O yağmurlu gecenin ardından geçen üç hafta, Rüya için tam anlamıyla bir şaşkınlık ve bocalama dönemiydi. Göktuğ, Mimarlık Fakültesi’nin arka kapısında verdiği sözü tutuyor; Rüya’nın duvarlarını yıkmak, onun şüphelerini silmek için adeta bambaşka bir adama dönüşüyordu.
Ancak bu değişim, gürültülü ve gösterişli jestlerle değil, Rüya’nın ince ruhuna dokunan sessiz adımlarla gerçekleşiyordu.
İlk hafta Rüya, Göktuğ’un bu hallerini tamamen bir strateji, geçici bir heves olarak görmüş ve mesafe koymaya çalışmıştı. Fakat Göktuğ yılmıyordu. Sabah stüdyoya herkesten önce geldiğinde, masasının üzerinde henüz dumanı tütmekte olan filtre kahvesini ve yanında en sevdiği vanilyalı kruvasanı buluyordu. Ne bir not vardı üzerinde ne de şov içerikli bir gösteri. Sadece sessiz bir varlık gösterme çabasıydı.
İkinci haftanın salı günü, teslim gecesinin hemen öncesinde Rüya stüdyoda sabahlarken, gecenin üçünde kapı hafifçe çalınmıştı. İçeri giren Göktuğ, elindeki sıcak çorba ve çizim kâğıtlarını taşımak için getirdiği koruyucu tüple duruyordu. Dışarıdaki o havai, popüler çocuktan eser yoktu; gözlerinin altı morarmış, yorgun ama son derece nazik bir Göktuğ vardı karşısında.
"Yemek yemediğini biliyorum," demişti Göktuğ, çorbayı masaya bırakırken. "Sadece bunu bırakıp gideceğim. Seni bölmek istemem."
Rüya, tiner ve boya kokulu ellerine bakıp yutkunmuştu. "Göktuğ... Neden yapıyorsun bunu? Gerçekten gerek yok."
Göktuğ duraksamış, o simsiyah gözlerini Rüya’nın gözlerine dikmişti. Yüzünde ilk defa o kadar savunmasız bir ifade belirmişti. "Senin güvenini kaybetmek, hayatımda yaptığım en büyük hataydı Rüya. Seni inandırmak için ne kadar sürerse sürsün bekleyeceğim. Sadece... Benden tamamen vazgeçmediğini bileyim, yeter."
O gece Göktuğ gerçekten de tek bir kelime daha etmeden çıkıp gitmişti. Ne bir karşılık beklemişti ne de Rüya’yı zorlamıştı.
Üçüncü haftaya gelindiğinde ise Rüya’nın etrafındaki en kalın surlar bile çatlamaya başlamıştı. Göktuğ artık Rüya’yı arkadaşlarının yanında sıkıştırmıyor, onu zor durumda bırakacak hiçbir hamlede bulunmuyordu. Kampüste karşılaştıklarında uzaktan hafifçe gülümseyip yoluna devam ediyor, ama Rüya’nın ihtiyacı olduğu her an —içten içe nasıl fark ettiğini Rüya’nın bile anlamadığı bir zamanlamayla— yanında bitiveriyordu.
Bir cuma akşamüstü, stüdyodan çıkan Rüya, kütüphaneden aldığı ağır mimarlık ansiklopedilerini taşımakta zorlanırken, Göktuğ ansızın yan belirdi. Hiç sormadan kitapları Rüya’nın elinden aldı.
"Ben taşırım," dedi düz bir sesle. "Arabaya kadar yürüyeceğiz zaten."
Rüya, yan yana adımlarken yan gözle Göktuğ’u süzdü. O keskin yüz hatları, rüzgârda dağılan saçları... Ama en çok da bakışlarındaki o yumuşaklık kafasını karıştırıyordu. Otoparkta kendisini soğukça reddeden, arkadaşlarına anlatıp gülen o acımasız çocuk, şu an onun ağır kitaplarını taşıyıp adım ritmini Rüya’ya göre ayarlıyordu.
"Neden bu kadar ısrarcısın?" diye sordu Rüya sessizce. "Kampüste etrafında yüzlerce kız varken, neden senin güvenini kazanması en zor olan kızı seçtin?"
Göktuğ adımlarını yavaşlattı. Arabanın yanına geldiklerinde kitapları bagaja yerleştirdi ve dönüp doğrudan Rüya’nın gözlerinin içine baktı. Gözlerinde en ufak bir tereddüt kırıntısı bile yoktu.
"Çünkü o yüzlerce kızın hiçbiri sen değildin Rüya," dedi sesi pürüzlü çıkarak. "Onlar benim etrafımdaki kalabalığa geliyordu. Sen ise... Sen doğrudan bana baktın. Ve ben o bakışı kaybettikten sonra anladım ne kadar değerli olduğunu."
Rüya’nın içindeki o son şüphe kalesi de bu sözlerle sarsıldı. Kalbi göğüs kafesini delercesine çarpıyordu. Göktuğ’un gözlerindeki o samimiyet görünen ışık, haftalardır koruduğu mantık kalkanlarını birer birer düşürüyordu. Rüya, gözlerinin önünde örülen bu ince ağın içine çekildiğini hissediyor ama artık kaçmak da istemiyordu.