İçeriğe geç

Kusursuzluk kusurdurr

Bölüm 5 · 6 dk okuma

Kusursuzluk kusurdurr

Bölüm 5

5. Bölüm/ gerçekler

Gözlerimi açtığımda etrafımı saran tek şey, tenime iğne gibi batan koyu bir karanlıktı. Zihnimin sisli perdesini aralamaya çalışırken ilk fark ettiğim şey, sırtımın altındaki zemin oldu. Şaşırtıcı bir şekilde sert, rutubetli bir beton üzerinde değil, oldukça yumuşak bir yatakta uzanıyordum. Muhtemelen eski bir depodan devşirilmiş, dış dünyadan izole edilmiş penceresiz bir odadaydım; çünkü odanın bir köşesinde olduğunu fark ettiğim küçük, demir parmaklıklı pencereden içeriye sızan tek bir ışık huzmesi bile yoktu. Dışarısı katran karasıydı, gece yarısının en derin ve sessiz saatinde olmalıydık.

Haraket etmeye çalışmamla birlikte vücudumdan yayılan o keskin acı, beynime şimşek gibi çaktı. Dün gece o iki dev adamla ettiğim kavganın, yediğim darbelerin ve en önemlisi beni bayıltmak için boynuma ve sırtıma indirdikleri o sert vuruşların faturası şimdi çıkıyordu. Başım çatlıyordu, eklemlerim sanki yerinden sökülmüştü; Ağrı Dağı omuzlarıma çökmüş gibi her yerim sızlıyordu. Dişlerimi sıkarak yavaşça dorultulmaya çalıştım.

Yataktan sessizce doğrulup ayaklarımı yere bastım. Karanlıkta adımlarımı yoklayarak odanın içinde ilerlemeye çalışırken, ayağım sert bir cisme çarptı. Dengemi kaybedip aniden öne doğru savruldum ve şiddetle yere kapaklandım. Dizlerimin ve ellerimin üzerine düştüğüm an, canımın yanmasıyla birlikte ağzımdan kalın bir küfür koptu.

O gürültünün sessizliği yırtmasından saniyeler sonra, odanın kapısı kilit sesleriyle birlikte hızla açıldı. İçeriye koridorun sarı, göz alıcı ışığı hücum etti; gözlerim bu ani parlaklık karşısında kamaşarak kısılırken, kapı eşiğinde beliren silueti seçmeye çalıştım.

Işığın önünde duran kişi Burak’tı. Üzerindeki o ceket çıkarılmış, gömleğinin kolları dirseklerine kadar sıvanmıştı. Yüzünde ne bir tehdit ne de o önceki alaycı sırıtış vardı; sadece sakin, durumu tartan net bir ifadeyle bana bakıyordu.

Yerde, dizlerimin üzerinde oturur vaziyette ona baktım. Boğazımdaki kuruluğu yutkunarak aşmaya çalışırken, sesimdeki o hafif titremeyi gizlemeden doğrudan sordum:

— "Normalde... Necati’nin emriyle o odada öldürülmüş ya da en azından ortadan kaldırılmış olmam gerekiyordu, değil mi?"

Burak, elini duvardaki anahtara uzatıp odanın tavanındaki ana lambayı yaktı. Gözlerim bu ani aydınlığa alışmaya çalışırken, etrafıma şöyle bir bakındım ve yanıldığımı anladım. Burası benden nefret eden o adamların beni kapatacağı rutubetli, karanlık bir depo falan değildi. Aksine, son derece zevkli döşenmiş, pastel tonlarında duvar kağıtları olan, köşede rahat bir berjerin ve minimalist bir kitaplığın yer aldığı gayet tatlı, hoş bir misafir odasıydı. Yatak da zaten bu yüzden o kadar yumuşaktı.

Kapının eşiğinde duran Burak, ellerini cebine sokup içeriye doğru bir adım attı. Yüzündeki o dershane hocası maskesi tamamen düşmüştü; şimdi karşımda çok daha net, çok daha keskin hatlara sahip biri duruyordu.

