İçeriğe geç

Kusursuzluk kusurdurr

Bölüm 2 · 4 dk okuma

Kusursuzluk kusurdurr

Bölüm 2

2. Bölüm / soru işaretleri

Amacım kesinlikle ekmek teknemi taşlamak değildi ama şüphe bir kere aklıma düşmüştü ve o kuşkuyu kafamdan nasıl atacağımı bilmiyordum. Herkes memnundu, evet; hocalar harikaydı, ortam adeta bir masal diyarı gibiydi ama ortada çözmem gereken tuhaf bir denklem vardı. İçimdeki o huzursuzluk hissi bir cisme bürünene kadar da peşimi bırakmayacaktı

Eve gittiğimde masanın başına geçip YKS çalışmalarına odaklanmaya çalıştım. Kitapları açtım, formülleri gözden geçirdim; içimden, “Kızım Berfin, abartıyorsun, gayet öğrenci dostu, modern bir dershane işte, alışırsın” diyerek kendimi sakinleştirmeye çalıştım.

Ertesi gün okul zili çalar çalamaz, Banu ve Sevim’le birlikte yine aynı tempoda dershanenin yolunu tuttuk. Her şey dünkü gibi neşeli, akıcı ve kusursuz başlıyordu. Ders arasında genç öğretmenlerden biri yanıma yaklaşarak, “Berfin, bakar mısın? İkinci kattaki öğretmenler odasındaki masamın üzerinde mavi bir dosya kalmış, onu bana getirebilir misin?” diye rica etti. Gülümseyerek başımla onayladım ve koridora çıktım.

Öğretmenler odası sessiz ve sakindi. Masaya yönelip dosyayı ararken, elim yanlışlıkla kenardaki kalın, siyah bir klasöre çarptı. Klasör hızla masadan kayıp yere düştü ve sayfaları etrafa saçıldı. Eğilip kağıtları toplamak isterken gözüme çarpan başlıklar kanımı dondurmaya yetmişti. Sayfaların üzerinde devasa rakamlarla yazılmış maddi gelirler, gayrimenkul transferleri ve bu paraların aktarıldığı gizli fonların listesi açıkça duruyordu. Sıradan bir eğitim kurumunun defterinde asla olmaması gereken türden bir para akışıydı bu. İçimdeki o şüphe tohumu bir anda dev bir soru işaretine dönüştü.

Tam o sırada odanın kapısı sert bir hamleyle açıldı. İçeri giren Burak Hoca’ydı; yüzündeki o her zamanki neşeli, tatlı abi maskesi tamamen silinmiş, yerine buz gibi ve tehditkâr bir ifade oturmuştu.

— "Ne yapıyorsun sen burada?" diye seslendi, sesi odada sert bir yankı uyandırdı.

Elimdeki dosyayla öylece kalakalmıştım. Paniklemeden, sakin kalmaya çalışarak cevap verdim:

— "Hoca istemişti, mavi dosyayı almaya geldim."

Burak Hoca’nın gözleri yerdeki kağıtlara ve elimdeki siyah klasöre kaydı. Adeta tepeden tırnağa beni süzüyordu.

— "Elindeki o diğer dosya ne peki? Niye kapağının içinden düşen şeylerle ilgileniyorsun?" dedi, sesindeki o otoriter tını tüylerimi ürpertişti.

Nasıl bu kadar çabuk fark etmişti? Savunmaya geçmek zorundaydım.

— "Yere düşmüştü, toplarken gözüme çarptı sadece, kaldırmaya çalışıyordum" dedim, sesimi olabildiğince sabit tutarak.

Burak Hoca bir hamlede yanıma bitti ve elimdeki dosyayı sertçe çekip aldı. Yüzüme son derece yakınlaşarak, neredeyse nefesini tenimde hissedebileceğim kadar sert bir tonda fısıldadı:

— "Bir daha başkalarının eşyalarını karıştırırken yakalamayayım seni. Anlaşıldı mı?"

