İki koskoca yıl... Zaman, keskin bir bıçak gibi aradaki tüm kavgaları, ambulans sirenlerini ve kırgınlıkları yavaş yavaş ufalamıştı. Ama o acının bıraktığı izler, iki gencin de karakterine birer omurga gibi yerleşmişti.
Rüya, yaşanan o son patlamadan sonra kendini tamamen derslerine ve projelerine adamıştı. Göktuğ ise o günden sonra gerçekten sözünü tutmuş; Rüya’nın sınırlarına tek bir adım bile girmemişti. Yaşadığı o ağır hipotermi ve ruhsal çöküşün ardından bir dönem dondurmak zorunda kaldığı okulu yüzünden senesi uzamış, kaderin tuhaf bir cilvesi olarak Rüya ile aynı dönem mezuniyetine denk gelmişti.
Haziran güneşinin mimarlık fakültesinin bahçesini ısıttığı o büyülü gündü.
Her yerde cübbeli öğrenciler, ellerinde buketlerle gururla ağlayan aileler, kepler ve havada uçuşan kahkahalar vardı. Rüya, başında kepi, üzerinde siyah cübbesiyle ailesine ve Damla’ya sarılırken yüzünde içten, huzurlu bir tebessüm vardı. Artık o eski kırılgan kız değildi; ne istediğini bilen, acısını sindirmiş ve geleceğe güvenle bakan bir kadındı.
Tebrikleri kabul ettikten sonra biraz nefes almak için kalabalıktan sıyrılıp fakültenin arkasındaki o tanıdık ahşap banka doğru yürüdü. İki yıl önce Göktuğ’la o ağır konuşmayı yaptığı banka...
Bankın birkaç adım ilerisinde, elinde tek bir beyaz papatya tutan o tanıdık silüeti gördü.
Göktuğ da cübbesini giymişti. Geçen iki yıl onu çok değiştirmişti; o kibirli, iddialı duruşunun yerini ağırbaşlı, ne yaptığını bilen ve bakışlarında derin bir dinginlik taşıyan bir adam almıştı. Artık ne yaklaşmaya korkan bir kaçak gibiydi ne de bir şeyleri zorlayan biri.
İki çift göz, iki yılın ve olgunlaşan iki farklı ruhun ardından ilk kez bu kadar net buluştu.
Göktuğ yavaşça yaklaştı. Aralarında saygılı bir mesafe bıraktı ama bu kez o mesafe buzdan değil, olgunluktandı.
"Tebrik ederim, Mimâr Hanım," dedi Göktuğ. Sesi artık titremiyordu; aksine çok duru ve samimiydi.
Rüya hafifçe gülümsedi. O eski öfkenin yerinde tatlı bir kabulleniş vardı. "Sana da tebrikler Göktuğ. Zor oldu ama ikimiz de bitirdik."
"Evet... Çok şey bitti," dedi Göktuğ, bakışlarını bir anlığına gökyüzüne çevirip ardından yeniden Rüya’ya sabitleyerek. Elindeki tek papatyayı ona doğru uzattı. "Senin en sevdiğin çiçeğin papatya olduğunu hatırlayacak kadar geç kaldım belki... Ama bugün sadece bunu vermek istedim. Hiçbir beklenti olmadan."
Rüya papatyayı aldı. Parmakları çiçeğin sapına dokunurken Göktuğ’un gözlerinin içine baktı.
"Değişmişsin," dedi Rüya, kısık bir sesle.
"Sen değiştiğin için ben değişebildim," diye yanıtladı Göktuğ. "Bana kim olduğumu ve kim olmam gerektiğini o kadar ağır öğrettin ki... Geçen iki yılda tek bir gün bile seni unutmak için uğraşmadım Rüya. Sadece sana layık bir adam olabilmek için yaşadım."
Rüya derin bir nefes aldı. Rüzgâr cübbesinin eteklerini uçururken, gözlerinde geçmişin gölgeleriyle geleceğin belirsizliği birbirine karıştı. Barışmak ya da bir daha asla görüşmemek... İki yol da tam şu an, bu bankın önünde eşit duruyordu.
"Peki şimdi ne olacak Göktuğ?" diye sordu Rüya. Sesi ne bir davetti ne de bir veda. Ama dudaklarında küçük bir tebessüm vardı.
Göktuğ, dudaklarında içten, buruk ama geleceğe dair ucu açık bir umut taşıyan o vurucu tebessümle Rüya’nın gözlerinin en derinine baktı.
"Ben senin yırtıp attığın o mektubun parçalarını iki yıldır cüzdanımda taşıyorum Rüya... Sen hazır olduğunda, ben o cümleyi yeniden yazmaya da varım, tamamen silmeye de."