Rüya’nın mektubu gözlerinin önünde yırtıp çekip gitmesinin üzerinden tam üç hafta geçmişti.
O gün koridorda yerdeki kâğıt parçalarıyla baş başa kalan Göktuğ, geçen bu üç haftada o parçaları tek tek birleştirmiş, cüzdanının gizli bir bölmesinde saklamıştı. Ama ne o kâğıt birleşiyordu ne de yırtılan hayatları... Göktuğ için zaman, Rüya’nın o son "Seni bir daha görmek istemiyorum" cümlesinde mühürlenmişti.
Geçen bu üç hafta boyunca Göktuğ bir daha Rüya’nın karşısına çıkmaya cesaret edemedi. Sadece uzaktan, çok uzaktan izledi onu. Kütüphaneden çıkışını, fakülte merdivenlerinden inişini, Damla ve Bartu’nun arasında yürüyüşünü... Aralarındaki o tek bir adımlık mesafe, artık aşılması imkânsız bir uçuruma dönüşmüştü.
Hava gri, rüzgârlı ve kışın soğuğunu hissettiren bir öğleden sonraydı. Rüya, elindeki ağır proje tüpüyle fakülteden çıkmış, durağa doğru yürüyordu. Yüzündeki o donuk, ifadesiz maske dışarıdan bakan biri için kusursuzdu. Ama montunun cebinde sıktığı yumrukları ve gözlerinin altındaki morluklar, geceleri ağlamaktan bitap düşen bedeninin tek şahidiydi.
Mektubu yırttığı günden beri içindeki o acı dinmemiş, aksine katlanmıştı. Göktuğ’un gözlerindeki o parçalanmış hali unutamıyordu. Onu hâlâ deli gibi özlüyor, kokusunu arıyor ama kendi elleriyle o mektubu yırtmış olmanın utancıyla kıvranıyordu. Bir insan kendini yok eden birine nasıl hâlâ böyle çekilebilirdi?
Durağa yaklaştığında, caddenin karşısındaki kaldırımda duran karartıyı fark etti.
Göktuğ oradaydı.
Siyah kabanının yakalarını kaldırmış, elleri ceplerinde, rüzgârın altında tek başına dikiliyordu. Yaklaşmıyordu. Söz verdiği gibi Rüya’nın yolunu kesmiyor, ona dokunmaya çalışmıyordu. Sadece oradaydı. Rüya’nın otobüse güvenle bindiğini görmek, onun iyi olduğunu uzaktan da olsa bilmek için saatlerdir o soğukta bekliyordu.
Rüya olduğu yerde kaldı. İki sokak lambasının arasında, akan trafiğin ortasında göz göze geldiler.
Göktuğ’un gözlerindeki o yalvaran, "Buradayım ama sana zarar vermeyeceğim" diyen kabulleniş, Rüya’nın göğsüne bir bıçak gibi saplandı. Göktuğ hafifçe başını öne eğdi. Ne bir adım attı ne de bir kelime etti. Sadece durdu.
Rüya yutkunamadı. Kalbi öyle şiddetle çarpmaya başladı ki, elindeki proje tüpünü düşürmemek için daha sıkı kavradı. Karşısındaki adam artık o kibirli, iddia masalarında kahkaha atan Göktuğ değildi. Karşısındaki adam, kendi cehenneminde sessizce yanan bir enkazdı.
Gelen otobüsün acı fren sesi aralarındaki o bakışmayı böldü. Otobüsün kapıları açıldığında Rüya son bir kez caddenin karşısına baktı. Göktuğ hâlâ aynı yerde, gözlerini bir saniye bile ondan ayırmadan duruyordu.
Rüya otobüse bindi. Cam kenarına geçip oturduğunda, otobüs hareket etti. Camdan dışarı baktığında Göktuğ’un hâlâ orada, soğuk rüzgârın ortasında giden otobüsün arkasından baktığını gördü.
Rüya başını cama yasladı. Yanağından süzülen tek damla yaş, geçen üç haftanın ardından ilk kez bir gerçeği fısıldadı kendine: Göktuğ gitmiyordu. Affedilmeyeceğini bilse bile, o enkazın başında nöbet tutmaktan vazgeçmiyordu.