Aradan geçen üç aylık yaz tatili, zamanın o keskin köşelerini biraz olsun törpülemiş ama içteki yaraları iyileştirmeye yetmemişti.
Rüya yaz boyunca memleketindeydi. Deniz kokusu, ailesinin şefkati, staj koşturmacası ve Damla’yla yaptıkları uzun telefon görüşmeleri... Dışarıdan bakıldığında Rüya toplamış, kendine gelmiş, hatta eski neşesine teğet geçen bir durgunluğa kavuşmuş gibiydi. Ancak geceler kural tanımıyordu. Yazın o sıcak, nemli gecelerinde bile yatağında dönüp dururken kalbindeki o ince sızı hiç geçmemişti. Göktuğ’u özlemek, artık hayatının fonunda çalan sessiz, hüzünlü bir melodi gibiydi. Ne tamamen susturabiliyordu ne de eşlik edebiliyordu.
Göktuğ içinse o üç ay, ucu bucağı olmayan bir sürgündü. Kampüs kapanıp Rüya şehirden gidince, Göktuğ adeta duvara çarpmıştı. Yaz boyunca ne bir kulübe gitti ne eski arkadaş çevresiyle tek bir kelime konuştu. Babasının şirketindeki stajına kendini öyle bir gömdü ki, geceleri başını yastığa koyduğunda düşünecek dermanı kalmasın istedi. Ama olmuyordu. Bindiği her arabada, yürüdüğü her sokakta Rüya’nın yokluğu üzerine üzerine geliyordu.
Eylül ayının ortalarında, sonbaharın ilk serin rüzgârlarıyla birlikte okul yeniden açıldı.
Yeni dönemin ilk pazartesi sabahı, Mimarlık Fakültesi’nin önü her zamanki gibi cıvıl cıvıldı. Rüya, sırtında çizim çantası, elinde soğuk kahvesiyle merdivenleri tırmanıyordu. Saçlarını biraz kestirmiş, üzerindeki keten gömleği ve kendinden emin adımlarıyla yine tüm bakışları üzerinde topluyordu. Damla ve Bartu hemen yanında, yazın dedikodularını yaparak gülüşüyorlardı.
"Valla bu dönem proje dersini alırken ciğerimiz sökülecek ama olsun, modumuz yüksek!" dedi Damla, Rüya’nın koluna girerek.
Rüya hafifçe güldü. "Gözümüzü korkutma hemen Damla, daha ilk günden."
Tam o sırada, merdivenlerin başındaki büyük cam kapı açıldı.
İçeriden çıkan bedenle birlikte Rüya’nın adımları bir anlığına sendeledi. Kahvesini tutan parmakları kasıldı.
Göktuğ tam karşısındaydı.
Üç ay, adamı adeta baştan yaratmış gibiydi. Kilo vermiş, yüz hatları daha da keskinleşmişti. Saçlarını kısacık kestirmiş, o eski süslü ve iddialı tarzından eser kalmamıştı. Üzerinde sadece siyah, düz bir tişört ve kot pantolon vardı. Bakışlarındaki o kibirli, her şeyi elde edebileceğini sanan ifadenin yerini; derin, olgun ve ağır bir sessizlik almıştı.
İki çift göz, üç ayın ve yüzlerce cevapsız sorunun ardından ilk kez bu kadar yakından buluştu.
Damla ve Bartu anında huzursuzca kıpırdandı. Bartu bir adım öne çıkıp Rüya’ya siper olmak istedi ama Rüya hafifçe elini kaldırarak onu durdurdu.
Göktuğ, Rüya’yı gördüğü an derin bir nefes aldı. Gözlerinde anlık bir parıltı, bir hasret dalgası esti geçti ama bu kez ne öne atıldı ne de konuşmaya çalıştı. Üç ay boyunca kendi içinde verdiği savaş, ona saygı duymayı ve geri durmayı öğretmişti.
Göktuğ, merdivenlerin kenarına çekildi. Başını hafifçe, çok derinden gelen bir hürmetle eğdi. Sadece gözlerinin içine baktı Rüya’nın; *"Seni gördüm, buradayım ama seni rahatsız etmeyeceğim"* der gibiydi bu bakış.
Rüya, göğsündeki o tanıdık, amansız çarpıntıyla yüzleşti. Kalbi adeta kaburgalarını dövüyordu. Göktuğ’un bu olgun, sessiz ve mesafeli hali, içindeki o savunma mekanizmalarını altüst etmişti. Bağıran, yalvaran bir Göktuğ ile savaşmak kolaydı... Ama böyle sessizce eriyen ve sınırlarına saygı duyan bir adama karşı ne yapacağını bilemiyordu.
Rüya, bakışlarını Göktuğ’un gözlerinden çekmedi. Yürümeye devam etti. Göktuğ’un tam yanından geçerken, adamın genzine dolan o tanıdık kokusu Rüya’nın başını döndürdü.
Göktuğ, o geçerken fısıltıdan bile kısık bir sesle, sadece Rüya’nın duyabileceği bir tonda konuştu:
"Hoş geldin..."
Rüya durmadı. Ama adımları, o iki kelimenin yarattığı depremle hafifçe ağırlaştı. Kampüse ve bu şehre dönmüştü evet, ama üç aylık ayrılık bile kalbindeki o yangını söndürmeye yetmemişti.