Kampüsün üzerindeki gökyüzü turuncu ve morun en derin tonlarına bürünürken, otoparktaki sessizliği sadece rüzgârın ve hafif yağan çisenti sesleri bölüyordu. Rüya, gözlerini Göktuğ’un o kapkaranlık, gözünü bile kırpmadan kendisine bakan gözlerinden bir an olsun ayıramıyordu.
Haftalardır içinde sürdürdüğü o amansız savaş, mantığı ile kalbi arasındaki o yıpratıcı çekişme... Hepsi şu an, bu birkaç saniyelik sessizliğin içinde eriyip gidiyordu.
Göktuğ’un ısrarlı ama bir o kadar da saygılı çabaları, gece geç saatlerde sessizce masasına bıraktığı kahveler, gözlerindeki o çaresiz, özür dileyen bakışlar... Rüya’nın haftalardır özenle inşa ettiği, kendini korumak için etrafına ördüğü o kalın surları tek bir taş bile kalmayacak şekilde yıkmıştı.
Rüya derin bir nefes aldı. Soğuk hava ciğerlerini yakarken içindeki son direnç kırıntısının da uçup gittiğini hissetti. Artık kaçmanın, sürekli bir şüphe arkasına saklanmanın anlamı yoktu. Kalbi, ilk gün o koridorda gördüğü andan beri bu adama aitti zaten.
"Tamam," dedi Rüya. Sesi rüzgârda hafifçe titredi ama kelime son derece net çıktı ağzından.
Göktuğ bir anlığına ne duyduğundan emin olamamış gibi duraksadı. O kendinden emin, mesafeli duruşu ilk defa tamamen çözüldü. "Ne?"
Rüya hafifçe gülümsedi. Yanaklarına çöken o mahcup tebessüm, haftalardır yüzünde beliren en gerçek şeydi. "Tamam diyorum Göktuğ. Sana inanmayı seçiyorum. Kendimi sana bırakıyorum."
Göktuğ’un yüzünde beliren o anlık şaşkınlık, yerini anlatılması imkânsız bir rahatlamaya ve gözlerinin içini parlatan devasa bir tebessüme bıraktı. O buz adam, kampüsün o ulaşılmaz, soğuk prensi gitmiş; yerine sanki dünyaları bahşetmişler gibi bakan bir adam gelmişti.
Adımlarını aralarındaki son mesafeyi de kapatacak şekilde attı. Hiç tereddüt etmeden ellerini Rüya’nın soğuktan hafifçe kızarmış yanaklarına koydu. Parmaklarının dokunuşu şaşırtıcı derecede sıcacıktı.
"Pişman olmayacaksın," diye fısıldadı Göktuğ, sesi pürüzlü ve bir o kadar da içten çıkarak. Alnını Rüya’nın alnına hafifçe yasladı. "Yemin ederim beni seçtiğin için tek bir gün bile pişman olmayacaksın. Sana hak ettiğin o dünyayı vereceğim."
Rüya gözlerini kapattı. Göktuğ’un kokusu, nefesinin sıcaklığı ve elinin teması... İçindeki tüm kuşkuları, tüm o korkutan sesleri tamamen susturdu. O an, bu adama inanmaktan başka hiçbir seçeneği yokmuş gibi hissetti.
Göktuğ geri çekildiğinde, Rüya’nın elini tuttu ve parmaklarını parmaklarına kenetledi. Bir daha hiç bırakmayacakmış gibi sıkıca tutuyordu.
"Gel," dedi Göktuğ, gözlerinin içi gülerek. "Seni eve bırakayım. Ve yarından itibaren... Her şeye en baştan, olması gerektiği gibi başlayalım."
Rüya başıyla onayladı. Siyah arabaya doğru yürürken, elindeki o sıcak temas kalbine kadar yayılıyordu. Rüya, kalbini ve kendini Göktuğ’un kollarına tamamen bırakmıştı. Artık bu hikâyede şüphelere yer yoktu; sadece aşk vardı...
Ya da Rüya, kendi dünyasını tamamen bu tatlı illüzyona teslim ettiğini henüz bilmiyordu.