Ders çıkışı fakültenin arka bahçesi tenha olurdu. Rüzgâr, kurumuş çınar yapraklarını taş yolda sürüklerken, ahşap bankların orada tek bir ruh bile yoktu. Rüya, elindeki sıcak çay bardağını iki eliyle kavramış, buharın havada süzülüşünü izliyordu.
Arkasındaki yaprak hışırtılarını duyduğunda irkilmedi. O adımları, o ritmi ezbere biliyordu artık.
Göktuğ, arada birkaç adımlık güvenli bir mesafe bırakarak durdu. Yüzünde ne bir cüret vardı ne de eski savunmacı tavrı. Sadece yorgunluk... Aylar süren vicdan azabının, uykusuz gecelerin ve sırtında taşıdığı o devasa yükün getirdiği ağır bir yorgunluk.
"Oturabilir miyim?" diye sordu Göktuğ. Sesi bağırmaktan kırılmış değil, aksine içten içe ezilmekten kısılmıştı. "Sadece... Birkaç dakika."
Rüya başını kaldırdı. Gözlerinde ne o eski yakıcı nefret vardı ne de öfke. Sadece kırılmış bir camın üzerindeki toz tabakası gibi çökmüş bir hüzün duruyordu. Bankın diğer ucunu işaret edercesine hafifçe kenara kaydı.
Göktuğ yavaşça oturdu. İkisi de bir süre önlerindeki boşluğa baktı. Rüzgâr aralarından geçip giderken, o suskunluk masada harcanan kelimelerden daha ağırdı.
"Sana öfkeli değilim artık, biliyor musun?" dedi Rüya. Sesi o kadar sakin, o kadar pürüzsüz çıktı ki, Göktuğ bu sakinliğin altında ezildiğini hissetti. "Bağırmak, çağırmak, yüzüne nefretimi kusmak isterdim eskiden. Ama öfke bile insana bir enerji veriyor Göktuğ. Ben o enerjiyi tükettim."
Göktuğ yutkundu. Ellerini dizlerinin üzerinde birleştirip kenetledi. "Biliyorum," dedi fısıltıyla. "Öfken bitince geriye sadece buz gibi bir mesafe kalıyor. Ve ben o buzun mimarıyım."
Rüya başını hafifçe salladı, çayından bir yudum aldı. "Ben en çok kendime kızdım aslında. Geceleri ağlarken bile 'Nasıl anlamadın?' diye sordum kendime. 'O bakışların, o sarılmaların arkasındaki iddiayı nasıl sezemedin?' İnsan kendini aptal gibi hissedince, canı bir kat daha fazla yanıyor."
Göktuğ başını eğdi. Yüzünü kapatmak ister gibi şakaklarını sıktı.
"Rüya..." dedi, sesi titriyordu ama bağırmamak için kendini zor tutuyordu. "Yemin ederim, o iddia denilen iğrenç şey... Seni tanıdığım ilk birkaç günden sonra benim zihnimden tamamen silindi. Ben o masaya oturduğumda, arkadaşlarıma ders vermek için değil, kendi rezilliğimi saklamak için o kibri takındım. Bir kadını sevmenin, birine yenilmenin korkusuyla o kadar körleşmiştim ki... Kendi gururumu kurtaracağım diye seni kurban ettim."
Gözlerini kaldırıp Rüya’nın profiline baktı.
"Hayatımda ilk kez birine bu kadar temiz bir duygu besledim ben. Ve o duyguyu kendi ellerimle kirletmenin cezasını her saniye ödüyorum. Seni özlemek... Seni özlemek canımı yakmıyor artık Rüya, beni eksiltiyor. Bir organım sökülmüş gibi yaşıyorum."
Rüya gözlerini kapattı. Göktuğ’un bu kelimeleri, kalbindeki o henüz kabuk bağlamamış yarayı sızlattı. O da özlemişti. O da geçen her günde o kokuyu, o sıcaklığı aramıştı. Ama acı olan şuydu ki; aşk duruyordu, güven ise ölmüştü.
"Gözlerimin içine baktığında ne görüyorsun Göktuğ?" diye sordu Rüya, yüzünü ona dönerek.
Göktuğ onun gözlerine baktı. Kahverengilerinin içindeki o eski neşenin yerini alan derin, karanlık boşluğu gördü.
"Kırık bir ayna," diye yanıtladı Göktuğ, sesi pürüzlenerek.
"İşte bu yüzden olmuyor," dedi Rüya. Sesi öyle kabullenmiş, öyle yorgundu ki... "Sen ne zaman bana baksan o kırık aynadaki kendi suçunu göreceksin. Ben ne zaman sana baksam, o aynadaki parçalanmış halimi göreceğim. Biz birbirimize baktıkça iyileşmeyiz Göktuğ. Biz birbirimize baktıkça o günü yeniden yaşarız."
Göktuğ gözlerini kapattı. Bir damla yaş, kirpiklerinin arasından süzülüp yanağına indi ama silmedi. Ağlamıyordu, sadece ruhu sızıyordu. Rüya haklıydı. Bağırıp çağırsaydı, vurup kırsaydı bir ihtimal vardı. Ama bu olgunluk, bu yıkılmış kabulleniş her şeyi mühürlüyordu.
"Beni affetmeni isteyecek yüzüm yok," dedi Göktuğ, kısık bir sesle. "Ama bir gün... Belki yıllar sonra, beni düşündüğünde aklına sadece o kafeteryadaki alçak adam gelmesin. Seni severken canı yanan bu adam da gelsin. Tek dileğim bu."
Rüya derin bir nefes verdi. Oturduğu yerden yavaşça ayağa kalktı. Çay bardağını kenardaki çöp kutusuna attı.
Göktuğ’a son kez baktı. O bakışta nefret yoktu; sadece geçmişin, yaşanan güzel anların ve verilen ağır hasarın bıraktığı derin bir iz vardı.
"Hoşça kal, Göktuğ," dedi Rüya.
Göktuğ oturduğu banktan kalkamadı. Başını öne eğdi. "Güle güle, Rüya’m..." dedi. Bu kez "Rüya'm" derken sesi bir mülkiyet değil, bir vedanın ağıtı gibiydi.
Rüya sonbahar rüzgârının altında, adımlarını sürüklemeden, dik ama yorgun bir duruşla yürüyüp gitti. Göktuğ ise bankta, dökülen yaprakların arasında o ağır sessizlikle baş başa kaldı.