Sorduğum o keskin soruya karşılık, dudaklarında hafif, acı bir tebessüm belirdi. Yavaşça yatağın ucuna doğru yaklaşırken konuştu:

— "Evet," dedi, sesi odanın içinde yankılanarak. "Normal şartlar altında, o örgüt kurallarına ve Necati’nin emrine göre şu an çoktan ortadan kaldırılmış, hatta adın bile unutulmuş olmalıydı."

Şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırdım. Zihnimdeki çarklar durmaksızın dönerken, kelimeler boğazıma dizildi:

— "Nasıl yani?" dedim, sesimdeki şaşkınlığı gizleyemeyerek. "Örgüt kuralları kişiye göre esniyor mu?"

Burak başını iki yana salladı, gözlerindeki o gizemli ifade biraz daha derinleşti:

— "Maalesef benim olduğum yerde örgüt kuralları işlemez de ondan," dedi sakin bir ses tonuyla. "Sana olayları baştan anlatayım... Sonuç olarak bu kadar tehlikeli bir merakın üzerine gidip bu kadar büyük bir riski göze almanı, bu gerçeği fazlasıyla hak ediyorsun."

Olduğum yerde kalakalmıştım. Az önce bana ölüm emrini veren, okulda köşe bucak kaçtığım o soğuk adam şimdi karşıma geçmiş, bana sanki bir masal anlatır gibi sakinliğin timsali olarak dikiliyordu. Boş boş, anlam veremeyen gözlerle yüzüne baktım. O ise bu şaşkınlığımı büyük bir sükûnetle izledikten sonra asıl bombayı patlattı:

— "Öncelikle şunu bil," dedi, sesini biraz daha alçaltarak. "Benim adım Burak değil. Asıl adım Ertuğrul. Ve ben o yapının, o karanlık çetenin bir parçası falan değilim."

Hızla yatakta doğrulup ayaklarımı yere sarkıttım. Beynim aldığım bu ani bilgi yüklemesiyle sarsılmıştı. Ertuğrul devam etti:

— "Evet, o yapı fazlasıyla kirli ve tehlikeli; ama ben onlardan değilim. Ben devletin, o örgütün içerisine yıllar önce soktuğu gizli bir üyeyim. Emniyetin İstihbarat Daire Başkanlığı bünyesinde, özellikle bu tür hücre yapılanmalarını çökmekle görevli bir dedektiflik ve analiz departmanında çalışıyorum."

Odanın içinde yankılanan bu itiraf, üzerime tonlarca ağırlığında bir taş gibi düştü. Ertuğrul, kollarını göğsünde kavuşturup bana doğru bir adım daha yaklaştı ve gözlerimin içine dikti bakışlarını:

— "Şimdi muhtemelen 'Sana neden bütün bunları anlatıyorum?' diye düşünüyorsun, değil mi? Sebebi basit: Senin bu yapının sırlarını öğrendiğini, dershanedeki o klasörü karıştırıp kamerayı fark ettiğini istihbarat çoktan öğrendi. Necati seni o yüzden hemen harcamak istedi. Ancak yukarıdaki merkez, senin ortadan kaldırılma ihtimalini zaten uzun süredir göz önünde bulunduruyordu. Beni merkeze bağlayan üstlerim, hayatta kalabilmen ve bu yapıyı çökertmemiz için sana her şeyi anlatmam gerektiğine karar verdi; çünkü bana ancak bu şekilde güvenebilirdin."

Derin bir nefes alıp, odanın içindeki havayı ciğerlerime doldurmaya çalıştım. Beynim adeta alev almıştı. Ertuğrul, sözlerini bitirirken hafifçe duraksadı ve ekledi:

— "Üstelik babanın da uzun süredir istihbarat bünyesinde gizli bir görevde olduğunu biliyoruz. Zaten bu operasyonun geri kalan sürecinde benim yanımda kalacaksın, bu bilgiyi sana vermemin güvenlik açısından hiçbir eksiği yok, aksine artısı var. Sormak istediğin başka bir soru var mı?"

Zihnim o kadar hızlı çalışıyordu ki, aldığım bilgileri bir araya getirmem saniyelerimi aldı. Derin bir nefes vererek başımı kaldırdım:

— "Bir dakika..." dedim, kaşlarımı çatarak. "İstihbaratçılar ile dedektifler arasında tam olarak ne fark var ki? İkisi de aynı amaca hizmet etmiyor mu?"

