İçeriğe geç

Kusursuz Yalan

Bölüm 2 · 6 dk okuma

Kusursuz Yalan

Bölüm 2

BÖLÜM 2: BİR FIRTINANIN SESSİZ AYAK SESLERİ

Zaman, bazı günler su gibi akıp giderken, bazı günler tek bir anın etrafında takılıp kalırdı. Rüya için son üç gün, tam olarak o iki saniyelik anın etrafında dönüp duran, bitmek bilmeyen bir döngüden ibaretti.

Koridorda yaşanan o kısacık göz teması... Göktuğ’un o umursamaz, simsiyah ve tekinsiz bakışları... Ve o bakışların Rüya’nın göğüs kafesinde yarattığı o amansız, sarsıcı deprem.

Rüya, hayatı boyunca adımlarını hep sağlam atmış, duygularını mantık süzgecinden geçirmeden hareket etmemiş bir kızdı. Aşk, onun için romanlarda okunan, filmlerde izlenen ama gerçek hayatta mesafeyle yaklaşılması gereken tehlikeli bir kavramdı. Ya da o bugüne kadar kendisini buna inandırmıştı. Çünkü o salı günü, Mimarlık Fakültesi’nin koridorunda Göktuğ ile göz göze geldiği o ilk anda, inşa ettiği bütün o mantık kaleleri un ufak olmuştu. Buna "ilk görüşte aşk" mı denirdi, yoksa bir felakete kendi rızasıyla yürümek mi, bilmiyordu. Bildiği tek şey; Göktuğ’un o keskin yüz hatlarının, hafif dağılmış siyah saçlarının ve insanı saniyeler içinde yutabilecekmiş gibi bakan gözlerinin zihnine adeta kazındığıydı.

Şimdi ise Mimarlık Fakültesi’nin 302 numaralı çizim stüdyosunda, önündeki aydınger kâğıdına bomboş bakıyordu. Elindeki rapido kalemin mürekkebi kâğıdın bir köşesinde küçük, siyah bir leke bırakarak birikmişti ama Rüya bunu fark etmeyecek kadar uzaklardaydı.

"Rüya? Kanka, iyi misin sen? Kalem kâğıdı deldi geçecek birazdan!"

Bartu’nun sesiyle irkilerek kendine geldi Rüya. Hızla gözlerini kırpıştırdı ve kalemi kâğıttan çekti. Siyah mürekkep lekesi, kusursuz görünen paftasının tam ortasında çirkin bir leke gibi duruyordu. Tıpkı zihnine aniden düşen o tehlikeli duygu gibi...

"Ah, bağışla... Dalgındım biraz," diye mırıldandı Rüya, elinin tersiyle alnına düşen saçları geriye iterken. Yanaklarının hafifçe kızardığını hissedebiliyordu.

Bartu, oturduğu tabureyi sürükleyerek Rüya’nın masasının yanına yanaştı. Elindeki cetveli masaya vurup şüpheci gözlerle arkadaşını süzdü. "Son iki gündür zihnin kesinlikle bu stüdyoda değil. Normalde stüdyonun en disiplinli insanı olan Rüya Yılmaz, şu an paftasını mürekkeple göllendirmekle meşgul. Ne oluyor sana? Sınav stres mi, yoksa..."

"Yok bir şey Bartu, gerçekten," dedi Rüya sesi titremesin diye çabalayarak. "Sadece biraz uykusuzum. Bu haftaki pafta teslimi biraz gözümü korkuttu galiba."

O sırada stüdyonun kapısı açıldı ve içeriye Damla girdi. Elinde iki dev boy kahve bardağıyla doğrudan onların masasına doğru adımladı. Damla, çocukluğundan beri Rüya’nın en yakın dostuydu. Bir insanın gözünün içinden geçen en ufak hissi bile şıp diye anlama konusunda üstün bir yeteneği vardı. Kahveleri masaya bıraktıktan sonra çantasını kenara attı ve kollarını bağlayıp Rüya’ya baktı.

"Yalan söyleme yeteneğin sıfır, biliyorsun değil mi?" dedi Damla, gözlerini kısıp Rüya’yı ablukaya alarak. "Geçen gün koridorda o öyle durup kaldığından beri bir tuhafsın. Rüya... Sakın bana o dediklerimizi unuttuğunu söyleme."