O an sadece yediğim azarla kalmamıştım; beynimde çakan şimşek bambaşka bir detayı yakalamıştı. Burak içeri girmeden beş-altı dakika önce odaya girdiğimde, tavan köşesindeki güvenlik kamerasının normalde çalıştığını gösteren o minik kırmızı ışık yanıyordu. Ama Burak içeri girmeden hemen önce o ışık sönmüştü. Kameralar o an kasten kapatılmıştı.

Bu bir tesadüf olamayacak kadar kusursuz bir zamanlamaydı. Kendi kendime yemin ettim; bunun peşini bırakmayacaktım. Ama bu kez kimseye bahsetmeyecektim.

Zihnimdeki tarih kitapları, yıllar boyunca devletlerin ve sistemlerin içine sızmış gizli yapıların, tarikatların ya da illegal örgütlerin örnekleriyle doluydu. Tarihte bunun gibi yapılar çok fazlaydı; bunu biliyordum ama görünüşe göre sıradan bir dershanenin maskesi altında ilk defa böyle bir şeye denk geliyordum. Böyle bir şeyin olması mümkün mü? diye geçirdim içimden. Tabii ki mümkündü; gözlerini hırs bürümüş örgütler, çıkarları uğruna her şeyi yapabilirdi. Zaten Burak Hoca’nın varlığı başlı başına bir soru işaretiydi. Diğer öğretmenlere nazaran fazla gençti, bir lise öğrencisine ders anlatacak ya da öğretmenlik yapacak olgunluktan uzaktı sanki. Üstelik branşı matematik olmasına rağmen, tavırları ve duruşu bir akademisyenden çok başka bir profili işaret ediyordu.

O günden sonra Burak Hoca beni adeta yakın markaja aldı, tam anlamıyla kıskaca soktu. Sürekli üzerimde bir baskı hissediyordum. Koridorlarda karşılaştığımızda ya da ders aralarında gözlerini üzerimden ayırmıyor, bana karşı sürekli sert ve tehditkâr bir tutum sergiliyordu. Üstü kapalı ama bir o kadar da net uyarılarda bulunmaktan geri kalmıyordu. Bir gün merdiven kenarında önümü kesip, buz gibi bir ses tonuyla, "Bilmediğin işlere burnunu sokarsan, kendini hiç ummadığın yerlerde bulursun Berfin Aktaş," demişti. "Bu senin için hiç ama hiç iyi olmaz."

Adımı ve soyadımı tam söylemesi, beni açıkça tehdit etmesi artık oyun oynamadıklarının kanıtıydı. Kendi kendime, "Sanırım problem dershanenin kendisinde değil, doğrudan bu adamda," diye düşündüm.

Burak Hoca’nın bana karşı takındığı bu düşmanca tavırlar, arkadaşlarımın da gözünden kaçmayacak kadar barizdi. Bir öğle arası kafeteryada otururken Berk meraklı ve endişeli bir yüz ifadesiyle yanıma geldi.

— "Berfin, hocaya yanlış bir şey mi yaptın?" diye sordu sesini alçaltarak. "Adam seni kafaya takmış gibi. Diğer öğrencilere karşı gayet güler yüzlü, normal davranıyor ama ne zaman seni görse yüzü asılıyor, durup dururken sana sarıyor. Niye böyle yapıyor bu adam sana?"

Sevim ve Banu da merakla başlarını kaldırıp bana baktılar. Onlara gerçeği, oranın sadece bir dershane olmadığını, döndüğüm dolapları anlatamazdım; çünkü sesimi çıkardığım an on numaralı bir hedef haline geleceklerini biliyordum. Yutkunarak hafifçe omuz silktim.

-Bir sırra ortak olmuştum ve onlarıda bu karadeliğe çemezdim -

— "Bilmiyorum, Berk," dedim sakin görünmeye çalışarak. "Muhtemelen geçen gün derste sorduğum sorularla ya da gereksiz merakımla adamın işine burnunu soktuğum için beni hedef olarak alıyor. Takıntı haline getirdi işte."

Berk ikna olmamış gibi başını sallarken konuyu kapatmak zorunda kaldım. Ancak içimdeki o şüphe ateşi artık sönmeyecek kadar büyümüştü.

Kimdi Burak Gök, kimdi bu adam ?

Bölüm sonu

3 yorum