Ertuğrul hafifçe gülümserdi; bu, ilk defa yüzünde gördüğüm o yapmacıksız, samimi tebessümdü.

— "İyi bir soru," dedi. "İstihbarat saha operasyonlarını yürütür, gerektiğinde güç kullanır, tehditleri bertaraf eder. Dedektif ise büroda çalışır; görünmeyen izleri takip eder, en küçük dijital kalıntıları, para akışlarını ve puzzle parçasını birleştirerek büyük resmi ortaya çıkarır. Ben bir analist ve dedektifim."

Bu açıklama karşısında kafamdaki o tuhaf merak yine devreye girdi; içinde bulunduğu durumun ciddiyetini unutup, tamamen o an takıldığım o saçma detayı sordum:

— "Sen... Sen silah kullanmayı bilmiyor musun yani?"

Ertuğrul sanki hayatının en saçma sorusunu duymuş gibi bir an duraksadı, ardından başını hafifçe iki yana sallayarak güldü:

— "Kullanmayı biliyorum, merak etme. İstihbarat eğitiminden geçtim," dedi hafif alaycı bir tonda. "Ama şu an büro departmanında çalıştığım ve bu sızma operasyonunun kuralları gereği aktif olarak silah taşımam ve kullanmam kesinlikle yasak. Bizim silahımız akıl ve elde ettiğimiz delillerdir."

Başımı sallayarak onayladım ama aklımdaki o en kritik soru hala havada asılı duruyordu. Ona dik dik bakarak sordum:

— "Peki, ben neden bu süreç boyunca senin yanında kalmak zorundayım?"

Ertuğrul’un yüzündeki o yumuşak ifade bir anda silindi, yerini yeniden o keskin, tavizsiz mesai adamına bıraktı:

— "Çünkü bu operasyon tamamen neticeye varıp o hücre tamamen çöketilene kadar benden bir an olsun ayrılmak zorundasın," dedi net bir sesle. "Aksi takdirde, dışarıda sokağa adım attığın an Necati’nin adamları seni on saniye içinde bulur ve ortadan kaldırır. Seçim senin."

Yutkunarak odanın içinde bir adım attım; o an ölümün kıyısından dönmüş olmamın yarattığı şok, yerini yavaş yavaş içten gelen o bitmek bilmeyen merak duygusuna bırakıyordu. Gözlerimi karşımda duran adama diktim.

— "Peki," dedim, sesim odanın sessizliğini delerek. "Madem her şeyi anlattın, sana birkaç soru sormama izin verirsin herhalde. Gerçek adını öğrendik ama... Senin gerçek yaşın kaç? Açıkçası bir öğretmen gibi hiç durmuyorsun. Fazla gençsin, bu durum dışarıdan bakıldığında hiç normal değil."

Ertuğrul, ellerini cebinden çıkarmadan hafifçe gülümserdi; bu kez yüzünde gençliğinin verdiği o dinamik ama bir o kadar da yorgun ifade daha net okunuyordu.

— "Yirmi iki yaşındayım," dedi, sakin bir ses tonuyla. "Görüntüm seni yanıltmasın. Bu operasyon için buraya ilk geldiğimde yaşımdan dolayı işim daha kolaydı. Önce bu dershaneye sıradan bir öğrenci kisvesiyle, dışarıdan gelen zeki bir genç olarak sızdım. Zamanla içerideki güvenlerini kazandım; sistemin içine öyle bir entegre oldum ki, sonunda onlara 'güvendikleri bir öğrenci'den, yöneticilerin ders vermesi için kendi elleriyle getirdiği 'güvendikleri bir öğretmen'e dönüştüm."

Derin bir nefes alıp başını hafifçe yana eğdi ve ekledi:

— "Öyle birkaç aylık ya da yıllık bir iş değil bu; uzun soluklu, sabır gerektiren derin bir operasyonun içindeyim."

Açıkçası şok içindeydim, başka bir gün olsaydı muhtemelen sorabileceğim yüzlerce soru vardı ama şu an donmuş gibiydim.

Bölüm sonu

3 yorum