Rüya yutkundu. Bakışlarını arkadaşlarından kaçırıp masadaki kahve bardağına dikti. Kalbi yine o tanıdık, ritimsiz çırpınışına başlamıştı. Arkadaşlarına itiraf edemezdi. "Ben sanırım Göktuğ’a ilk gördüğüm an aşık oldum" diyemezdi. Dese, Damla’nın atacağı o acıyan ve endişeli bakışları, Bartu’nun mantık dolu uzun söylevlerini dinlemek zorunda kalacaktı. Onlar haklıydı çünkü! Mantıklı olan her şey, Göktuğ’dan ardına bile bakmadan kaçması gerektiğini haykırıyordu.

Göktuğ... İktisat Fakültesi’nin popüler, ulaşılmaz ve tekinsiz çocuğu.

Onun adı kampüste bir efsane gibi dolaşırdı ama hiçbir zaman güzel bir hikâyeyle anılmazdı. Arkasında bıraktığı kırık kalpler, ağlayarak okulu terk eden kızlar, sadece bir-iki hafta sürüp aniden biten yüzeysel ilişkiler... Göktuğ, yakışıklılığının ve etrafındaki insanların ona duyduğu hayranlığın farkında olan, bu ilgiyi bir oyun gibi tüketen bir adamdı. Kimseye kapılarını açmaz, kimseyi gerçekten içeri almazdı. Dışarıdan bakıldığında kusursuz bir heykel gibi dururdu ama içindeki o soğukluk insanı üşütmeye yeterdi.

"Onunla ne alakası var Damla?" diye mırıldandı Rüya, savunmaya geçerek. "Sadece... Adını çok sık duyuyorum bu aralar, o kadar."

"Çünkü çocuk tam bir yürüyen felaket!" dedi Damla, sesini biraz daha yükselterek. "Bak Rüya, seni korumak için söylüyorum. Bugün alt kantindeydim. Göktuğ yine o kendi elit grubuyla oturmuş, geçen hafta ayrıldığı İşletme’deki kızı anlatıp gülüyordu. Kız bunun arkasından günlerdir gözyaşı döküyor, çocuk ise kılı bile kıpırdamadan yenisine göz dikmiş durumda. O adamın bir kalbi yok. İnsanları, özellikle de duygularıyla hareket eden iyi insanları oyuncak gibi kullanıp kenara atmaktan zevk alıyor."

Bartu da ciddiyetle araya girdi. "Damla haklı Rüya. Senin ne kadar temiz, ne kadar naif bir kalbin olduğunu biliyoruz. Sen birini seversen tam seversin, kendini adarsın. Ama Göktuğ gibi bir adam senin o temiz sevgini anlamaz. Onu sadece bir zafer, bir çerez olarak görür. Yanarsın kanka, vallahi yanarsın."

Rüya arkadaşlarının sözlerini sessizce dinledi. Her bir kelime mantığına bir çivi gibi çakılıyordu. Evet, doğruydu. Göktuğ tehlikeliydi. Göktuğ bir karadelikti ve yanına yaklaşan herkesi yutuyordu.

Ama kalbi... O lanet duygu, mantığın tüm barajlarını yıkıp geçiyordu.

Rüya, o gün koridorda Göktuğ’un gözlerinin içine baktığında, söylenen tüm o dedikoduların ötesinde bir şey görmüştü. Ya da belki de aşık olan aklı, görmek istediği şeyi yaratmıştı. O soğuk, alaycı bakışların arkasında saklanan derin bir yalnızlık, ulaşılamaz bir karanlık sezmişti. İnsan bile bile ateşe yürür müydü? Rüya yürüyordu işte. Arkadaşları ne kadar "Dur" dese de, kampüsteki tüm uyarı levhaları Göktuğ’u işaret edip "Tehlike" diye bağırsa da, Rüya’nın içindeki o küçük kız çoktan Göktuğ’un yörüngesine girmişti. Onu sadece uzaktan izlemek bile içindeki o tanımlayamadığı boşluğu doldurmaya yetiyordu.

"Biliyorum," dedi Rüya en sonunda, derin bir nefes vererek. "Merak etmeyin, ben çocuk değilim. Kimin ne olduğunu görebiliyorum."

Ama biliyordu ki kocamandı bir yalandı bu. Kendi kendine söylediği en büyük yalan.

