O olayın üzerinden geçen beş gün boyunca kampüste adeta bir sessizlik hâkimdi. Göktuğ taburcu olmuş ama okula henüz dönmemişti. Rüya ise kendini tamamen projesine ve çizimlerine gömmüş, zihnini meşgul tutarak hastane gecesinin yarattığı o karmaşık hisleri bastırmaya çalışıyordu.
Hava parçalı bulutlu, tatlı bir sonbahar serinliği taşıyordu. Ders çıkışı Rüya, fakültenin bahçesindeki çardaklardan birinde tek başına oturmuş, ajandasına notlar alıyordu. Tam çayından bir yudum alacağı sırada, çardağın gölgesine düşen o dik ve iddialı figürü fark etti.
Sevda Hanım karşısındaydı.
Üzerinde kusursuz kesim vizon rengi bir palto, gözlerinde pahalı güneş gözlükleri ve elinde lüks markasının amblemini taşıyan çantasıyla fakülte bahçesine adeta yabancı bir gezegenden düşmüş gibi duruyordu. Gözlüklerini yavaşça çıkarıp yakasına taktı. Yüzünde, oğlunun başına gelen her şeyin faturasını Rüya’ya kesmiş bir annenin o soğuk, korumacı ve üstenci ifadesi vardı.
"Konuşabilir miyiz?" dedi Sevda Hanım. Bir soru sormaktan ziyade, emir verir gibiydi sesi.
Rüya kalemini yavaşça masaya bıraktı. Hiç istifini bozmadan, gözlerinin içine bakarak başını salladı. "Buyurun, oturun."
Sevda Hanım çardağın ahşap bankına, sanki üstü kirlenecekmiş gibi isteksizce oturdu. Çantasını kucağına alıp duruşunu dikleştirdi.
"Lafı hiç dolandırmayacağım Rüya," diye başladı, sesi pürüzsüz ama buz gibiydi. "Göktuğ günlerdir evde, odasından çıkmıyor. Hastaneden geldiğinden beri ne doğru düzgün bir şey yedi ne de bir kelime konuştu. Tek yaptığı o pencereden dışarı bakmak."
"Bunu bana neden anlatıyorsunuz Sevda Hanım?" dedi Rüya, ses tonundaki mesafeyi milim esnetmeden. "Ben onun doktoru da değilim, psikoloğu da."
Sevda Hanım’ın kaşları hafifçe çatıldı. Rüya’nın bu kendinden emin ve geri adım atmayan tavrı onu belli ki rahatsız etmişti.
"Çünkü oğlumun bu hale gelmesinin sebebi sensin!" dedi Sevda Hanım, parmağını masaya vurarak. "O gün o sahilde ne oldu bilmiyorum ama Göktuğ seni aradıktan hemen sonra o denize düştü. Benim oğlum hayatı boyunca neye elini atsa başarılı olmuş, özgüvenli bir çocuktu. Şimdi ise senin yüzünden kendini mahveden, günden güne eriyen biri haline geldi!"
Rüya derin bir nefes aldı. İçinde beliren o öfke dalgasını bastırmak için parmaklarını ajandasına bastırdı.
"Siz meseleyi çok yanlış anlamışsınız," dedi Rüya, gözlerini bir an bile kaçırmadan. "Göktuğ’un ne halde olduğu ya da ne yaşadığı kendi seçimlerinin sonucu. Ben kimseyi peşimden koşturmuyorum, kimseye 'git denize düş' de demiyorum. Oğlunuzun özgüveni, arkadaşlarının yanında beni bir iddia malzemesi yapacak kadar kibirliydi. Eğer bugün eriyip bitiyorsa, bu benim yüzümden değil; kendi vicdan azabının yüzünden."
Sevda Hanım duydukları karşısında bir an donakaldı. Oğlunun kusursuz imajına kondurulan bu leke, gururunu zedelemişti.
"Haddini bil," dedi Sevda Hanım, sesi alçak ama tehditkar bir tonda çıkarak. "Geçmişte ne yaşandıysa yaşandı. Çocukça bir hata yüzünden oğlumun hayatını karartmana izin vermem. Senden tek bir şey istiyorum: Göktuğ’un etrafında dolanmayı bırak. Onun aklını bulandırma. Hastanedeki o şovun, ambulanstaki ağlamaların... Madem istemiyorsun, neden o gün oradaydın? Oğluma umut verip sonra onu tekrar diplere çekemezsin."
Rüya’nın dudaklarında acı bir gülümseme belirdi. Sevda Hanım’ın bu 'korumacı anne' maskesi altındaki ezici tavrı, Göktuğ’un o kibirli hallerini nereden kopyaladığını net bir şekilde özetliyordu.
"Ben hastaneye bir insan hayatı söz konusu olduğu için geldim," dedi Rüya, ayağa kalkarak. Çizim çantasını omzuna astı. "Ve emin olun Sevda Hanım, oğlunuzdan uzak durmak için elimden geleni yapıyorum. Ama eğer oğlunuzun aklının bulandırılmasını istemiyorsanız, bu konuşmayı bana değil, kapımdan ayrılmayan, bana vedalar dizen kendi oğlunuza yapmalısınız."
Sevda Hanım öfkeyle ayağa kalktı. "Sen—"
"Ben gidiyorum," diyerek sözünü kesti Rüya. "Oğlunuza söyleyin; bir daha ne kendi gelsin ne de ailesini üzerime salsın. Benim hayatımda artık Göktuğ’a yer yok."
Rüya arkasını dönüp kendinden emin adımlarla fakülteye doğru yürüdü. Sevda Hanım ise arkasından, ilk defa kontrolünü kaybetmiş bir şekilde, öfkeyle bakakaldı.