasından süzülen yaşlar nefesimi kesiyordu. "Sen kimsin ki? Daha düne kadar adını bile bilmediğim, bana düşman olan bir adamsın! Buradayım, kilitliyim, hiçbir şeyim yok... Annem yok, babam uzakta, tanımadığım bir adamın odasındayım ve sen bana 'yanındayım' diyorsun! Nasıl inanayım sana? Nasıl güveneyim?!"
Göğsüm o kadar hızlı kalkıp iniyordu ki, aldığım nefesler ciğerlerime yetmiyordu. Omuzlarım sarsıla sarsıla ağlarken, bütün o cesur maskem, boks salonlarındaki o güçlü duruşum bu odanın ortasında paramparça olmuştu. Ben sadece on sekiz yaşında, korkudan eli ayağı titreyen, sevdiği herkesten ve her şeyden koparılmış yalnız bir kız çocuğuydum.
Ağlamam odanın içinde yankılanırken, hıçkırıklarım boğazımı tıkıyor, içimdeki o yalnızlık hissi beni yavaş yavaş boğuyordu. Parmaklarımın arasından sızan gözyaşları avuçlarımı ıslatırken, omzumda hissettiğim o hafif ağırlıkla irkildim.
Ertuğrul, aramızdaki o mesafeyi tamamen kapatarak diz çöktüğü yerden biraz daha yaklaştı ve elini yavaşça omzuma koydu. Teması ne sert ne de zorlayıcıydı; aksine, fırtınaya tutunmaya çalışan birine uzanan en sakin, en güvenli liman gibiydi.
— "Haklısın," dedi, sesi fısıltıdan biraz yüksek ama o kadar yumuşak ve şefkatli çıkmıştı ki, bu tonu ondan hiç beklemiyordum. "Beni tanımıyorsun. Birkaç saat öncesine kadar senin için sadece kâbus gibi bir öğretmektim. Güvenmeni beklemek aptallık olur."
Yüzümü kapattığım ellerim titriyor, parmaklarımın arasından ona bakmaya çalışıyordum. Gözlerim yaşlardan bulanıklaşmıştı ama yüzündeki o sert, mesafeli adamın gittiğini, yerine inanılmaz bir sabırla beni dinleyen birinin geldiğini görebiliyordum.
Ertuğrul yavaşça ellerimi yüzümden uzaklaştırmak için ellerini bileklerime götürdü; zorlamadı, sadece benim bırakmama izin veren bir naziklikle ellerimi aşağıya indirdi. Gözlerimin içine, o en çıplak ve savunmasız halimle bakarken devam etti:
— "Bana inanmak zorunda değilsin, Berfin. Ama şu an bu odada sana zarar vermeyecek, seni korumak için elinden gelen her şeyi yapacak tek kişi benim. Adım Ertuğrul, yirmi iki yaşındayım, evet. Ama hepsinden öte, babanın sana söylediği gibi ben de bu devlete ant içmiş bir adamım. Seni bu cehennemin ortasında tek başına bırakmayacağıma söz verdim."
Sesi, içimdeki o buz gibi ürpermeyi yavaş yavaş ısıtıyor, fırtınanın şiddetini dindiriyordu. Hâlâ hıçkırıklarım devam ediyordu, göğsüm kesik kesik kalkıp iniyordu ama az önceki o panik ve çaresizlik dalgası yerini yavaş yavaş sakinliğe bırakıyordu.
Ertuğrul cebinden çıkardığı temiz kumaş mendili uzatıp sessizce avucuma bıraktı.
— "Ağla," dedi, sesi içimi rahatlatan o sığınak tonunu koruyarak. "İçindeki bütün o korkuyu, öfkeyi at dışarı. Tutma kendini. Ama ağlaman bittiğinde, o keskin zekanın yeniden çalışmaya başlamasını istiyorum. Çünkü bu oyunu bozmak için sana ihtiyacım var, Berfin. Tek başına değiliz; artık birlikteyiz."
Ertuğrul’un uzattığı mendili sıkarak başımı hafifçe salladım. Gözyaşlarım yavaş yavaş yanaklarımda kurumaya yüz tutarken, içimdeki o boğucu fırtına yerini derin ve yorgun bir sükûnete bırakmıştı.
O, ne bir kelime daha fazla etti ne de üzerimde baskı kurdu. Yavaşça dizlerinin üzerinde doğruldu, ayaklandı ve üzerindeki ceketi düzeltirken son bir kez bakışlarını üzerimde gezdirdi.
— "Biraz dinlenmeye ihtiyacın var," dedi, sesi yine o mesafeli ama koruyucu tınısını almıştı. "Kapı dışarıdan kilitli olmayacak, ama şu an bu odadan çıkmanın senin için güvenli olmadığını biliyorsun. İhtiyacın olan her şey içeride var."
Hiçbir şey söylemedim; sadece yatağın kenarında oturmuş, boş bakışlarla onu izliyordum. Ertuğrul arkasını döndü, sessiz adımlarla kapıya yöneldi. İçeriye sızan o dar koridor ışığının önünden geçerek dışarı çıktı ve ardından kapı, arkasından yavaşça kapatıldı.
Odada yeniden o baş başa kaldığım sessizlik hüküm sürdü. Ama bu kez az önceki gibi boğucu değildi; avucumda tuttuğum o siyah flash bellek ve kulaklarımda yankılanan babamın sesiyle birlikte, içimdeki o korkunun yerini buz gibi bir kararlılık alıyordu.