Öğleden sonra ders bittiğinde, hava iyice kararmış, sonbaharın o keskin soğuğu kampüsün üzerine çökmüştü. Damla ve Bartu, kütüphanede kaynak araştırması yapmak için ayrılmışlardı. Rüya ise çizim çantasını omzuna takmış, tek başına kampüsün geniş yürüyüş yolunda adımlıyordu. Sarı çınar yaprakları ayaklarının altında çıtırdarken, ellerini cebine soktu ve başını önüne eğdi.

Zihni yine aynı soruyla çalkalanıyordu: *Neden o?*

Kampüste onunla ilgilenen, gayet düzgün, nazik onlarca çocuk varken neden kalbi sadece o bir çift soğuk gözü gördüğünde duracak gibi oluyordu? Aşk neden her zaman en olmayacak, en imkânsız olanı seçiyordu?

Tam mühendislik binasının önündeki virajı dönerken, kulağına gelen sert bir motor sesiyle adımları duraksadı.

Yolun kenarında, siyah, lüks bir araba duruyordu. Sürücü kapısı açıktı ve arabanın kaputuna yaslanmış olan figür... Tam olarak *o*ydu.

Göktuğ.

Üzerinde siyah bir deri ceket, altında koyu renk bir kot pantolon vardı. Rüzgâr siyah saçlarını hafifçe dağıtırken, elindeki sigaranın dumanı gecenin soğuk havasına karışıyordu. Yanında İktisat’tan iki arkadaşı vardı, bir şeyler konuşup gülüşüyorlardı. Göktuğ’un yüzündeki o umursamaz, dünyayı teğet geçen ifade... O kadar mesafeli ve o kadar çekiciydi ki, Rüya olduğu yerde çakılı kaldı.

Görüş açısını değiştirmeden, ağacın gölgesinde durup onu izlemeye başladı. Kalbi yine o kontrolsüz ritmine geçmiş, göğsünü dövmeye başlamıştı.

Göktuğ, arkadaşlarının söylediği bir şeye hafifçe güldü. O gülüş, yüzündeki o sert ifadeyi bir anlığına kırıp yerine inanılmaz bir çekicilik bıraktı. Ama hemen ardından yine o eski, soğuk haline geri döndü. Sigarasından son bir nefes çekip izmariti yere attı ve ayakkabısının ucuyla ezdi.

O an, tam arabasına binmek üzereyken, sanki birinin onu izlediğini hissetmiş gibi aniden başını çevirdi.

Doğrudan Rüya’nın olduğu tarafa baktı.

Rüya’nın nefesi boğazında tıkandı. Karanlığın ve ağaç gölgelerinin arasında kalmıştı ama Göktuğ’un keskin gözleri tam olarak onun bulunduğu noktaya kilitlenmişti. O iki saniyelik bakışma, salı günkü koridor anını birebir yeniden yaşattı Rüya’ya. Bütün vücudu buz kesti, dizlerinin bağı çözülür gibi oldu. Göktuğ’un gözlerinde en ufak bir duygu, bir tanıma kırıntısı yoktu; sadece karanlık, derin ve tepeden bakan bir merak...

Göktuğ, bakışlarını Rüya’dan ayırmadan ağır hareketlerle arabanın kapısını açtı. Sürücü koltuğuna oturdu, kapıyı kapattı ve motoru çalıştırdı. Arabanın farları aniden yanıp karanlığı yardığında, Rüya gözlerini kısmak zorunda kaldı. Siyah araba büyük bir gürültüyle yerinden fırlayıp kampüsün çıkışına doğru uzaklaşırken, arkasında sadece egzoz dumanı ve Rüya’nın darmadağın olmuş kalbini bıraktı.

Rüya, arabanın kırmızı arka ışıkları gecenin içinde kaybolana kadar oradan kıpırdayamadı.

Soğuk rüzgâr yüzünü yalayıp geçerken, içindeki o amansız kabullenişle yüzleşti. Arkadaşlar haklıydı, mantığı haklıydı, dünya haklıydı. Göktuğ bir yangındı. Ve Rüya, o yangının ortasına kendi ayaklarıyla yürümeye çoktan karar vermişti. Kalbine söz geçiremiyordu artık. Ne kadar kaçmaya çalışırsa çalışsın, bu adamın yörüngesinden çıkamayacağını çok iyi biliyordu.

"Sadece bir kez..." diye fısıldadı gecenin sessizliğine doğru. "Sadece bir kez benimle gerçekten konuşsaydın..."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.