O bakışların üzerinden tam üç hafta geçmişti.
Rüya bu süre boyunca zihnini ve kalbini tamamen dizginlemeyi başarmıştı. İç Mimarlık teslimlerinin en yoğun dönemiydi; gece geç saatlere kadar çizim masasının başında sabahlıyor, cetvellerin, maket kartonlarının ve boyaların dünyasında kendini unutmaya çalışıyordu. Kalbindeki o keskin sızı, yerini yavaş yavaş kabullenmiş bir dinginliğe bırakmıştı. Artık koridorlarda başı dik yürüyor, kantinde adını duyduğunda irkilmiyor ve Göktuğ’u tamamen geride kalmış, acı ama öğretici bir ders olarak görüyordu.
"Tamamen atlattın, değil mi?" diye sormuştu Damla bir akşam stüdyoda çıkışında.
Rüya gülümsemişti. Gerçek, içten bir tebessümdü bu. "Atlattım. İnsan ulaşamadığı bir hayale çok fazla tutunmamalıymış, bunu anladım. Hayat devam ediyor."
Gerçekten de öyle hissediyordu. Kendine odaklanmış, kulaklığını takıp derslerine adanmıştı. Tam da her şeyi geride bıraktığına, kalbini yeniden o güvenli kabuğuna soktuğuna inandığı an... kader en büyük ters köşesini yapmaya hazırlanıyordu.
Bir perşembe akşamüstüydü. Fakültenin büyük teslimi bitmiş, bina neredeyse tamamen boşalmıştı. Rüya, elinde çizim çantası ve rulo yaptığı devasa paftalarla Mimarlık Fakültesi’nin arka çıkışındaki sessiz merdivenlerden aşağı iniyordu. Dışarıda hafif hafif bir kasım yağmuru çiseliyor, havadaki toprak kokusu hüzünlü bir atmosfer yaratıyordu.
Merdivenlerin sonuna geldiğinde, binanın çıkış kapısının yanında duran silueti fark etti.
Göktuğ.
Rüya’nın adımları gayriihtiyari yavaşladı. Göktuğ yine siyah ceketinin içinde, elleri ceplerinde duruyordu. Ama bu kez duruşunda o eski mağrur, kibirli havadan eser yoktu. Omuzları hafifçe çökmüş, yüzü her zamankinden daha solgun ve yorgun görünüyordu.
Rüya, onu görmezden gelip yanından geçip gitmeye karar verdi. Başını öne eğdi, adımlarını hızlandırdı. Tam kapının koluna uzandığı sırada, Göktuğ’un sesi gıcırdayan kapının sesini kesti:
"Rüya... Lütfen dur."
Rüya’nın eli kapı kolunda donakaldı. Göktuğ’un sesindeki o ton... Daha önce hiç duymadığı bir şeydi bu. O soğuk, alaycı ve tepeden bakan ses gitmiş; yerine neredeyse pürüzlü, çaresiz ve fısıltıya yakın bir ton gelmişti.
Rüya yavaşça arkasına döndü. Gözlerindeki mesafeli ifadeyi korumaya çalışarak ona baktı. "Bir şey mi oldu Göktuğ?"
Göktuğ ellerini ceplerinden çıkardı. Bir adım öne attı ama Rüya’nın temkinli duruşunu görünce durdu. Aralarında birkaç adımlık bir mesafe vardı ama aradaki o devasa gurur duvarı adeta çatlamıştı. Göktuğ gözlerinin içine bakıyordu. Ve o an, Rüya gözlerine inanamadı.
O buz adamın, insanları tek kalemde silip atan o popüler çocuğun gözlerinde... adeta yalvaran bir ışık vardı. Pişmanlık, karmaşa ve çaresizlik aynı anda o simsiyah gözlere doluşmuştu.
"Seninle konuşmam lazım," dedi Göktuğ, yutkunarak. Boğazı düğümleniyormuş gibi bir hali vardı. "Günlerdir... Günlerdir aklımdan çıkmıyorsun."
Rüya kaşlarını hafifçe çattı. Şaşkınlığı yerini hızlıca bir şüpheye bırakıyordu. "Anlamadım? Göktuğ, biz seninle üç hafta önce konuştuk. Sen bana söylenmesi gereken her şeyi en acımasız şekilde söyledin zaten. Benim senin yörüngene girmemem gerekiyordu, hatırladın mı?"
