Kendimi açıkçası pek anlatamamıştım; ben Berfin Aktaş’tım. İnsanlar bu olayları nereden bu kadar iyi bildiğimi, her detayı neden bu kadar çabuk kavradığımı sorgulayıp duruyordu. Aslında cevap basitti: Fazla meraklı bir insandım ve dünyanın arka sokaklarında neler döndüğüne dair neredeyse tüm açık kaynak arşivlerini, yakın tarih belgesellerini ve istihbarat raporlarını ezbere bilirdim. Örgütlerin nasıl işlediğini, nasıl hücresel bir sistem kurduklarını ve insanları nasıl ağlarına düşürdüklerini çok iyi biliyordum. Kandan ve sistemden anlayan bir genetik mirasım da vardı zaten; babam da polisti fakat uzun zamandır çok gizli ve uzun soluklu bir görevde olduğundan, kendisini aylardır göremiyor, sadece kafamdaki anılarıyla yetiniyordum.
Peki, Burak Hoca’nın o tehdidinden sonra ne mi yapmıştım? Tabii ki sineye çekmemiştim. O günden sonra Burak Gök’ü kendi çapımda araştırmaya karar vermiştim.
Hava kararmış, dershanedeki diğer öğrenciler ve arkadaşlarım "Biz çıkıyoruz, sen de gelmiyor musun?" diye sormuştu. Onlara çaktırmamak, şüphe çekmemek için "Siz gidin, benim biraz daha çalışmam lazım, sonra çıkacağım" diye geçiştirmiştim. Herkes gittikten sonra bina tamamen sessizliğe büründü. O günün nöbetçi sorumlusu ise muhtemelen Burak Hoca'nın kendisiydi.
Hemen dershanenin ortak bilgisayar odasına geçtim. Babamın bana eskiden öğrettiği insan ve sicil sorgulama taktiklerini, dijital iz sürme yöntemlerini kullanarak Burak Gök’ü internetin ve devlet arşivlerinin kuytu köşelerinde aramaya başladım. Ancak kısa süre sonra ortada büyük bir problem olduğunu anladım: Hiçbir şey bulamıyordum.
Sosyal medya hesapları yoktu, geçmişine dair en ufak bir üniversite kaydı, bir mezuniyet fotoğrafı veya vergi levhası bile çıkmıyordu karşılıklı taradığım sistemlerde. Adam dijital olarak resmen bu dünyada hiç var olmamıştı. Kalbi küt küt atan ekran ışığına bakarken, Burak Hoca’nın kimliğinin baştan aşağı sahte olduğunu anladım.
Derin bir nefes alıp tam ekranı kapatacakken, arkamdaki karanlık koridordan gelen o hafif adım sesini duydum. Kafamı çevirmeye bile fırsat bulamadan, bir gölge masanın üzerine eğildi. Burak Hoca, sessizce tam arkamda bitti. Eğilip doğrudan kulağıma fısıldadı, nefesi ensemde buz gibi esti:
— "Beni mi araştırıyorsun küçük dedektif?"
Sesinde ne bir şaşkınlık ne de az önceki o sert öfke vardı; aksine son derece rahat, alaycı ve kendinden emin bir tonda konuşuyordu. Yalnız olmamızın verdiği o tehlikeli özgüven her halinden okunuyordu.
Kalbim boğazımda atmasına rağmen, sesimdeki titremeyi gizleyerek sandalyele beraber hafifçe sola döndüm ve yüzüne dik dik baktım:
— "Siz kimsiniz?" dedim, sesimi olabildiğince sert tutarak. "Neden hiçbir yerde bir izinize, geçmişinize, sosyal medya hesabınıza rastlayamıyorum? Hiçbir kalıntınız yok! Kimsiniz siz aslında?"
Bu sorum karşısında tavrı aniden değişti. O alaycı sırıtış yerini buz gibi bir ciddiyete bıraktı. Üzerime doğru bir adım atıp kollarımı aniden iki yanından sertçe kavradı.
— "Çok fazla kurcalıyorsun Berfin," dedi, dişlerinin arasından tıslayarak. "Bazı kapıları açarsan, arkasından çıkacakları taşıyamazsın."dediğinde kaşlarımı kaldırdım ağzimdan alaycuuo bir gülüş firar etti
"O kapılar çoktan açıldı, şimdi bana tüm gerçekleri açıklamak zorundasınız"
Yavaşça ellerini cebine soktu, bana doğru bir adım daha atarak mesafeyi kapattı. Gözlerindeki o keskin bakış, bir avcının avını süzüşünü andırıyordu.
— "Gerçekleri mi öğrenmek istiyorsun gerçekten, Berfin?" diye fısıldadı, sesi odanın sessizliğinde yankılanarak zihnime çarptı.
Gözlerimi bir an bile kırpmadan, sabırsızlıkla ve öfkeyle diktim gözlerine.
— "Evet," dedim, sesimdeki kararlılığı belli ederek. "Sakladığınız o sahte kimliği, bu dershanenin ardındaki maskeli baloyu ve neyi gizlemeye çalıştığınızı... Hepsini."
hafifçe güldü; bu, içimi ürperten ama bir o kadar da garip bir şekilde zihnimi kilitleyen karanlık bir gülüştü.
" Bu konu hakkında bilmen gereken ilk şey bunları öğrendiklerini duyarlarsa seni ortadan kaldırmak isterler..."