Haftalar geçiyor, ama Rüya’nın içindeki o gizli yangın bir türlü sönmek bilmiyordu.
İç Mimarlık Bölümü’nün teslim haftası yaklaşırken, stüdyoda geçen saatler Rüya için hem bir sığınak hem de bir hapishaneye dönüşmüştü. Gündüzleri maket kartonları, rapido kalemleri ve pafta ölçüleriyle zihnini meşgul etmeye çalışsa da, ne zaman gözlerini kapatsa karşısına tek bir siluet geliyordu: *Göktuğ.*
Göktuğ ise kampüsün diğer ucunda, kendi krallığında yaşamaya devam ediyordu. Rüya onu sık sık uzaktan izlerdi; İktisat Fakültesi’nin merdivenlerinde arkadaşlarıyla kahkahalar atarken, spor salonunun çıkışında arabasına binerken ya da etrafındaki kızların hayran bakışlarını umursamadan yürüyüp giderken... Göktuğ sanki ulaşılamaz bir serap gibiydi. Onu görmek Rüya’nın kalbini hızlandırmaya yetiyor ama aynı zamanda aralarındaki o devasa uçurumu hatırlatıp canını yakıyordu.
O gün, stüdyodaki yoğun çalışma seansının ardından Bartu ve Damla ile birlikte kampüsün ana kafeteryasına inmişlerdi. Kafeterya her zamanki gibi tıklım tıklımdı.
"Rüya, sen cidden iyi değilsin," dedi Damla, elindeki kahvesini masaya bırakırken. "Son birkaç haftadır tamamen kendi dünyana çekildin. Çizim yaparken bile gözün dışarıda."
Bartu sandalyesine yaslanıp ekledi: "Güzelim, bak sana dürüst olacağım. Yine Göktuğ’u düşünüyorsun, değil mi? Geçen gün onu izlerken yakaladım seni."
Rüya yanaklarının kızardığını hissederek bakışlarını kaçırdı. "Sadece... Adını her yerde duymaktan yoruldum diyelim."
"Gözlerin hiç öyle demiyor ama," dedi Damla endişeyle. "Rüya, yapma. O çocuk senlik değil. Dün akşam yine İktisat’tan bir kızla tartışırken görmüşler. Çocuk kızı tek bir kelimesiyle ağlatıp arkasını dönüp gitmiş. Duygusuzun, kextension teki. Sana zarar verir."
"Biliyorum," diye fısıldadı Rüya. Arkadaşlarının haklı olduğunu biliyordu. Göktuğ bir tehlikeydi. Ama kalbine laf geçiremiyordu ki... Her 'Uzak dur' uyarısı, içindeki o saçma umudu daha da büyütüyordu.
Tam o sırada kafeteryanın girişinde bir hareketlilik oldu. Gürültülü bir grup içeri girdi. Rüya gayriihtiyari başını o tarafa çevirdi ve gözleri yine *ona* takıldı.
Göktuğ, siyah t-shirt'ü ve umursamaz tavrıyla içeri girmişti. Yanındaki arkadaşları bir şeyler anlatıp gülerken, o sadece hafifçe gülümsüyor, etraftaki bakışları zerre umursamıyordu.
Rüya, nefesini tutup onu izlemeye başladı. O an, Göktuğ kafeteryanın ortasında adımlarını yavaşlattı ve bakışlarını etrafta gezdirdi.
Ve bir anda... Gözleri tam olarak Rüya’nın oturduğu masaya kilitlendi.
Rüya’nın kalbi göğüs kafesini delercesine çarpmaya başladı. Göktuğ’un o soğuk, mesafeli ama derin bakışları tam iki saniye boyunca Rüya’nın gözlerinin içinde kaldı. Aralarındaki kalabalık, sesler, kahve kokuları... Her şey silindi sanki. Sadece ikisi vardı.
Ancak Göktuğ, en ufak bir duygu kırıntısı göstermeden bakışlarını çekip arkadaşlarıyla arka masalardan birine doğru ilerledi.
Rüya, sıktığı kahve bardağını masaya bıraktığında ellerinin titrediğini fark etti. Göktuğ onun için uzak bir efsaneydi, evet. Ama o birkaç saniyelik Bakışlar, Rüya’ya bir şeylerin kaçınılmaz olarak değişeceğini fısıldıyordu.
Ateşin yanına yaklaşmaya az kalmıştı...