Göktuğ başını öne eğdi, derin, sıkıntılı bir nefes verdi. Eliyle saçlarını geriye itti. "Biliyorum. Biliyorum, kahretsin ki biliyorum! Aptallık ettim. O gün sana söylediğim her bir kelime için... Özür dilerim Rüya. Yemin ederim çok özür dilerim."
Rüya bir an ne diyeceğini bilemedi. Göktuğ ve özür dilemek? Kampüste hakkında anlatılan onlarca hikâyede, Göktuğ’un kimseden özür dilediği görülmemişti. Bu durum Rüya’nın içindeki alarm zillerini daha da yüksek sesle çaldırmaya başladı.
"Neden?" dedi Rüya, sesindeki şüpheyi gizlemeyerek. Kollarını göğsünde birleştirdi. "Neden üç hafta sonra aniden karşıma geçip özür diliyorsun? O gün senin için sadece arkadaş ortamında dalga geçilecek sıradan bir kızdım. Ne değişti?"
"Her şey değişti," dedi Göktuğ, adımlarını biraz daha yakınlaştırarak. Bakışlarındaki o yalvaran ifade derinleşti. "O gün seni gönderdikten sonra... Sen gittin ama aklımdan gitmedin. Nereye baksam seni gördüm. Kantinde, bahçede, kütüphanede... Seni izledim Rüya. Arkadaşlarına nasıl içten güldüğünü, işine nasıl tutkuyla sarıldığını, ne kadar temiz olduğunu izledim. Ve ben... Ben hayatımda ilk defa yaptığım bir şeyden, bir insana davrandığım şekilden ölesiye pişman oldum."
Rüya’nın kalbi göğüs kafesini zorluyordu ama zihni mantık çığlıkları atıyordu. *"İnanma,"* diyordu içindeki ses. *"Bu çocuk bir oyuncu. Seni reddetti, şimdi ulaşamadığı ya da gururunu incittiğin için oyun oynuyor."*
"Göktuğ, bak..." dedi Rüya, geri adım atarak. "Ben o gün kalbimi sana açtım ve sen üstüne basıp geçtin. Haftalarca canım yandı. Ben tam kendimi toparlamışken, tam her şeyi arkamda bırakmışken gelip bunları söylemen bana hiç inandırıcı gelmiyor. Kusura bakma ama sana inanamıyorum."
Göktuğ’un yüzü kasıldı. Rüya’nın bu sert ve şüpheci duvarı karşısında adeta yıkılmış gibi duruyordu.
"Haklısın," dedi Göktuğ, sesi neredeyse kırılacak gibi olarak. "Şüphelenmekte, bana inanmamakta sonuna kadar haklısın. Sana o kadar kötü davrandım ki şu an ne söylesem boş gelecek, biliyorum. Ama yalan söylemiyorum Rüya. Ben seninle olmak istiyorum. Gerçekten... İlk defa birini hayatıma almak, ilk defa biriyle denemek istiyorum. Bana güvenmen zaman alacaksa alsın, razıyım. Ama lütfen kapıyı tamamen suratıma kapatma."
Rüya, yağmurun sesinin karıştığı o sessizlikte Göktuğ’a baktı. Karşısında duran adam, haftalar önceki o kibirli İktisat prensi değildi sanki. Gözlerindeki o çaresiz bakış o kadar gerçek duruyordu ki...
Yine de Rüya’nın içindeki o yaralı kız, gardını indirmeye hiç niyetli değildi. Bu anil değişim, bu aşırı istek... İçinde açıklayamadığı, mantığına oturmayan devasa bir kuşku bırakıyordu.
"Zamana ihtiyacım var Göktuğ," dedi Rüya, soğukkanlı kalmaya çalışarak. "Sana pat diye 'tamam' diyemem. Seni tanıyamıyorum bile."
Göktuğ hafifçe, rahatlamış gibi bir nefes verdi. Dudağının kenarında minik, mahcup bir tebessüm belirdi. "Tamam. Zaten hemen inanmanı beklemiyorum. Sadece bana seni kanıtlamam için bir şans ver. Lütfen."
Rüya yanıt vermedi. Sadece başıyla hafifçe onaylayıp kapıyı açtı ve yağmurlu geceye doğru adımladı. Arkasında bıraktığı Göktuğ, yağmurun altında öylece durmuş onun gidişini izliyordu. Rüya yürürken kalbi deli gibi çarpıyordu; bir yanı onun bu pişmanlığına inanmak istiyor, ama diğer yanı büyük bir tuzağın içine çekildiğini fısıldıyordu.