Fakültenin koridorlarına adım attığında Rüya’nın kalbi göğsünü güm güm dövüyordu. Öfkesinden elleri titriyor, Sevda Hanım’ın o üstenci, kibirli bakışları zihninde yankılanıp duruyordu. "Haddini bil" demişti bir de... Kendi oğlunun yaptığı her alçaklığı bir "çocukça hata"ya indirgeyip faturayı Rüya’ya kesmeye kalkışmıştı.
Gözlerinden sinirden birkaç damla yaş süzüldü ama onları hırsla sildi. Bu kadarı fazlaydı. Aylar süren acı, hastanedeki o korku, vicdan azabı, şimdi de ailesinin üstünlük taslayan tavırları... İçindeki tüm bastırılmış patlama hissi tek bir noktada toplandı.
Cebinden telefonunu çıkardı. Bu kez tereddüt etmedi, düşünmedi, kendini durdurmaya çalışmadı. Rehbere girdi ve günlerdir dokunmadığı o numaraya bastı.
Telefon sadece iki kez çaldı.
"Rüya?.."
Göktuğ’un sesi şaşkın, pürüzlü ve inanamaz bir tonla yükseldi ahizeden. Onu arayacağını rüyasında görse inanmazdı.
"Çabuk bana nerede olduğunu söyle," dedi Rüya. Sesi o kadar sert ve öfke doluydu ki, Göktuğ hattın diğer ucunda bir an nefessiz kaldı.
"Evdeyim... Odamdayım. Ne oldu Rüya, iyi misin?"
"Bana bak Göktuğ," dedi Rüya, hırsından nefes nefese kalmış bir halde. "Derhal o odandan çıkıyorsun. Bana nerede buluşacağımızı söyle. Eğer beş dakika içinde o evden çıkıp karşıma gelmezsen, yemin ederim seninle olan tek bir kırıntıyı bile hayatımdan kazırım!"
Göktuğ onun bu halindeki ciddiyeti ve patlamaya hazır öfkeyi anında hissetti. Hiçbir şey sormadı, sorgulamadı.
"Tamam... Tamam sakin ol ne olur," dedi Göktuğ telaşla. Yatakta doğrulup üzerindeki hırkayı kapmaya çalışırken telefon hışırdadı. "Kampüsün altındaki o sakin kafeye geleceğim. On dakikaya oradayım. Lütfen bir yere gitme."
Rüya cevabı beklemeden telefonu Göktuğ’un yüzüne kapattı.
Telefonu cebine fırlatır gibi koydu. Adımlarını hırsla kafeye doğru yönlendirirken kendi kendine fısıldıyordu: *"Yetti artık. Bugün bu hikâyenin her bir sayfasını tamamen kapatacağım."
Rüya kafenin en kuytu köşesindeki ahşap masaya geçtiğinde öfkesinden yerinde duramıyordu. Bacaklarını ritmik bir şekilde sallıyor, bakışlarını kapıdan bir saniye bile ayırmıyordu. İçinde aylardır biriken kırgınlık, korku ve hayal kırıklığı, Sevda Hanım’ın o küstah tavırlarıyla birleşip tam anlamıyla patlamaya hazır bir bombaya dönüşmüştü.
Tam dokuzuncu dakikada kafenin kapısı hızla açıldı.
Göktuğ içeri girdi. Üzerine geçirdiği siyah hırkası, darmadağın saçları ve hâlâ tam olarak toparlayamadığı solgun yüzüyle etrafına bakındı. Rüya’yı gördüğü an adımlarını hızlandırdı. Yüzünde panik, kafa karışıklığı ve yine de ne olursa olsun onu görebilmiş olmanın getirdiği o çaresiz umut vardı.
Masaya yaklaştı. "Rüya... Ne oldu, iyi misin? Sesin—"
"Otur," dedi Rüya. Sesi bağırmıyordu ama soğukluğu masadaki havayı anında dondurmaya yetti.
Göktuğ ikiletmeden sandalye çekti ve oturdu. Elleri masanın üzerinde titriyordu. "Neler oluyor? Bir şey mi oldu?"
"Annen geldi," dedi Rüya, gözlerini Göktuğ’un gözlerine dikerek.
Göktuğ’un yüzündeki o heyecanlı ifade anında silindi, yerini derin bir dehşete bıraktı. "Ne? Annem mi?"
"Evet, annen!" dedi Rüya, öfkeyle öne doğru eğilerek. "Fakülteye kadar gelmiş. Karşıma dikilip bana akıl veriyor! Neymiş efendim, senin bu halde olmanın sebebi benmişim. Neymiş, hastaneye gelip sana umut vermişim, sonra seni diplere çekmişim. Beni senin hayatını karartmakla, senin özgüvenini yıkmakla suçluyor!"
Göktuğ şok içinde başını iki yana salladı. "Rüya, ben... Yemin ederim haberim yoktu. Sana ant içerim—"
"Bana yemin etme Göktuğ!" diye kesti Rüya, hırsla. "Bana artık hiçbir şey için yemin etme! Sen ve senin o 'kusursuz' ailen kendinizi ne sanıyorsunuz? Sen o masada benim gururumu, duygularımı iddia konusu yapıp hiçe saydın. Benden af dileyecek yüzün yokken, annen gelip benden hesap soruyor!"
Göktuğ şakaklarını sıktı. Utançtan ve öfkeden yerin dibine girmek üzereydi. "Ben ona hiçbir şey söylemedim... Benim yüzümden yaşadıklarımı biliyor ama sana gelip böyle bir şey diyeceğini—"
"Beni ilgilendirmez!" dedi Rüya, parmağını masaya vurarak. "Beni sizin o ego savaşlarınız, aile içi vicdan azaplarınız ilgilendirmez! O gün deniz kenarında başına bir şey gelecek diye aklım çıktı. İnsanlığımdan, korkumdan taksiye atlayıp geldim. Ama senin ve ailenin gözünde bu bile bir 'şov' olmuş!"
Göktuğ’un gözleri doldu. Başını öne eğdi. Ağzını açıp kendini savunacak, annesini aklayacak tek bir kelimesi bile yoktu. Haklıydı Rüya, baştan sona haklıydı.
"Ben o gün hastanede de söyledim," dedi Rüya, sesi bu kez titreyerek ama kararlılıkla. "Seni merak etmiş olmam, senin beni düşürdüğün o enkazı unuttuğum anlamına gelmiyor. Ben seni affetmedim Göktuğ. Ve canım bir daha yansın istemiyorum."
Rüya ayağa kalktı. Çantasını omzuna takarken son kez Göktuğ’a baktı.
"Beni dinle," dedi, her bir kelimenin üzerine basarak. "Eğer azıcık gururun, bana karşı azıcık saygın kaldıysa... O anneni de alırsın, kendi vicdan azabını da alırsın ve benim hayatımdan tamamen çıkarsın. Bir daha karşıma çıkma. Anneni de sakın bir daha ayaklarımın altına yollama."
Göktuğ oturduğu sandalyede çivilenmiş gibi kaldı. Başını kaldırıp Rüya’nın gözlerine baktığında, orada artık ne nefret ne de öfke gördü; sadece sonu gelmiş bir hikâyenin kesin noktası vardı.
"Özür dilerim..." diye fısıldayabildi Göktuğ, sesi boğazında düğümlenerek. "Çok özür dilerim Rüya."
Rüya arkasını döndü ve kafeden çıktı. Bu kez adımları hafiflemişti. Arkasında bıraktığı şey sadece Göktuğ değil, o ilişkinin ruhunu emen tüm o zehirli geçmişti.